Hakikat nedir? Nerede aramalı? Nasıl bulmalı? Hakikat olmadan, hakikati arayıp bulmadan yaşayamaz mıyız? Hakikate ulaşmak çok mu zor? Uzakta mı, yakında mı? Peki, hakikat nasıl bir şey? Elle tutulur, gözle görülür bir şey mi? Yoksa arasan da bulamayacağın bir hayal mi? Bir rüya, bir düş mü? Acaba çok mu uzaklarda arıyoruz? Çektiğimiz acıların nedeni; ne aradığımızı, nerede ve nasıl bulacağımızı bilmediğimizden midir? Sorular sağanak yağmur gibi yağıyor, yüreğime ve beynime… Her damlası ruhumu acıtıyor.

Uzatmadan konuya gireyim. Hakikat ve canlı evren anlayışı üzerine yazmayı düşünüyordum. Fakat bu konuya girmeden önce daha önemli bir sorunumuzun olduğuna inanıyorum. Hakikate yüklenen anlam ve ele alışta ciddi sıkıntılar var. Örneğin aşırı derecede bir soyutlama ve anlaşılmaz kılacak kadar kavram kargaşası yaratılmaktadır. Bir de egemen sistemin duygu ve düşüncelerimizde yarattığı tahribatlar nedeni ile hakikati ve ifade edilenleri anlamada zorlanıyoruz. Birçok sorunumuzun kaynağında bu yanılgının yer aldığını düşünüyorum. Bu durumun yarattığı muğlaklık aşılmazsa hakikatin hep bir hayal, ütopya ve umut olarak kalacağı düşüncesi ürküttü beni. Bunu bilinçli yapanların olduğu muhakkaktır. Ki zaten bunlar hakikat karşıtlığı üzerinden toplumu sömürenlerdir. Fakat bir de hakikate ulaşma derdinde olup da ezop dili kullananlar var. Öyle bir dil ki; ne aradığımızı ve nasıl bulacağımızı bile birbirine karıştırıyoruz. Amaçta güneş kadar net olmadan hedefimize ulaşmamız da mümkün olamaz. Neyi istediğimizi bilmeliyiz ki gerçekleştirebilelim. Yoksa nereye gitmek istediğimizi bilmeden yola çıkmanın kaybolma dışında bir anlamı olmasa gerek! Gerçi kaybolanların daha fazla kaybolma kaygısı da pek yerinde bir kaygı değil!

Tam da bunları yazarken bulunduğumuz mekanda bir halk ozanının türküsü yankılandı. Sanki bağlamanın tellerine değil de yüreğime, ruhuma dokunuyor, yanık sesi ile başka bir evrene ve hakikate çağırır gibiydi:             

“hakikat bir gizli sırdır bilemezsin, demedim mi?”  “kıldan incedir köprüsü geçemezsin, demedim mi?”

Evet... Çağırıyor fakat hakikati bilemeyeceğimi ve ulaşamayacağımı da baştan söylemektedir! Hakikati sadece bir giz, bir sır, bir muamma kılmak kadar, sonsuz uzaklıkta, erişilmez, ulaşılmaz kılmakta ciddi bir sorundur. Hakikat nedir, diye sorduğumuzda öylesine anlaşılmaz bir dil ve üslup kullanıyoruz ki; çok güzel, çok harika, çok iyi, şeker-şerbet gibi bir şey diyerek ne kadar güzel şey varsa sıralıyoruz. Ama somut olarak ortaya bir şey de koyamıyoruz. O zaman ne yapmak gerekiyor? Nasıl anlamak ve yaklaşmak gerekiyor? Yani, bir, hakikat nedir, bilemez miyiz? İki, hakikate nasıl ulaşabiliriz, öyle ulaşılamayacak kadar zor mu?


Gelişme, değişme, dönüşme...

Anlamakta ve anlatmakta zorlanıyoruz. Çünkü yüzeyde seyrediyoruz! Yüzeysel anlıyor, yüzeysel yaşıyoruz! Egemenler, yani hakikat karşıtı kapitalist sistemin sahipleri zaten beyin ve yürekleri felç etmek için her şeyi yapmaktadır. Birey ve toplum olarak bunun büyük acısını yaşıyoruz. Kendimiz olmaktan öylesine uzaklaştırılmışız ki, kendimize ve birbirimize yabancı hale getirilmiş durumdayız. Kendimize sormamız gerekiyor; gerçekten yüreğimiz ve beynimiz ne kadar bize aittir?

Günümüz biliminin ulaştığı zirve olarak kuantum bize hakikati mutlak anlamda bir bilmenin mümkün olamayacağını göstermektedir. Ama bu hakikatin hiç bilinemeyeceğini değil, mutlak olarak bilinemeyeceğini ortaya koymaktadır. Tam bilmenin mümkün olamayacağını ortaya koymaktadır. Evrende mutlaklık ve tamlık demek; gelişme, değişme, dönüşme, farklılaşma, çoğalma, çeşitlenmenin olmaması demek olur ki; bu evrenin varoluş diyalektiğine terstir. Çünkü evren tamamlanmış ve donmuş değil sürekli bir akışkanlık, oluş ve hareket halindedir. Dolayısıyla tam bilme ve mutlaklıkta mümkün olamaz. Önemli olan hakikati hiç bilinmez olarak görmemektir. Tabii ki bilebiliriz, anlayabilir ve yaşayabiliriz. Kürt Halk Önderi Öcalan, “Evrenin amacı özgürlüktür diyesim geliyor” diyerek varoluşun asıl sırrını paylaşmaktadır. Yine “hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır” demektedir. Hakikati bu kadar somut ve yalın bir şekilde ifade etmektedir.

Hakikati; varlığın kendi olabilmesi, varlığını evrensel akışta özgürce yaşayabilmesi ve sürdürmesi olarak ifade edebiliriz. Biz de birey ve toplum olarak evrenin özgürlük akışına özgürce katılmak, özgür yaşamak istiyoruz. Eğer insan mikro kozmos ise –ki öyledir- insanın hakikati kendinde araması doğru olandır. Bu kendimizi bildikçe evreni, evreni bildikçe de kendimizi bilebileceğimiz anlamına gelmektedir. Evrensel var oluşun dışında değiliz, aksine bir ve bütünüz. Hakikat arayışçıları da “ne ararsan kendinde ara” diyerek bize yol göstermiştir.  İnsanın varlık koşulu toplumsallığıdır. Kendimizi bilmek; toplumu anlama ve bilmeyi gerektirir. Toplum olmadan insanın varlığından da söz edilemez. O halde toplum neye dayanarak ve nasıl var olabildi? Tarihsel toplum hakikati anlamamızda en değerli hazinemizdir. Doğal toplum insanlaşma serüvenimizin en görkemli evresini ifade etmektedir.


Hakikat uzaklarda değil...

Doğal toplum ahlaki ve politik toplumdur. Ahlaki-politik değerlerle var olabilmiştir. Doğal toplum sürecinde birinci doğanın kimi zor koşulları (coğrafik, iklimsel şartlar, deprem, sel, kuraklık vb.) dışında toplumun varlığını ve özgürlüğünü tehdit eden bir şey yok. Çünkü iktidar yok, sınıflar yok, devlet ve sömürü yok, efendi de yok, köle de yok! Egemen erkek de yok köle kadın da yok! Emeğin kutsallığına leke sürülmemiş ve yaratılan değerler gasp edilmemiştir. Özgür kadın öncülüğünde ve doğa ile uyuma dayanan bir yaşam söz konusudur. Demokratik, eşit ve özgür bir toplumdur. Emeğe, dayanışmaya ve paylaşıma dayanan bir toplumsallık yaşanmaktadır. Hakikat özgür yaşamlarıdır. Aslında doğal toplum şiirsel bir yaşama sahip ve hakikati en yalın haliyle yaşamaktadır. 

Hakikat öyle bilinmez ve uzaklarda değil, doğal toplumun özgür yaşamında somutluk kazanmaktadır. Demokratik ve komünal ilişki ve yaşamları olmadan toplumsallıklarını kuramazlardı. Güvenlik, beslenme ve çoğalmalarını, dolayısıyla toplumsal var oluşlarını ancak demokratik komünal yaşam tarzı ile gerçekleştirebildiklerinin bilincindeler. Bu bilinç sadece yaşamlarını kolaylaştırmıyor, özgür yaşamalarını da mümkün kılıyor. Komünal emek, paylaşma ve dayanışma olmadan değil özgür yaşamaları, varlıklarını korumaları ve sürdürmeleri dahi zor ve imkansızdır. En iyi, en güzel, en doğru yaşam, hakikatle yaşanandır. Doğal olan özgür yaşamdır. Doğal olmayan özgür yaşamdan, hakikatten kopmaktır. Doğal toplum bunu çok iyi bildiği için; hakikat karşıtı ve hakikatten sapmayı ifade eden erkek egemenlikli, iktidarcı, devletçi sisteme karşı amansız bir direniş içinde olmuştur. 

Toplum hiçbir zaman özgür yaşamından kolayca vazgeçmemiştir. Sürekli hakikat karşıtı egemenlere karşı özgürlük mücadelesi vermiş ve büyük direnmiştir. Toplum ve bireyleri özgür yaşam uğruna her türlü bedeli göze almıştır. Direnmek, özgür yaşamak ve kendileri olarak kalmak için sarp dağlara çıkmış, çöllerin ve ormanların derinliklerine çekilmişlerdir. Açlık, sürgün, işkence ve ölüm pahasına da olsa hakikatte ısrar etmişlerdir. Beş bin yıldır da bu direnişleri devam etmektedir. Tarihteki tüm etnik toplulukların, dinsel hareketlerin, kadınların, emekçi ve ezilenlerin uygarlık güçlerine karşı verdikleri özgür yaşam mücadelesi hakikatte ısrarlarını ifade etmektedir.

Hakikat için her zaman direnenler olmuştur. Ki eğer bugün hala hakikate, özgür yaşama dair hayal, umut, inanç, ısrar ve irade varsa bunu hakikat için direnenlere borçluyuz. Özgür yaşam anıları ve bilinci kolayca yok edilemez. Zaman zaman bastırılsa, zayıflatılsa, geriletilse de bulduğu ilk fırsatta yeşermektedir. Son kırk yıldır da Kürt Halk Önderi ve PKK öncülüğünde hakikat mücadelesi yürütülmektedir. Demokratik, Ekolojik, Kadın Özgürlükçü paradigma temelinde, demokratik moderniteyi, demokratik ulus ve demokratik özerkliği inşa etmektedir. Dolayısıyla özgür yaşamı, hakikatle yaşamı pratikleştirmektir. Özgür yaşam ve hakikatin onur bayrağı PKK saflarında dalgalanmaktadır. Başta Kürt Halk Önderi olmak üzere; Haki, Kemal, Mazlum, Beritan, Zilan ve Saralar ve binlerce şehit şahsında somutlaşan hakikattir. Özgür yaşamın en diri gücü ve hakikatin kendisi olmayı başardılar.


Kıldan ince bir köprü!

İkinci olarak, hakikate ulaşmak için kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüden geçmek gerektiği, bunun ise çok zor ve imkansız olduğu sıkça vurgulanmaktadır. Eğer sadece kıldan inceliği ve kılıçtan keskinliğine odaklanılırsa, hakikate ulaşmanın imkansız olduğu sonucuna varılabilir. Genelde çıkarılan sonuçta böyle olmaktadır. İnsanlar da; “benim hakikate ulaşmam imkansız, bu iş beni aşar, hakikate ancak bilge, peygamber, önder, kahraman, evliya ve filozoflar ulaşabilir!” yanılgısına yol açmaktadır. Negatiflik yerine biraz da pozitif tarafından bakmamız gerekmektedir. Yoksa sürekli zorluğu dile getirmek hakikate ulaşmayı engelleyen bir rol oynamaya neden olmaktadır. İnsanlar, hakikate ulaşma mücadelesine girmekten ve çaba sahibi olmaktan kaçmaktadır. Hakikat arayışına bakışımızı daha anlaşılır kılmaya ihtiyaç var.

Örneğin; evet, kıldan ince ve kılıçtan keskin bir köprü var! (ki bu insanın verdiği kişilik savaşını, nefs mücadelesini ifade etmek için kullanılan bir ifadedir. Yoksa söz konusu olan fiziki olarak derin bir vadi üzerinde kurulmuş ve iki dağ zirvesini birbirine bağlayan bir köprü değil! Haydi, bir an öyle olduğunu varsayalım. O halde nasıl değerlendirmeliyiz?) Aradığımız hakikati bulmak için bu köprüyü geçmemiz gerekiyormuş. Peki, neden köprüyü geçmemiz gerekiyor? Her halde daha iyi, daha güzel, daha doğru ve daha özgür bir yaşam için olmalı. O halde köprünün karşı tarafında özgür yaşayabileceğimiz bir cennet (özgür yaşam) olmalı. Köprünün bulunduğumuz tarafı ise özgürlükten yoksun olduğumuz cehennemi (iktidarcı, devletçi sistemin yarattığı kölece yaşam) bir yaşam ve bundan kurtulmak istiyoruz. Acaba biz tüm zamanlarda köprünün bu tarafında mı bulunuyorduk? Eğer öyle ise karşı tarafta cennetin olduğunu nereden biliyoruz? Anlaşılan daha önce köprünün karşı tarafını görmüş ve orada yaşamışız. Bir şeyler olmuş ve bir şekilde birileri bizi oradan şimdi bulunduğumuz yere sürmüş! (devletçi uygarlığın efendileri değerlerimizi gasp etmiş ve bizi cennetimizin dışına atmış) O halde şuan toplumsallığımızı ve yaşamımızı ilk kurduğumuz tarafta değiliz. 

Toplum ve bireyler olarak; Kafdağı’na ulaşmak için aşılması gereken o uzun mesafe kadar uzaklara savrulmuşuz! Yani hakikati bulmak için almamız gereken mesafe; ondan uzaklaştırıldığımız mesafe kadardır. Aslında bilmediğimiz bir muammaya doğru gitmeyeceğiz. Kaybettiğimiz yüreğimizi arıyoruz. Kovulduğumuz cennet ve bizi biz yapan değerlerimizle yeniden buluşmak için yol yürüyoruz. Bu, kaybolan bir çocuğun anasını arama öyküsüdür..!

Gelelim köprüden geçmenin zorluğu meselesine; evet, zor, ama zoru başarabiliriz. Bu asla imkansız değil. Başarmak dışında bir tercihimiz de yok. Kölelik ve cehennemde kalmak bir tercih olamaz! Köprüyü geçmek istiyoruz. Fakat korkuyoruz; sanki biz cennetteyiz de değerlerimizi kaybetme riski varmış gibi yaklaşıyoruz. İncecik köprüden düşürsek cehennem ateşinde yanacağız kaygısına kapılıyoruz. Oysa bu tamamen yersiz bir kaygı ve korkudur. Çünkü köprüden geçerken düşme korkusu yaşadığımız cehennem ateşinin (kapitalist modernite cehenneminin) tam da ortasında yaşıyoruz! Her an ve her nefeste yanıyoruz, eriyoruz! Her an can çekişiyor ve ölüyoruz! Demek ki köprüden düşme korkumuz anlamsız bir korkudur. Zaten köprünün altındaki ateşin içinden çıkıp, köprüyü geçmeye çalışıyoruz! Bin kez de köprüden düşsek, bulunduğumuz yere düşeceğimizden dolayı asla korkmamalı ve hakikate ulaşma çabasından vazgeçmemeliyiz. Köprüden geçme fırsatını ise; cennete, anaya ve hakikate ulaşmanın biricik şansı görerek coşkuyla karşılamak daha anlamlı değil mi?


Hakikati bende değil de bir taşta...

Günümüzde zorlanmamızın nedeni yaşadığımız cehennemin bize cennet diye yutturulmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Daha kötüsü de, bu cehennemin azabını fark edemeyecek kadar cennetimizin anılarından kopmuş veya uzaklaşmış olmamızdır. Farkına varmak; hissetmek ve anlamak ile mümkündür. Farkına vardığımızın gereklerine göre mücadele etmek ve yaşamak bizi başarıya götürecektir. Bu gerçeğin farkına varan, kavrayan insanlar her türlü bedeli göze almaya gönüllü olmaktadır. Yaşam ve mücadelelerine yön veren temel şiarları; “Hakikatsiz yaşamak en büyük zulümdür, işkencedir ve acıdır!” olmaktadır. Kürt Halk Önderi İmralı işkence sisteminde tutulmaktadır. En benim diyen insanın bile birkaç gün dayanamayacağı ağır koşullarda tutulmasına rağmen yakınmamakta ve şikayet etmemektedir. İmralı’da bulunmasının nedenini bir tercih olarak ifade etmektedir. Kapitalist sisteme teslim olmayı ve hakikatten vazgeçmeyi en acı ve aşağılık “yaşam” olarak değerlendirmektedir. Teslim olmayı ret ettiği ve özgür yaşamda ısrar ettiği için lanetli bir komplo sonucunda İmralı tabutluğuna konuldu. “Mezar sessizliğinden beter bir yerde” rehin tutulmasına rağmen “bu dünyanın en özgür insanı” olduğunu vurgulamaktadır. 

Hakeza, Hz. İsa çarmıha gerilmenin acısını köleliğin acısına tercih etmiştir. Peşinden gelmek isteyenlere çarmıhlarını da sırtlayarak gelmelerini söylemiştir. Hallacı Mansur derisinin yüzülmesi pahasına hakikatte ısrar etmiştir. Yüzülen derisinin verdiği acıyı hakikatten kopmanın acısına tercih etmiştir. Hakikatten kopmayı daha acı verici bulmuştur. Yine Sokrates hakikatten vazgeçmeyi baldıran zehrinden daha acı verici ve öldürücü gördüğü için hiç tereddüt etmeden baldıran zehrini içmiştir. Daha sayısız örnek sıralanabilir. Dayanılmaz olan, özgür yaşama ulaşma yolunda çekilen büyük çileler değil, özgür yaşamdan vazgeçmenin neden olduğu sonsuz acıdır. Hakikatin anlamına ulaştığımızda; “acıyı bal eylemenin!” erdemiyle kuşanarak her türlü zorluk ve engeli coşkuyla aşabiliriz.

Bir tasavvuf ehline öğrencisi; “hocam, her şeyimi size borçluyum! Çünkü hakikati siz de buldum!” demiş. O ise alçakgönüllülüğü ile öğrencisine; “öyle deme. Bunu fazla abartma. Hakikati bende değil de bir taşta, ağaçta, kuşta veya herhangi bir hayvanda da bulabilirdin!” deyince, öğrencisi “haşa hocam!” demiş. Bilge bunun üzerine öğrencisine kendi hocasının hakikat arayışını örnek vererek anlatmaya başlamış: “ben de senin gibi hocama hakikati kendisinde bulduğumu söylemiştim. Fakat o bana kendisinin hakikati bir köpekten öğrendiğini ve bulduğunu söyledi. Birgün büyük bir gölün kenarında, susuzluktan dili bir karış dışarı çıkmış bir köpek gördüğünü, köpeğin su içmek için hızla göle yöneldiğini, suya eğildiğinde su da kendi suretini gördüğünü, bunu başka bir köpek sanarak korktuğunu ve su içmeden geri çekildiğini söyledi. Köpeğin bir müddet bekledikten sonra yine su içmeye yöneldiğini, tekrar suda gördüğü suretinden korktuğunu ve geri çekildiğini; bu durumu da defalarca tekrarladığını söyledi. Öyle ki köpek yorgun düşmüş. Hemen suyun kenarında uzanmış ve uzun süre beklemiş. 

Sonra köpek birden ayağa kalkmış ve koşarak hiç duraksamadan kendisini gölün serin sularına atmış! Hocam işte hakikati bu köpekten öğrendiğini anlattı. Hocam köpeğin iki seçeneğinin olduğunu söyledi; ya suda yansıyan kendi suretinden duyduğu korkuya yenilecek, su içmekten vazgeçerek susuzluktan ölecek ya da cesaretini toplayıp anlamsız korkusunun üzerine gidecek ve su içerek hayatta kalacak! Göl hakikati, köpek ise hakikate susayanı temsil ediyormuş! Hakikate ulaşmanın önündeki engel ise hakikati arayanın suda yansıyan kendi suretinden duyduğu korkuymuş. Eğer biz de kendimizle yüzleşmeye cesaret eder, korkularımızı aşarsak hakikate ulaşıp, hakikatle bir olabiliriz!” 


Hem çok somut hem çok yalındır

Kürt Halk Önderi Öcalan; “en güçlü insan hissin ve anlamın yaşattığı insandır” yine “taşlar bile benimle konuşmak istiyor” demektedir. Hissettiğimiz ve anlayabildiğimiz kadar insanız! Hissettiğimiz ve anlayabildiğimiz kadar hakikatten pay alabiliriz! Ne kadar his ve anlam gücü o kadar hakikat… Peki, biz evreni, doğayı, toplumu, insanı ne kadar hissedebiliyor ve anlayabiliyoruz? Bırakalım bir taşı, bir kum zerreciğini, bir kuşu veya çiçeği, yanı başımızdaki en çok sevdiğimiz insanı bile yeterince hissedip anlayamıyoruz! Kapitalist hegomon sistemin mikrobundan arınmadan kendimiz olmayı başaramayacağımız açıktır. Hissetmeden anlam gücü gelişemez. Ya da his ve duygu gücünden yoksun akıl hakikate götürmez, olsa olsa başa bela olur. Burcu burcu kokan yağmurun her damlasında özgür yaşamın coşkusunu duyumsayabiliyorsan; evrenin en harika mucizesini bir çocuğun gözlerinde görebiliyorsan eğer; bil ki her an sol göğsünde çarpan hakikattir! Yoldaşının üşüyen ellerini tuttuğunda yüreğinin ısındığını hissedebiliyorsan eğer; bırakma! Bil ki hakikat yoldaşının üşüyen avuçlarındadır!

Meğer hakikat ne bilinmez bir giz, ne de ulaşılmaz bir sır imiş! Ne kıldan ince kılıçtan keskin köprülerden korkmaya ne de çok uzaklarda Kafdağı’nın ardında aramaya gerek yokmuş! Hakikati anlamak ve yaşamak için yeter ki; görecek gözlerimiz, duyacak kulaklarımız, ifade edecek dilimiz, hissedecek yüreğimiz ve anlayacak aklımız olsun! Hakikati beyin, ruh ve yüreğimizde arayıp bularak; dağıtılan toplumsallığımızı ahlaki-politik temelde yeniden inşa etmenin biricik yolu olan komün, meclis, akademi ve kooperatifleri aşkla, tutkuyla kurarak yaşanılır kılabiliriz. Bu en temel görev ve sorumluluğumuz olmaktadır. Hem çok somut hem çok yalındır. Gerisi kendimizi doğru katmamıza ve çabamıza bağlıdır.  Başarı da başarısızlık da bize bağlıdır. Başaracak güçteyiz. Kapitalist modernitenin cehenneminden demokratik modernitenin cennetine adım atmanın heyecanını yaşıyoruz. En kutsal çalışma bin yıllardır özlemini çektiğimiz özgür yaşamı inşa çalışmasıdır. Bunun için; ne kadar komün, meclis, akademi ve kooperatif o kadar hakikat! O kadar aşk! Ve o kadar özgür yaşam!


BARAN NÛDA