- Seni hiç görmedim çocuk, aileden gidenler şehit düşerken sen daha doğmamıştın. Büyümeyi beklemeden silahı omuzladın ve toprağa düştün. O küçük yüreğine bu büyük cesareti ve direnişi nasıl sığdırdın?
MEHMET AKAR
Bir akşamüzeri kara haberi aldım. Yeğenim Şiyar (Ekrem Karaaslan) şehit düşmüştü. Uzun yıllar sonra doğduğum memlekete dönmeye karar verdim. Karmaşık duygular içinde sabahı getirdim ve vakit kaybetmeden ablamın ağıtlarının peşinden yola koyuldum.
Varto’ya bir sabah vakti vardım. Havadaki kurumuş siping, tirşo ve pung kokusundan, rüzgârın önünden sürüklenen kurumuş kenger dikenlerinin hışırtısından, Kurr Dağı'nın sıklaşmış meşe ormanından o topraklara ait olduğumu hissettim.
Bir hafta kaldım Varto’da. Kaldığım her dakika beni çocukluğumdaki o güzel ve saf duyguların dünyasına sürükledi. Annem ve babam hayatta değildi, mezarlarını ziyaret ettim. Ablalar, teyzeler, dayı, hala oğulları, yeğenler ve kuzenlerle birlikte günlerim geçti. Her birinin omzuna yıllarca devam eden savaşın ağır yükü çökmüştü. Son gelen haberle yaralar bir bir kanıyordu. Bu kadar kanayan insanları, ilk defa bir arada gördüm; hepsi de akrabalarımdı.
Şimdi geri dönüşün içime koyduğu sıkıntının pençesindeyim. Sanki bir kâbustan uyanmış gibiyim. Bu kâbus bir gerçek; orada bırakıp geldiğim yakınlarımın hayatlarıdır. Sevdikleri kopup gitmişlerdi ve ölüm haberleri geliyordu.
Yıllardır Fransa’da sürgündeyim. Ne sürgüne ne de bu ülkeye alıştım ama bir gün ağıtların peşinden geri döneceğimi bilmiyordum. Şu an anladım ki sürgünde yaşayan, ancak bir ağıdın peşinden döner. Kopup gidenler gözlerimin önünde canlanıyor. Gidip de gelmeyenler. O kadar çoklar, hangisinin hikayesiyle başlayacağımı bilmiyorum. Yeğenler, dayı oğlu, teyze kızları, hala torunları, teyze damadı... Neredeyse ailede herkes yaralı, annelerinin yürekleri kan ağlıyor. Kolay değil, 1990'lardan beri şehadet haberleri geliyor. Onun için arkalarında iki kelime söylemek zordur.
Ne kadar çabalasam da kendimi tutamıyorum ve ablamın ağıtları kulaklarımda yankılanmaya devam ediyor; yüreğim burkuluyor. Ah fedakâr ablam, tam 31 yıl boyunca saçların dağ patikalarında ağırdı, kederini, üzüntünü sadece dağlara anlattın, hayatın geri kalanında dimdik ayakta durdun, en yakınına bile yansıtmadın. Ablam olduğun için söylemiyorum, sen eli öpülecek kadınsın…
Bir sabah vakti sana geldim. Ağustos'un sıcağı yüreğine düşen şehit ateşi gibi yakıyordu. Evin önünde beni kucaklarken o an yüreğindeki kor ateşinin Leylek köyünden bütün Varto’ya yayıldığını hissettim. Ey Varto, farkında mısın kaç yiğit senin bağrından çıkıp toprağa düştü? Taşın toprağın yaslı, Goşkarbava, Çadırbava, Çiyayê Kurrê yaralı, Çemê Goşkarê akmıyor artık. Gözünü seveyim, senin için namustur bu mesele, unutma çocuklarını…
Sonra elimi yüreğime koyuyorum ve son 35 yıldır olanlar gözlerimin önünden geçiyor; gece baskınları, günlerce süren işkenceleri, yıllarca süren tutsaklıkları anlatmıyorum. Ailede yaşlı-genç çoğu bunları yaşadı. Böyle şeyler, toprağa düşenler karşısında utandırır insanı.
Redar (Maşallah Han)
Yıllara uzanıyorum, gelen ilk şehit haberi, ilk kurulan taziye gözlerimin önünde canlanıyor; yıl 1992, bir yaz günü, sevgili teyzemin damadı, yüreğine Kürt kadınının en katmerli çilesi dolmuş ve bir abide gibi hâlâ ayakta duran Wesile’nin eşi Redar (Maşallah Han) için ağıtlar yakılıyor. Teyzemin kızı ikinci çocuğuna hamile. O gün gözlerindeki keder, hâlâ gözlerimin önündedir.
Nedense bu ilk haberin peşinden diğer şehadet haberleri de yaz gününde geldi. Haziran, Temmuz, Ağustos oldu mu herkesin eli yüreğinde dağlardan gelen haberi bekliyordu.
Sonra Ağustos 2007’de İsyan Brûsk’un (Nasır Aydın) şehadet haberi geldi. Dayımın oğlu. Babası Hacı Mehmet günlerce Şırnak Adliyesi'nin önünde bekledi ve yiğit oğlunun cenazesini deyim yerindeyse sökerek onlardan alıp getirdi.
Yıllar sonra, yeğenimin taziyesinde dayımla karşılaştım; ablamın yanında oturmuş gözlerinde yaşlar akıyordu. Oğlunun şehadeti onu çökertmişti, böbreklerini bitirmişti, artık diyaliz makinesine bağlı yaşıyordu. Hep başı dik yaşamış yiğit adamın yüzü sararmıştı, dizlerinde iki basamak merdiven çıkacak kadar takat kalmamıştı. Yıllar önce bir trafik kazası geçirdiğinde annem günlerce onun için ağlamıştı. Şimdi sağ olsaydı annem, dizinin dibinde oturur hüngür hüngür ona ve şehit düşen oğluna ağlayacaktı. Varto’dan ayrıldığımda, gidip dayımla vedalaşmaya yüreğim el vermedi...
Sonraki yaz aylarında da şehadet haberleri gelmeye devam etti; 2008’de, yine bir Ağustos'ta teyzemin kızının şehadet haberi geldi. Cesur gerilla Savuşka (Gülcihan Sönmez) Garzan’da şehit düşmüştü. Ah teyzem Kıvar, sen de ablam gibi kızının peşindeydin. Yüreğin şimdi bir ateş közüdür. Savuşka’nın cenazesini getirirken, onun çok sevdiği Leylek ve Qerqerut köylerinin içinden geçirdin. Hâlâ internetlerde Türk özel timlerinin Savuşka’nın kafasına basıp poz verdiği o barbar fotoğraflar dolaşıyor. Seni görünce susuyoruz, sanma ki bu acıyı unutmuşuz. Bu acı hiçbir zaman unutulmaz. Seninle birlikte yüreğimiz yanıyor.
Bir de Küçük Cuma (Abdulnasır Can) var. Altın ve cesur çocuk, tam 35 yıl önce kendini dağlara vurdu. Kurt avcısı Hacı Celal’ın oğlu. Halamın en sevdiği torunu Küçük Cuma. Varto’nun en fedakâr adamıdır babası Celal. Yarış atını besler, şal ve şepiki sırtından hiçbir zaman çıkartmaz. Kışın at sırtında Şerefdin ve Bingöl dağlarında kurt avına çıkar. Hakkında av maceralarıyla alakalı onlarca efsane anlatılır. Daha oğlunun şehadeti netleşmedi, kim bilir belki önümüzdeki yaza kaldı. Ne de olsa bu sıcak aylarda alıyoruz yiğitlerin ölüm haberini.
Bu sene yaz bitti derken, son günde başka bir şehadet haberiyle sarsılıyoruz. Başka bir yeğenin haberi geliyor. Egîd Serhed (Jiyan Kaya), bu sefer Varto’ya değil de Tekman’daki baba ocağına ateş düşüyor. Akrabaların bir kısmı Tekman’da yaşıyor. Bir yıl önce Xakurkê’de şehadet kervanına katılmış küçük Egîd. Mahsum Korkmaz heykelinin önünde çekilmiş fotoğrafına uzun uzun bakıyorum, yüreğime bir sancının yanında bir gurur da doluyor. O çocuk yaşıyla, küçük boyuyla Büyük Egîd’in yoldaşı olmak için objektife bakıyor Küçük Egîd. Sonra silah arkadaşlarının onun hakkında yazdıklarını okuyorum; mevziden mevziye nasıl cesaretle fırladığını, nasıl günlerce savaştığını, ne ateş çemberleri yardığını…
Seni hiç görmedim çocuk, aileden gidenler şehit düşerken sen daha doğmamıştın. Büyümeyi beklemeden silahı omuzladın ve 18’inde toprağa düştün. O küçük yüreğine bu büyük cesareti ve direnişi nasıl sığdırdın?
Şairin dediği gibi eğer Kürdistan devrimi bir maratonsa, onun yüz metresini, o küçük boyunla, o çocuk yaşınla ve o büyük cesaretinle sen de koştun.
Aşk olsun sana çocuk aşk olsun…