KÜRT SİNEMASINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ  (3)

Kürt sineması kendi toplumunu nasıl ele alabilir? sorusunu irdelemey devam edelim. Bilindiği gibi şehir Kürdün her zaman korktuğu mekan olmuştur. Çünkü şehir Kürtlerin kafasında “avlanılan” mekan olarak yer edinmiştir. Derin tarihi sebepleri olan bu gerçeklik kapitalist dönemde “avlanma” ile birlikte ulusal benliğinden kopartmak ve asimile ederek kendine yabancılaştırıp tanımlanamaz duruma getirmek şeklinde sürüp gitmektedir. Şehri, bajarla aynı tutmamak gerekebilir. Kürt tarihinde Bajar her zaman daha büyük bir köy olarak algılanmıştır: akrabalıklar devam etmiştir, dayanışma sürmüştür, dostluklar ve sosyal topluluklar oluşturulmuştur, geleneksel halk sanatları ve dil olduğu gibi bajarda da yaşatılmıştır. Dolayısıyla şehir “hapishane, kasaphane, işkencehane, işsizlik mekanı” gibi kavramlar manzumesi ekseninden tasarlanabilir. Bajarsa, “sığınma yeri, daha rahat ve güvenlikli yaşam arayışı yeri” biçiminde tasarlanabilir.
Dolayısıyla Kürt için şehir sadece bildik anlamda kendi bajarı (olumlu-olumsuz) rolünde değildir. Kürt halkının şehre göçü; rızası alınmış ya da toplumsal değişim dönüşüm koşullarının sonucunda değil, işgalcilerce ülkelerinin boşaltılması ve kültürel soykırım yöntemleriyle olmuştur. Yani Kürt’ün şehre göçü zamansızdır ve mekansızlığa sürülmedir. Son yıllarda Dersim konulu kimi belgesellerde bunun nasıl yapıldığı belli oranda işlenmiştir. Çünkü Kürt insanı kendi ulusal benliğinden kopsun diye mekan değiştirmeye mecbur bırakılmıştır. Ve topraktan kopartmak soykırımdır. Son yıllarda da köy yakarak, boşaltarak bu sürdürülmüştür. Dolayısıyla Kürtlerde şehre doğru yapılmış her göçün trajik bir hikayesi ve her hikayenin arkasında vahşilerin, barbarların kültür kırım politikaları vardır. Bu öldürücü farklılık görülmeden Kürt’tün şehir hikayesi filmleştirilemez. Filmleştirilse de eksik ve yanlış olur.

‘Tarafsızlık’ yanlıştır

Kürt insanının kendi yurdunda ve topraklarında yaşadığı değişim dönüşüm de normal seyrinde olmamıştır. Kürdistan toplumunun iç dinamikleri de doğal kabul edilebilecek bir ritim ile çalışma ortamı şansı, bulamamıştır. Son otuz yılı aşkındır verilen mücadele sayesinde kısmen bir normalleşme yaratılmışsa da geçmişin yaraları tümüyle sarılamamıştır. Dolayısıyla yanılmamak gereken bir noktada Kürdistan’da yaşayan Kürtleri ele alma biçimidir. Bu konuda ‘Dört Mevsim Şawaqlar’ türünde yapılmış eserlerde görülen ‘tarafsızlık’ yanlıştır ve odaklanan konuyu yanlışından kaynaklı eksik vermektedir. Bu ve benzer çalışmalarda binlerce yılın kültürünün birden nasıl değiştiğinin cevabı yoktur, bir aşiretin hem kendi topraklarından hem de üretiminden kopartılmasının dış faktörleri görünmemektedir. En önemlisi de değişim diye sunulan yeniliklere paralel yaşanmış “Türkleşme” kameraya yansıdığı halde, bu yeni kimliğin anormalliğine dikkat çekme yoktur. Yani Kürt toplumunun bajarileşme serüveni de doğal diyebileceğimiz sosyal ve ekonomik koşulların sonucunda gerçekleşmemektedir.
Ülkenin her dört parçasında Kürtler, bajarları sömürgecilerin denetimine girmeyle beraber buralara göçertilmeye mecbur edilmişlerdir. Ve köykentlere, kenar mahallelere doldurulmuşlardır. Neredeyse Kürtsüz gecekondu mahallesi yok gibidir. Kürt şehirde iki koldan baskı altına alınır: Biri her yoksul ezilen sömürülen gibi bir de “damarlarından girecek” asimilasyon politikalar tarafından çekilip paramparça edilmek istenir. Bunu en ince ayrıntısına kadar görüp çözümlemek ve işlemek Kürt sanatçısının işidir. Bu noktayı yakalamak için derin tarih bilinci demokratik özgür toplum felsefesi ve “demokratik ulus Kürt’ü olmak” gerekir.
Bilindiği gibi ülkenin her dört parçasında ama özellikle kuzeydeki Kürt sanatçılarda Kürtlere yaklaşım daha çok egemen ulus sol ve muhaliflerinin gözüyle olmaktadır. Kuzeyde çekilmiş sinema eserlerinin birçoğunda bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Sanatçı Kürtleri Türkiye’nin her hangi bir muhalif gücü Türkiye devletinin hukuki sınırları içinde kabul edilmiş, edilmesi gereken farklı bir kültür gurubu olarak görmeye devam ediyor. Bu anlayışın siyasette bir karşılığı, anlamı olabilir. Ancak sanatta bu kültür kırımın çok ince yöntemlere sürdürülmesidir. Bunun yanlış bir algı olduğunu da bu vesile ile belirtmek gerekir. Kürtler ülkeleri işgal edilmiş, kültürleri kırımdan geçmiş ayrı bir halktır. Bu gerçekliğe rağmen özellikle kuzeydeki filmlerde adeta ısrarla Kürt halkını Türklüğün bir uzantısı gibi sunma vardır. Böyle bir film Kürt sineması filmi olamaz. Sanat gibi devrimci tarzda değiştiren ve eleştiren bir toplumsal alanda, çekilmiş Kürt filmlerinde açığa çıkan realite demokratik ulus kimliğine mesafeli olduklarıdır.

Resmi ideoloji ve inkarın renkleri
Özellikle kuzey Kürdistan ekseninde belirtilmesi gereken başka bir konu daha vardır: Bu, Kürt kökenli ve demokrat Türkiyeli oldukları için Kürt halkının yaşadıklarına belli bir ilgi içindeki kimi sanatçıların yaptıkları Türk filmleri sorunudur. Aslında Y. Güney çizgisini temsil edebilecek, günümüz koşullarında derinlik kazandırabilecek kesim bu nokta duran sanatçılardır. Maalesef bunlar bu alanı Fethullah parası ve aklı ile iş yapanlara bırakmışlardır. Y. Güney kadar politik tutum sahibi olamadıkları için yaptıkları işler “kimliksiz, çözümsüz, yanlış, iki arada bir derede” çalışmalar olmaktan kurtulamamaktadır. Bu filmler bu halleri ile doğal olarak Kürt halk kültürüne iyi niyetlerine rağmen zarar dahi verebilmektedir. Ayrıca da kendilerini Türk sinemasının hakim pazarına kabul ettirememekteler.
Türk sineması Kürt halkını inkar eden resmi ideolojinin Şark Islahat Planı’ndan bu yana yürütülen kültür kırım saldırılarında ilk günden bu yana tutuğu yerde film yapmaya devam etmektedir. Hata kimi çalışmalarda ırkçılık dahi yapıla bilinmektedir. Kürtleri görmeyen, görmek istemeyen, gördüğünde de egemen Türk kimliğinin kültürel bir figürü olarak kullanan, Türkiye’deki sosyal, siyasal ve kültürel değişimi işlerken Kürt halkının kırk yılla yakındır süren direniş mücadelesini inkar eden sinema (sol, demokrat eğilimli Türkiyelilerce de yapılmış olsa) yeşil faşist Türkçü ideolojinin değirmenine su taşımaktan kurtulamaz.
Burada ilginç bir anekdotu da hatırlatmakta fayda var. Bir ara kimi Türk devlet adamları en demokratik siyasi mesajlarını havada uçak seyahatlarında verirdi. Son yıllarda Türk sinemacıları da ödül aldıkları sahnede Kürtleri hatırlamış bulunmaktadırlar. Arada kalan Kürt kökenlilere bazen ödüller vererek Kürtleri görmeye çalışırlar. Bu Türk sinemasında yaşanan temel bir sorundur. Sinemada görmemek ancak ödül alırken Kürtleri değişik vesilelerle hatırlamak kardeşlik duygusu zayıf bir yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Bu çizgideki sinemadan ödül alan “Kürtleri işleyen” Kürt kökenlilerin filmlerinde verilen mesajlara kuşku ile bakılması taraftarıyım.  Örnek olarak ödüllendirilen “İki Dil Bir Bavul” filmi, yapanların iyi niyetlerini sorgulamadan inceleyebiliriz. Yine “Press” filminin kritiği de yapılabilir. “İki Dil Bir Bavul” da Türk öğretmenin sıla hasreti vardır. Asimilasyonun çocuklarda neden olduğu travmalar, bir halkın dilini değiştirmenin ahlaksızlığı değil, bu işle görevlendirilmiş olanın yaşadığı zorluklar işlenmiştir. Muhtemelen ödül verenlerde bu mesajlara bakmışlardır. Kürt sanatı, beyaz-yeşil Türkçü inkarcı faşist sanat çizgisi ile her dalda ‘savaşmak’ zorundadır. Bu Kürt halkının inkarcı sömürgeciliğe karşı ideolojik kültür mücadelesidir.   

Piyanist, Hayat Güzeldir…
Kültürel ideolojik mücadelesinin sinema alanında nasıl verildiğine ilişkin dünya sinemasından bazı örneklere yakından bakarak, konuya biraz daha somutluk kazandırabiliriz. Örneklerimizi oluşturan filmlerin sinema anlayışı, sanat ve mesleki boyutları tartışılabilir. Örneklerimiz Alman Hitler faşizminin Yahudi soykırımını işleyen filmlerinden oluşmaktadır. Bilindiği gibi Alman faşizminin yaptığı Yahudi katliamını dünyaya anlatan ve bir anlamda kabul ettiren temelde birkaç uzun metrajlı sinema filmdir. ‘Piyanist, Pijamalı Çocuk, Hayat Güzeldir’ gibi filmler bunların başında gelmektedir. Tüm bu filmlerde dikkat çeken ortak tema, hayatın günlük akışı içinde “acıları, sevinçleri, hüzünleri ve mutlulukları” ile yaşayan bir halka, derin plan ve hazırlık içinde olan örgütlü bir gücün yaptığı saldırıdır. Bu filmlerde Yahudi halkının masumluğu çok çarpıcı argümanlarla verilmiştir. Yahudiliğin tarihsel ve kültürel mirası harika denilecek şekilde örülmüştür:
“Yahudiler çok iyi bir topluluktur, insanlığa hizmet etmektedirler, katliamlar olmazsa Yahudiler dünyayı cennete çevirecekler, sabırla inatla direniyorlar, Tevrat inancından vazgeçmiyorlar, içlerinde zayıflar olsa bile hiç biri isteyerek ve kabullenerek katliamcılara hizmet etmez, ajanlık yapanlar bile buldukları ilk fırsatta kendi ulusal ve dini kimliklerine hizmet için geri dönerler gibi” mesajlar işlenmiştir. Ancak karşıdaki güç oldukça bilinçli, amaç sahibi, bir halkı yok etmek için plan sahibi olarak verilmiştir. Özcesi masum bir halk ve faşizm ikilemi, izleyen vicdanlı kişinin Yahudi halkını tanımaması ve acılarını hissetmemesi mümkün değildir. İşte Kürt filmlerinde olmayan temel özellik budur. Kendisi ile faşist sömürgeciler arasına olması gereken mesafeyi koymamasıdır. Bunun asıl sebebi Kürt sanatçısının demokratik ulus bilinci zayıflığıdır. Örneğin “Bahoz” filminde Kürtlerin masumluğu ve Hitler’in bile hocalarım dediği beyaz Türk faşizmi karşıt iki kutup olarak karşı karşıya konulamamıştır. Bu filmde Kürt masum değil birazda gülünç ve teşhirlik bir öğedir.

Vicdanlara çağrı yapılmıyor

Örneğin Bahman Gobadi’de de Kürt masum değil, tam bir zavallıdır. Zavallılıkla, Kürt masumluğunun üstü kapatılmıştır. Adeta “böyle bir halk başkaları olmazsa kendini kurtaramaz” der gibidir. Tekrar Yahudi jenosidini konu edinen filmlere geri dönersek o filmlerde “ey dünya bizi kurtarın” manasında sahneler görülmez. Yahudi halkının sabırla, inatla sürdürdüğü direniş vardır. Metanet gösterme gücü mükemmele yakın işlenmiştir. Bir gün kurtulacaklarına derin bir umut ve inanç etkili bir dille işlenmiştir. Zaten bunun verdiği güçle direnilmektedir. Ancak bu eksende çekilmiş Kürt filmlerinde Kürt halkı, tarihin en eski, direngen ve güzel halkı olarak tanıtılmıyor, gerçekten de halkların kardeşliği kültürünün en emekçi halkı olduğu işlenmiyor. Bu kültürüne rağmen katledildiklerini, inkar edilip yok sayıldıklarını verip milliyetçilik, faşizm teşhir edilmiyor.
Vicdanlara çağrı yapılmıyor, öfke büyütülmüyor. Şimdiye kadar yapılmış Kürt filmleri, izleyicinin Kürt sinemacıların duygu ve düşünce dünyalarına karşı şüpheye düşmesine neden olabiliyor. Kürt halkının maruz kaldığı katliam ve acıları konu edinmiş filmler, Kürtlere “acıyın” mesajları ile yüklüdür. Sinemasında halkını acınacak durumda gösteren bir sanatçı kurutuluş için mücadele yerine daha çok “dua” etmeyi önerir. Bunun diğer yüzü kaderciliktir. Kaderinize razı olun demektir. Bu Kürt halkının sahip olduğu “güzelliği” görmemektir. Kürt sanatçılarının en temel sorunu “Kürt güzelleşmesini” görememeleridir.

Kendi öyküleri işlenmeli

Örneklere dayanarak yapmaya çalıştığımız değerlendirmelerden hareketle, Kürt sineması Kürtleri, Kürt özgürlük hareketini eleştirmesin mi demek istiyoruz? Hayır. Demek istediğimiz halk olarak toplumsal kültürümüzde yaşadığımız sorunlar ve hastalıklar, özcesi eleştiri konusu olabilecek kötülük ve çirkinliklerin yabancı sömürgeciler tarafından yaratıldığı, topluma enjekte edildiğinin işlenmesidir. Bizde dili yasaklayan, bilinci körelten, kişiyi kendisi olmaktan çıkaran sömürgeciliktir. Kuşkusuz Kürt kişiliğinde; kendini kandırma, abartma, kendine sevdalılık, yoksulken dünyanın en zengini gibi davranmak, çirkinken en güzel benim demek gibi karaktelere dönüşüp kurumsallaştıkça, düşmanına hizmete dönüşen bozuk bir yanda vardır. Ancak unutmayalım ki bunları yaratan, düşmanın halkımızı maddi manevi alanlarda içinde tutmak istediği cehennemdir. Bu belirlemeleri Kürt sinema filminin kendisini diğer sinemalardan, ülkesini ve halkını da diğer ülke ve halklarından ayrıştırmayı ve halkına kendi öyküleri ile seslenmeyi başarması için belirtiyoruz.
Kürt filmlerinde Fars, Türk, Arap halkları kendi devletlerinin sömürgeci politikalarını, diğer komşu halklarda hikayelerini görebilmelidir. Türkiye’yi verip Kürtleri de içinde göstermek, İran’ı Irak’ı verip Kürtleri de içinde işlemek ile Kürt sineması değil, “Kürt kökenlilerin” sineması yapılacağını ve bu eleştirilerle özünde bu tür sorunları aşmayı hedeflediğimizi belirtmek istiyoruz.
Tüm bu ana başlıklardan hareketle Kürt sineması ağırlıkta tematik filmlere odaklanarak kendi kimliğini daha özgün yaratabilir. Seçilen olay, olgu, kişi, mekan ve zaman, çözüm yolu gösterilmesi gereken toplumsal sorunun birer önermesi olarak işlenebilir.

İşbirlikçi Kürdü de vermeli

Kürt halkının uzun süren inkar ve imha amaçlı sömürgeci baskı ve katliamlardan kaynaklı benzeri olmayan olumsuz özellikler şekillenmiştir. Örneğin ihanet ve işbirlikçilik Kürt toplumunun bir kesiminde normalleşmiştir. Ait olunan bir halkın hemen hemen her şeyine hakaret eden bir sisteme hata partiye kraldan çok kralcı kesilerek hizmet etmekle de yetinmeyen Kürt halkının onurlu kesimine utanıp sıkılmadan düşmanlık eden bir güruh vardır. Aslında Kürt sanatı ama özellikle Kürt sineması bu hain ve işbirlikçileri de konu edebilmelidir. Bu derin bir toplumsal yara olduğu içindir ki büyük Kürt şairi E.Xanî Mem Û Zîn’de bu soruna da değinmiştir. Fakat son kırk yıla yakındır süren Kürt özgürlük mücadelesi ile Kürt halkı dirilmeye başlamış, kendisine has olumlu özelliklerini diriltmiş ve yaratmıştır. Artık çok rahatlıkla iki Kürt karakterden bahsedebiliyoruz; Direnişçi Kürt ve hain işbirlikçi Kürt.

Özgür Kürt kişiliği yansıtılmalı

Her sanat dallının ve en başta da Kürt sinemasının Kürtler konusunda tarihsel, toplumsal ve kültürel olarak asla göz ardı etmemesi gereken özellikleri vardır. Bu kültürel özelliklere yaklaşım ve ele alış biçimi Kürt sinemasının çizgisinin turnusol kağıdı gibidir. Bunlardan birincisi; Kürt halkı demokratik kültürü en güçlü halktır. Devletleşmemiş ya da çok fazla devlet ve iktidar kültürüne bulaşmadan yaşamış olması bunun kanıtıdır. Her zaman devletleşmeye karşıt olması bundan kaynaklıdır.
İkincisi; Kürt halkı tarımcı bir halktır. Tarım sadece tarla, bağ bahçe ekmek-biçmek olarak anlaşılmamalıdır. Kültürel olarak daha geniş manada doğa ile iç içe yaşamak, toprağa bağlılık, çok zengin lehçelere ve inanç sistemlerine sahip olmak, demokratik karakterde olmak, şehirden ve sınıf kültüründen uzak durmak gibi toplumsal kültür mahiyetinde anlaşılmalıdır. Günümüzün aktüel kavramıyla tarımcı toplum olmak demek, ekolojik toplum olmak demektir.
Üçüncüsü; Kürt kültürü tanrıça kültürü karakterinde bir kültürdür. Nasıl ki çok tanrılı mitolojik köleci, tek tanrılı feodal ve pozitivist liberal kapitalist kimlikler ve tarihsel süreçler varsa, tanrıça kimliği de bunlar gibi bir zihniyet ve kültürel kimliktir. Bu dönem tarihin en uzun demokratik komünal yaşam dönemidir. Bu kimliğin ve kültürün de bu biçimde anlaşılması, kültür sanat çizgimiz gereğidir. Neolitik toplum dediğimiz bu ilk demokratik komünal toplum süreci, Kürt halkının kendisini içinde gerçekleştirdiği, kalıcılaştıran değerlerini yarattığı zaman dilimidir.
Sanat alanında henüz hakkı verilmemiş bir de bu tarihsel kültürel gerçekliktir. Bunun için Kürt insanının farkını yaratan temel değerleri bu özellikler içinde bulması bunları tüm davranış kalıpları ile vermesi, Kürt sanatçısının olmazsa olmazıdır. Kürt halk önderliğinin Kürt toplumunu ve kişiliğini önemli oranda çözümlemiş değerlendirmeleri bu konu da yol göstermektedir. Kimlik ve kişilik noktasında Kürt sanatının görevlerinin bir bölümünün yapıldığı bu analizlerde, alternatif sanat için yöntem olabilecek fikirler de almak mümkündür. Kürt sanatı, özgür Kürt kişiliği ile tanımlanan insanı kültürel, ruhsal, duygusal ve zihniyet kalıpları ile beraber tüm davranışları ile tanımlayarak model sunmaktan sorumludur. Kürt Sineması da tam bir roman havasında bunu görselleştirmekle görevlidir. 

Netleşen bir halk kimliği var

Kürt sineması Kürt toplumunun tüm zenginliklerini ayrım yapmadan yansıtmalıdır. Seti tüm ülke olması doğru tutum olacaktır. Kameranın döndüğü mekanların kendisine ait değerlerini bu günün ihtiyaçları temelinde çekmesi güzel olandır. Set, dekor, dil, hepsi kurdi olursa yerel kimliğini vermiş olacaktır. Her mekanın kendi özgün kültürü esas alınmalıdır. Olayı, karakteri, mekanı, yerel, mesajlarınınsa demokratik ulusal kültür ve kimlik çerçevesinde olması işin doğası gereğidir.
Böyle bir sinema çizgisinin gelişmesi halinde sadece Kürt sineması değil sorunlarını teknikle, animasyonla ve toplumsal karşılığı olmayan fantastik eserlerle gidermeye çalışan günümüzün sinemasına da yol gösterici olabilir. Bu tarzda gelişecek sinema için olaylar, öyküler ve karakterler hazırdır ve işlemeyi beklemektedir. Kürt halk direnişi, eski edebiyat eserleri, masalları, güncelde Kürt özgürlük mücadelesi demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması ile işlenmesi halinde yeni bir Kürt sinemasını ortaya çıkaracaktır.
Bilinmelidir ki hakim egemen sinemada yine her ülkenin kendi sinemasında yaratılan ve büyük kısmı hayali karakterler vardır. Bizde her gün yaşanan kahramanlıklar filme konu olmayı beklemektedir. Kürtlerde son kırk yılla beraber netleşen bir halk kimliği vardır. Ancak sanatımız özellikle sinemamız bu konuda şimdiye kadar yaptıklarıyla tam olarak kendisi olmayı başaramamıştır. Ne güncel değerler ne de tarihsel olay ve dönemler belirleyici kişilikler şimdiye kadar nerdeyse işlenmemiş gibidir. Kürt halkı hemen her şeyiyle sinemaya konu olacak zenginliğe sahiptir. Önemli olan doğru yere bakabilmek ve ışığı gerçeğin ışığına katabilmektir.  BİTTİ

CİHAN EREN