• “Ailem Güvende” isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarının kanıtıdır.

ERCAN JAN AKTAŞ

Sokakta herhangi birinin “Türkiye’de kim güvende?” sorusuna  vereceği cevabı, aşağı yukarı iktidardakiler dahil hepimiz biliyoruz. Belki ilk anda doğrudan iktidarı işaret ederek bir isim, bir kesim ya da bir elit grubu sayacaktır ama biraz düşündüğümüzde karşımıza çıkan gerçek çok daha yalın: Türkiye’de, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmadığı sürece kendisini güvende hissedebilenlerin sayısı, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar düşük seviyelerde.

Çeyrek asırdır ülkeyi yöneten siyasal iktidarın en kalıcı “başarılarından” biri, yalnızca toplumu kutuplaştırmak değildir; insanların birbirine, kurumlara ve yarına duyduğu güveni aşındıran bir düzen kurmak oldu. Güven, artık ortak bir toplumsal hak olmaktan çıkarılıp kimin makbul olduğuna göre dağıtılan bir ayrıcalığa dönüştürülüyor. Kimin korunacağına, kimin şüpheli sayılacağına, kimin tehdit olarak gösterileceğine ve kimin hayatının daha az değerli olduğuna giderek daha fazla devletin dili ve siyasal iktidarın tercihleri karar veriyor.

Bu nedenle bugün Türkiye’de “güvenlik” denildiğinde yalnızca suçtan, şiddetten ya da sokaktaki tehlikelerden söz etmiyoruz. Asıl mesele, devletin kimi koruduğu kadar, kimi korunmaya değer görmediği; kimi şüpheli, kimi tehlikeli, kimi de susturulması gereken bir kesim olarak tanımladığıdır. Bu ülkede tehdit çemberi sürekli genişliyor. Bir gün Kürtler, başka bir gün gazeteciler; bir başka gün feministler, ekolojistler, sosyalistler, sosyal demokratlar, LGBTİ+’lar… Dün başkasının kapısına dayanan polis baskınının bugün kendi kapısına dayanmayacağından emin olabilenlerin sayısı giderek azalıyor. Öyle ki artık sabah kapısında polisi gördüğünde şaşıracak insan sayısı neredeyse kalmadı. Türkiye’de güvensizlik artık istisnai bir durum değil, hayatın olağanlaştırılmış bir parçası haline getirildi.

12 Eylül askeri darbesinin 46. yıl dönümünde yaşananlar bunun çarpıcı örneklerinden biri oldu. Çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, bağımsız medya kuruluşunun, öğrenci kolektifinin, insan hakları savunucusunun ve aktivistin internet sitelerine ve sosyal medya hesaplarına el konuldu. Sonrasında Ankara, İstanbul, İzmir, Aydın ve Mersin başta olmak üzere birçok kentte evlere ve kurumlara baskınlar düzenlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek, 160’tan fazla kişi hakkında soruşturma olduğunu açıklarken operasyonun adını da ironik bir ifadeyle “Ailem Güvende” şeklinde duyurdu. Böylece güvenlik adına yürütülen bir operasyonun kimi koruduğu kadar, kimi hedef aldığı da açıkça ilan edilmiş oldu.

Burada söz konusu olan elbette aileleri korumak değildir. Bu, LGBTİ+’lara, onların örgütlerine, dayanışma içinde olanlara ve temel özgürlükleri savunan herkese yönelik koordineli bir yıldırma ve baskı kampanyasıdır. Operasyonlar hâlâ devam ediyor. Aktivistler korku içinde bekliyor; sıradaki hedefin kim olacağını bilmiyorlar. “Ailem Güvende” isminin verildiği bu operasyon, adından da anlaşılacağı üzere toplumu tahakküm altına alma operasyonudur. Tekçi ve cinsiyetçi politikaların ısrarla sürdürüldüğünün açık bir kanıtıdır. Kadınlar her gün, “güvenli” denilen ailelerin içerisinde şiddete maruz bırakılmakta, katledilmektedir. Farklı cinsel kimlikler, bu ülkenin, ailelerin ya da toplumun güvenlik sorunu değildir. Asıl güvenlik sorunu; kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamlarını tehdit eden şiddet, cezasızlık ve ayrımcılıktır.

Bu yüzden bugün sorulması gereken soru “Ailem güvende mi?” değil, “Bu ülkede kim güvende değil ve onu kim tehdit ediyor?” sorusudur. Cevap da aslında açıktır: LGBTİ+’ları, kadınları ve farklı yaşam biçimlerini tehdit olarak gösteren; onları görünmezleştiren, kriminalize eden ve susturan politikalar güvenlik üretmiyor, tam tersine güvensizliği örgütlüyor. Gerçek güvenlik; devletin bize kimin makbul, kimin tehlikeli olduğunu söylemesi değil, herkesin kendi hayatını korkmadan kurabilmesidir.

Bugün “Ailem Güvende” değil, çünkü birilerinin güvenliği, başkalarının özgürlüğünün ve yaşam hakkının bedeli olarak kuruluyorsa orada güvenlik değil, tahakküm vardır. Gerçek güvenlik ise ancak herkes güvende olduğunda mümkündür.

Bu sebeple Türkiye başta olmak üzere uluslararası insan hakları örgütleri, seçilmiş temsilciler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, gazeteciler ve eşitliğe ve özgürlüğe bağlı herkesin bu konuda sözünü söylemesi çok değerlidir.

Ekim 2024'ten bu yana devam eden sürecin hayat bulması ancak toplumsal barışın inşasıyla mümkündür. Bu da bütün toplumsal kesimlerin katılımıyla mümkündür. Türkiye LGBTİ+'lar kendilerini her zaman toplumsal barışın öznesi olarak tarif edip bu çalışmalar içinde yer aldı. İktidarın farklı toplumsal kesimlere bitmeyen operasyonları, baskı, gözaltı ve tutuklamaları, toplumsal barışın inşası gibi bir derdi olmadığını gösteriyor. Türkiye’de bütün kesimlerin bir arada eşit ve özgür yaşamını temel alan başka Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere, demokrat, muhalif, sosyalist yapı, parti ve grupların manüplatif salıdırları dikkate almadan amasız, fakatsız bu saldırılara karşı sözünü söylemesi gerekiyor.

İktidarın farklı toplumsal kesimlere yönelik operasyonları, gözaltıları, tutuklamaları, kriminalleştirme ve dışlama politikaları karşısında her grubun yalnızca kendi sınırları içerisinde savunma hattı kurması, bu parçalı güvensizlik düzeninin devamına hizmet eder. Buna karşılık farklı politik aidiyetlere sahip toplumsal kesimlerin, kendi aralarındaki görüş ayrılıklarını koruyarak, birbirlerinin eşitlik ve özgürlük hakkını savunabilmeleri demokratik siyasetin temel koşullarından biridir. Toplumsal barış, herkesin aynı düşünmesiyle değil; birbirinden farklı olanların birbirinin var olma hakkını savunabilmesiyle kurulabilir.

Türkiye'nin ihtiyacı olan güvenlik de tam olarak budur. Devletin toplumu tek bir kimlik, tek bir aile modeli ya da tek bir yaşam biçimi etrafında homojenleştirmesi değil, farklılıkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesinin güvence altına alınmasıdır. Bu nedenle LGBTİ+’lara yönelik saldırılara karşı çıkmak, yalnızca LGBTİ+’ların değil, bu ülkede eşitlik, özgürlük ve toplumsal barış talep eden herkesin sorumluluğudur.

Sessizlik saldırıya uğrayanları korumayacaktır. Aksine, yalnızca baskıyı teşvik edecektir. Türkiye’deki LGBTİ+ topluluklarıyla dayanışma içinde olalım. Her şey için çok geç olmadan.