Seçimle iktidara gelen iktidarı gasp edemez, diye bir kural yok. Hitler’den, Almanya’dan falan örnek vermek de gerekmiyor. AKP örneği gözlerimizin önünde. Haziran 2015’te seçimi kaybeden Erdoğan, ayak oyunları ve ardından Ergenekon-MHP ittifakı ile birlikte iktidarı resmen gasp etti. Daha doğru deyimle, iktidarı gasp edenlerin sözcülüğünü üstlenmeye razı oldu.
Bu kesimlerin istediği rejimin yaşama geçmesine ise 15 Temmuz Darbe Girişimi olanak sağladı. Darbeyi Allah’ın Lütfü gören Erdoğan kararnamelerle, tutuklamalarla, kan, ölüm ve işkenceyle yeni rejimi adım adım kurmaya başladı.
Hepimiz biliyoruz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin kodları yazılırken çoğulculuk ve demokrasiye yer verilmedi. 1924 Anayasası tekçi, diktatoryal bir rejimin kara kitabıydı. Bu kitabı yazan yani Ermenileri soykırıma uğratan zihniyet, Kürdü ve diğer farklı milletleri de Türkleştirerek son Türk devletini ilanihaye yaşatmak arzusundaydı.
Çok uzatmadan belirtelim. Türk devletini sonsuza dek yaşatmak isteyenlerin tüm saldırıları, Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de zaman zaman inişler yaşasalar bile devrimci muhalefetin yakaladığı ivmeyi durduramadı.
Ama devrimci muhalefetin iktidarı devirip programlarında yazdığı gibi bir devrim yapmasını da önleyebildi.
Bu durum devrimci muhalefette, özellikle de Kürt siyasetinin silahlı kanadının temsilcisi olan PKK’de değişimlere yol açtı.
PKK’nin 90’lardan sonra sivil siyasette karşılık bulmasının ardından realist yaklaşımları benimseyip yüzünü çözüme dönmesi bu değişimin sonucudur.
Ne yazık ki çatışmaların bitirilip uzlaşı yolunun açılmasını sağlamak için PKK’nin attığı her adım devletin 1924 Anayasası ile belirlenen kurucu vesayetini üstlenmiş kesimlerin provokasyonlarıyla engellendi. Turgut Özal’ın öldürülmesinden binlerce sivil Kürdün sokaklarda infaz edilmesine kadar tüm yaşananlar, vesayetçi siyaseti temsil edenlerin Kürt düşmanlığı üzerinden yürüttüğü siyasetin bir parçasıydı.
1990’ların sonuna doğru gelindiğinde tüm cinayet ve katliamlara rağmen Kürt devrimci muhalefetinin önü kesilemeyince bu kez uluslararası ittifak odaklarının komploları devreye girdi. PKK Önderi’nin Türk devletine teslim edilmesi hiç kuşku yok bu odakların gerçekleştirdiği uluslararası komplonun ürünüdür.
PKK bu darbenin etkilerini de üzerinden atınca çözüm aklı bir kez daha devreye girdi. 2008 ve 2013 görüşmeleri esasen bu çözüm aklının eseridir.
Tüm yaşananlar bize gösteriyor ki devlet mantığını hiç değiştirmeden, esasen tasfiye amaçlı hareket etti. Devlet içinden birileri çözüme sahici yaklaşsa bile vesayet odakları hiçbir zaman çözümü istemedi, provokatif davranmaktan vazgeçmedi. Örneğin CHP’nin 2013 Çözüm Süreci’ne MHP’yle birlikte köktenci bir biçimde muhalefet etmesinin nedeni budur. Tam da vesayet odaklarının istediği biçimde hareket ettiler.
AKP de bu döneme sahici yaklaşmadı. Avrupa Birliği’ne girmek için Cemaat’le birlikte oluşturduğu koalisyon marifetiyle Batı’nın desteğini alıp vesayet odaklarını aşma girişimi, Cemaat’le çıkar çatışmasına girince son bulmuştu. 2013 Çözüm süreci’yle de derdinin çözüm değil kendini vesayet odaklarına karşı güçlendirmek olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Kürt hareketi AKP’nin vesayeti aşma siyasetinin çözüm getirmeyeceğini, yeni bir diktatoryal rejime doğru gidildiği tespitini yapınca buna cevaz vermedi.
Bu durum, iktidar dışında tek seçeneği intihar olan Erdoğan’ın vesayet odaklarına yani MHP’liler ile Ulusalcılara, bunların çete örgütlerine teslimiyetini beraberinde getirdi. Bu gelişme CHP’nin de hesabına geliyordu. Nasılsa Erdoğan’ı teslim alanlar bir kez daha devletin kuruluş kodlarını yaşama geçirmişti. Bu, kitleselleşen sivil Kürt siyasetinin de önünü keserdi ki burdan nemalanacak olanın da kendisi olacağını hesaplıyordu. CHP, dokunulmazlıkların kaldırılmasına, Selahattin Demirtaş başta olmak üzere sivil Kürt siyasetçilerin, devrimci muhaliflerin hapsedilmesine bundan dolayı karşı çıkmadı, alttan alta da destek verdi. Erdoğan’ın Kürt düşmanlığı üzerinden yürüttüğü Suriye siyasetine destek vermesinin nedeni de budur.
Tüm bunlar yaşanırken AKP içinden çatırdamalar yaşandı. Nihayetinde AKP içinden iki yeni parti çıktı.
Bu iki partinin de esasen Kürt siyasetinde izledikleri hattın CHP’den geri kalır yanı yok. Onlar da hala utanmazca bir biçimde ‘terör’ tanımının ardına sığınarak demokrasicilik oynuyorlar.
Kabul etmek gerekir ki bu dönemin direnen kitlesel muhalefetinin esas ayağı Kürt devrimci mücadelesi ve onun sivil ayağı HDP’dir. Elbet, bu mücadelenin periferinde Kürdüyle, Türküyle birçok devrimci yapının olduğunu da unutmamakta yarar var.
Şimdilerde iktidar odaklarında yeni bir çatırdamadan söz ediliyor. Vesayetçi odağın iktidar sözcülerinden Süleyman Soylu’nun istifa tiyatrosunun bu çatırdamanın ürünü olduğu yazılıp çiziliyor. Ben de bu kanaatteyim. Soylu, Erdoğan’a açıkça “Beni yediremezsin de, yiyemezsin de” dedi.
Ancak iktidardaki çatırdamanın vesayet odaklarının lehine yeni gelişmelere olanak tanımaması için açıktır ki muhalefet güçlerinin dirayetli davranmasına gereksinim vardır. 1960’ta, 1970’te, 1980’de, 1990’larda ve 2000’e gıdım kala atılan adımlarda Kürt hareketini bitiremeyen vesayetçi akıl, görünen o kendini gözden geçirmeye niyetli değil. Ancak bu cephede kırılmalar yaşandığını görerek Kürt devrimci muhalefeti ile Türkiyeli sol ve sosyalist muhalefet dışında kalan liberalinden solcusuna, dindarından muhafazakarına da önemli sorumluluklar düşüyor.
Belki acılı ve ağır olur, şimdiye kadar ödenenden daha ağır bedeller de ödenebilir ama her şeye rağmen tüm gelişmeler de gösterdi ki devlet 2015’ten sonra attığı faşizan adımlar sonrasında da istediğini elde edemedi, Kürt devrimci hareketinin sonunu getiremedi, teslim alamadı.
Kendi iktidarını korumak için kurucu vesayete teslim olan Erdoğan, görünen o kendi ittifak unsurlarıyla da savaşacaktır. Bir hiçken başladığı yürüyüşte en güçlü ortağı Cemaat’i bitiren Erdoğan, yeni bir hamleyle şimdiki ittifaklarını da bitirmenin hesabını yapabilir ve bu iktidar odakları arasındaki bir savaşa dönüşebilir. Savaşsınlar, derdimiz o değil. İsterlerse birbirlerinin başının etini de yesinler. Ancak geniş kesimlerin, kitlelerin, emekçilerin, yoksulların çıkarlarını düşünenler bu savaşta çimen olmak istemiyorsa yaşananlardan dersler çıkarmalı ve en geniş demokartik muhalefeti örgütlemek için sahici adımlar atmalı. Hele ağır yoksulluk, belki de büyük bir kıtlığın kapıda olduğu bu dönemde bir başka seçeneğin daha olmadığını herkesin bilmesinde yarar var.