"Kişi aç kalınca önce prensiplerini kemirir.”
İşin nasıl patlıcana geldiğini aslında herkes biliyor. Eh iş patlıcana gelmişse, tatlı cana gelmesi an meselesidir. Bir ülke tasavvur edin, aslında etmeyin direkt olarak Türkiye’nin özellikle son on yılını irdeleyin yeterlidir. Ama siz on yetmez bütün tarihi irdeleyelim derseniz daha büyük korkunç bir fotoğrafın çıkacağı kesindir. Fakat AKP’nin iktidara geliş döneminde doğanlar bile bu son on yılı çok net hatırlarlar. Çocuklarının adını Tayyip koyan bir dönem babacılığı bile var, şimdi patlıcan arıyorlar.
AKP önce hepimizin bildiği bir ülkede normal seçilmiş ve iktidar olmuştu. Ancak şimdi AKP iktidar değil devlet olmuş. Devletler yapısı itibarı ile her şeyi kullanır, bir dönem dini bir dönem ırkı bir dönem cinsiyeti… Ancak kökeninde emperyalist kapitalist bir güdüm mevcuttur.
Normal klişe demokrasi de (çoğu zaman bulanık olan ve genelde güçlüden yana kıvranan demokrasi) seçilir kalırsın, seçilmedin gidersin.
Ancak son on yılda öğrendik ki o kötürüm demokrasi tamamen tek yanlı keskin bir bıçak oldu. Somut olan, hatta gerçeğinden kuşku etmediğimiz her şey demokrasinin zırvaladığı “azınlıklar çoğunluğa tabidir” saçmalığında eridi gitti.
Ne demişti Montaigne: “Aynı vagonda sigara içenlerle içmeyenler asla eşit değildir.” Somut zararlı bir şey var, yani sigara. Şunu çıkarıyorum bu temadan. Yani bir vagonda yüz kişi var ise ve doksan dokuzu sigara içiyor ve biri içmiyor ise o kişi haklıdır. Zira bilimsel ve somut olarak sigara sağlığa zararlıdır. Demokrasi somut olmayana, yalana ve güce taviz veren bir yapılanmadır. Aslında Yunanlıların ortaya koyduğu bir devlet toplum biçimi, ancak biz gidip Fransız’ını almışız. Eh Yunan düşmandır ya, vay vay vay… iyi ama Fransızlar da Yunanlılardan almışlar. Mesele bu, demokrasi bile tedarikçi aracılığı ile alınmıştır, dostunun dostu ama kendi düşmanından.
Biraz da domates, biber ve patlıcandan bahsedelim. Ama önce bakanın hakkını teslim edelim: Dünyada en çok “sığırı"nın ülkesinde olduğunu kendisi tarafından, yani ilk ve önemli bir ağızdan gururla söyledi. Ama hıyarın durumu da pek fiyakalı yani. Patlıcanın en çok deyimlerde adı geçen “Seninki can da benim ki patlıcan mı?” deyimi şimdi düze çıktı. Olay biber, domates, patlıcan tanzimine düşmüşse, yaşam işportada zabıtaların coplarına gebedir demektir.
Şunu bilmeliyiz ki, yol, köprü, havaalanı, cart-curt merkezleri halkı bir yere kadar ilgilendirir. Kahvelerde, köy odalarında devletin icraatı gibi konuşulur. İhale damada, işçi alımı dayıya, kalpazanlık amcaoğluna verilmiştir. Oralara asla erişemeyeceğinden bunu da “devlet budur” manasında algılar.
Bir yere kadar devlet ırkçılık, dincilik üzerinden işi götürebilir de ancak iş ekmeğin, peynirin, domatesin, patlıcanın canını almaya gelince karnenin her hanesine günlük not düşer halk. Bu durumda devletin bekaası sarsılır zaten, zira artık o din, iman ile ırk ve cinsiyet ile süren siyaset artık dibe vurmuştur. Ekmeği için her türlü savaşa girecektir. Çünkü biliriz ki kişi aç kalınca önce prensiplerini kemirir.