
1914-16 yılları arasında gerçekleşen Ermeni Soykırımı’nın etkileri hala sürerken, gazeteci Toros Sarian, “1. Dünya Savaşı sırasında Türk tarafının iddia ettiği gibi bağımsız bir Ermeni devletinin kurulması için hiçbir plan yoktu” diyor.
Almanya’nın Hamburg kentinde yaşayan Sarian, 1962 İstanbul doğumlu. Sarian Ermenice, Almanca, İngilizce ve Türkçe yazılar yayınlayan Armenien İnfo gazetesinin kurucusu ve yazarı. Almanya Ermeni Cemaati eski sözcüsü olan Sarian, Ermeni soykırımı üzerine yaptığı bilimsel araştırmalarla tanınıyor.
Hala kanayan bir yara olan Ermeni Soykırımı, üzerine gazeteci Toros Sarian ile soykırım öncesi Ermenilerin durumunu, o dönemin siyasetini ve soykırımı konuştuk.
Ermenilerin Osmanlı sosyal yaşamına ne tür katkıları olmuştur?
Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin rolü esas olarak Müslüman olmayan uyrukların millet sistemi içinde tabi oldukları düzenlemelerle belirlenmişti. Tekil cemaatlerin toplumsal yaşamı, birbirinden alabildiğine bağımsız biçimde gelişmişti. Tayin edici olan dinsel aidiyet idi. Çeşitli dinsel cemaatler arasında eşitlik yoktu. 1908 Jöntürk devriminden sonra, bir ‘Osmanlı toplumu’ düşüncesinin gerçekleştirilemez olduğu giderek daha belirgin hale geldi. Çünkü yüzyıllardır birbirleriyle hemen hemen bağlantısı olmayan paralel toplumlar var olmuştu.
Osmanlı ekonomisine Ermeniler başta olmak üzere diğer azınlık ulusların ne tür katkıları olmuştur?
İmparatorluk ekonomisi büyük oranda Müslüman olmayanların elinde bulunuyordu. Hemen her ekonomik alanda yönetici olan Yunanlılar (Rumlar) ve Ermeniler idi. Bu Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik yaşamın bir özelliği idi. Dış dünya ile ekonomik ilişkiler tamamen Müslüman olmayanların, her şeyden önce de Rum ve Ermenilerin elinde idi. Ermeniler özellikle imparatorluğun doğudaki komşularıyla ticarette aktif idi. Yunanlılar geleneksel olarak Avrupa bölümünde, güney-batı Anadolu ve Karadeniz kıyısında güçlü şekilde temsil ediliyordu.
Ermeniler, Ermenistan yaylası, Doğu ve Orta Anadolu ile Kilikya’daki ekonomik yaşama hakimdi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan imparatorluğun her tarafındaki şehirlerde ticaret, 19. yüzyılın ikinci yarısından gelişen sınai üretim ve zanaatkarlık az ya da çok Yunalılar ve Ermenilerin elinde bulunuyordu. Örneğin Sivas vilayetindeki bütün değirmenler, Ermeniler tarafından işletiliyordu. Diğer bölgelerde benzer bir durum vardı.
Tarımda Yunanlılar ve Ermenilerin durumu yine aynı şekilde çok önemli idi. Çiftçilik ve toprak ekonomisinde geleneksel güçlü biçimde temsil ediliyorlardı. Çiftçiliğin Ermenilerde çok uzun bir tarihi vardır. Ermeniler yerleşik, toprağı işleyen bir halktı. Ermenistan platosunun çetin koşulları altında toprağı işlemek için belli teknikler ve yöntemler, örneğin sulama tesisleri geliştirilmek zorundaydı. Daha sonra da ekileni işlemek için doğal yetenekler geliştirmek gerekiyordu. Sivas vilayetinde örneğin tahılı işlemek için Ermenilerin değirmenler inşa etmeleri de kaçınılmazdı. Ermeniler hayvancılıkta o kadar önemli bir rol oynamamış olsalar da, yine de et’in işlendiği yerler, çoğunlukla Ermeni işletmeleri idi. Pastırmacılıkta Ermeniler oldukça güçlüydü. Ama aynı şekilde deri işlemeciliğinde de...
Pamuk kültürünün geliştiği Adana ovasında da Ermeniler aynı şekilde hakimdiler. Pamuk ekimi ve işlenmesi, Adana ve çevresindeki Ermenilerin zenginliğinin temelini oluşturuyordu.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyan halkların ekonomik rolü üzerine yeterli istatiksel malzeme mevcuttur. Ama göze çarpan şey, pek çok Türk yazarın, imparatorluğun ekonomisini Türk ve Müslüman olmayanların ayakta tuttukları gerçeğini gizlemeye çalışmalarıdır.
Ermeniler kendi ülklerinde neden hep azınlık durumunda kalmışlardır?
Ermenilerin kendi ülkelerinde her zaman bir azınlık oldukları elbette ki, doğru değildir. Dahası o zaman azınlıktan ne anlaşılmakta olduğu sorusu ortaya çıkar. Osmanlı İmparatorluğu gibi çok halklı bir imparatorlukta Türkler bazen uzun süreler bir azınlık idiler. Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nde azınlık olarak nitelenebilir; ama ülkenin belli kesimlerinde çoğunluk oluşturmaktadırlar. Ermenilerin kendi ülkelerinde giderek bir azınlık haline gelmeleri, yüz yıllık uzun bir sürecin sonucudur. Bu süre içinde başlangıçta Ermenilerin çoğunlukta olduğu ve Ermenilerin ülkesi sayılan Ermeni platosunda sürekli bir azalma olmuştur. Burası coğrafi olarak, diğer güçlü halkların çeşitli yönlerden sürekli istila ettikleri bir bölgede bulunmaktadır. Ermenistan birbirine düşman iktidarların yaptığı sayısız savaşlara sahne olmuştur. Ermenistan yaylasında her zaman gittikçe dayanılmaz hale gelen koşullar, pek çok Ermeni’yi savaş ve baskılardan kaçmak, kendi ülkelerini terk etmeye zorlamıştır. Halkın bir kısmı zorla Müslümanlaştırılmıştır. Bunun bir örneği Hemşin Ermenileridir. Bunlar hala Ermenice konuşmaktadırlar ama pek çok yüz yıldır Müslümanlığa geçmişlerdir. Yüzyıllar içinde ne kadar Ermeni’nin Müslümanlaştırıldığını tahmin etmek elbette mümkün değildir. Fakat tıpkı Balkanlarda Hıristiyan ve Slav halklarının bir kısmının Müslümanlaştırılması gibi, Ermenilerin bir kısmı da her şeyden önce Osmanlı yönetimi altında Müslümanlığa geçmiş olsalar gerek. 1894-96 katliamları sırasında aynı şekilde pek çok Ermeni Müslümanlığa geçmeye zorlandı.
Ermenistan yaylasının Hıristiyan Ermeni halkının sayısı, Ermenilerin maruz kaldığı katliamlar dolayısıyla da azaldı. 1894-96 katliamları, Ermeni halkının doğu vilayetlerindeki sayısını daha da azalttı. 1876 Berlin Anlaşması’nda Ermeni vilayeti olarak belirtilen bölgelerde Ermenilerin karşısında sadece bir Türk-Kürt ya da Müslüman çoğunluk vardı.
1894-96 katliamından bahsettiniz...
1894-96 yıllarında doğu vilayetlerinde merkezi hükümet tarafından başlatılıp yönlendirilen katliamlar yapıldı. Abdülhamit’in politikası, ‘Ermeni sorununu’, Ermenileri yok ederek veya sürerek çözmeyi hedefliyordu. Yaklaşık 300 bin Ermeni bu katliamlarda öldürüldü. Bu cinayetlerde, hükümete sadık Sünni Kürtlerin oluşturduğu Hamidiye Alayları özel bir rol oynadı. Bu cinayetler aynı zamanda BM Soykırım Anlaşması kriterlerine göre bir soykırımdır.
Türk devletinin iddia ettiği gibi Ermeniler dış ülkelerden destek alıyorlar mıydı?
Bu, baskı ve sömürüye karşı direniş hareketlerini gözden düşürmek için ileri sürülen malum suçlamalardan biridir. Dün de böyleydi, bugün de böyledir.
Fakat Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar örneğinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda bağımsızlık mücadelesi, Avrupalı iktidarlar tarafından desteklenmiş olsa bile, bu hiç de eleştirilebilecek bir şey değildir. Rosa Luxemburg, Türkiye’de ulusal mücadeleler üzerine bir makalesinde, sosyal demokrasinin Türk egemenliği altındaki Hıristiyan halkların kurtuluş mücadelesini desteklemesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu makale 1896’da yayınlandı ve Rosa Luxemburg orada Ermenistan’daki kurtuluş mücadelesinin kayıtsızca desteklemesini savunmuştur.
Balkan halklarının aksine Ermeniler, maalesef Avrupa’nın büyük devletlerden hiçbir destek almamıştır. Bunun politik nedeni vardı: Ermeni partileri yani 1887’de kurulan marksist yönelimli Hınçak Partisi ile 1890’da kurulan ve aynı şekilde sosyalist yönelimli Daşnak Partisi 2. Enternasyonal’e üye olmuşlardı.
‘Gizli antlaşmalar Sovyet hükümetince açıklandı’
Rusya, Ermeni devrimcileri tehlike olarak gördü ve baskı yaptı. Ermeni devrimciler, Osmanlı egemenliğine karşı olduğu gibi Çarlığa karşı da mücadele ettiler. İngiltere ve Fransa gibi büyük batı devletleri, Ermeni devrimcilerine aynı şekilde düşmanca davranıyorlardı. Ermenilere yapılan katliamları protesto ediyorlardı ama Ermeni devrimci hareketini desteklemiyorlardı. 1. Dünya Savaşı sırasında da Türk tarafının iddia ettiği gibi bağımsız bir Ermeni devletinin kurulması için hiçbir plan yoktu.
Çarlığın askeri yönetimi, askerlik yükümlüsü Ermenileri, Türk-Rus cephesinde görevlendirmedi. Ermenistan’ın Rusya kısmındaki Ermeniler Avrupa cephesinde hizmet yapıyorlardı. Ekim Devrimi’nden sonra Kafkas cephesinden Rus askerleri geri çekilirken, geride kalan zayıf gönülü Ermeni birlikleri Osmanlı ordusunun ilerleyişi karşısında dayanamadılar.
Örneğin Ermenilerin kendilerinden yana tavrı için bir tür ödül olarak, itilaf devletlerinin bir bağımsız Ermenistan planı da asla yoktu. Bilindiği gibi İtilaf devletleri 1915 ve 1916’da birçok kere gizli antlaşmalar yaparak, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması konusunda görüş birliğine varmışlardır. Bu antlaşmalarda bağımsız bir Ermenistan devleti öngörülmemekteydi. Bu gizli antlaşmalar daha sonra Sovyet hükümetince açıklandı. Bir zafer kazanmaları halinde Ermenistan’ın Türk egemenliği altındaki kısmı Çarlık yönetimine verilecekti. Tehcir (sürgün) sıkça Ermenilerin sözde ihaneti ve oluşturdukları askeri tehditle gerekçelendirilmektedir. Fakat tarihten haberi olan herkes bilir ki, Osmanlı egemenliğinden bağımsızlıklarını kazanmak için 1916’da Hıristiyan devlet Büyük Britanya ile ittifak yapanlar aslında Araplar idi. Yani tamamen saçma bir durum vardı: İstanbul’da Halife cihat ilan etmişti ve Araplar da Britanya ‘gavuruna’ karşı değil de aksine onun safında mücadele ediyordu.
1908’de Ermeni partilerinin İttihat ve Teraki ile işbirliği yaptığını söylüyorsunuz. Neden buna ihtiyaç duydular?
İki önemli Ermeni partisinden sadece Daşnak Partisi, Genç Türkler ya da İttihatçılarla birlikte davrandı. Sosyal (sosyalist) demokrat Hınçak Partisi ise başından beri İttihatçılara güvenmiyordu ve onların milliyetçi karakterini tanımıştı. Bundan dolayı onlarla birlikte çalışmayı reddetti. Daşnak Partisi nefret edilen Abdülhamit rejimini yıkmanın ancak başka muhalif gruplarla ortaklaşa mücadele içinde mümkün olduğu görüşünde idi. Fakat 1908 devriminden sonra, Genç Türk hükümetinin verdiği sözleri tutmak istemediği giderek daha açık şekilde ortaya çıktı. Yeni hükümete eleştirilerine rağmen Daşnak Partisi bu ittifaka bağlı kaldı.
Tabii, Ermeniler sadece ülkenin Doğu’sundan sürülmediler...
Sürgün ve katliamlar Küçük Asya’nın doğu ve güneydoğu vilayetlerinde başladı. Daha sonra adım adım imparatorluğun batı kısımlarına ve Avrupa yakasına da yayıldı.
Alman ve Avusturya belgeleri ve Avrupalı görgü tanıklarının raporlarından, Edirne, Tekirdağ, Bursa, Eskişehir, Ankara, Batı Karadeniz bölgesinden vd. Ermenilerin sürüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak Türk hükümetinin müttefiki olan devletlerin bu belgeleri bile, savaşın sonunda imparatorluğun Batı kısımlarında artık hiçbir Ermeni kalmadığı gerçeğini göstermektedir. Sadece İstanbul ve İzmir’de epeyce bir Ermeni kalabildi. İzmir’de de Ermeniler sürgün edilecekti, ama orada sürgünleri Mareşal Liman von Sanders engelledi. Yani İzmir’de Ermenilere çoğunlukla dokunulmadı. Fakat Liman von Sanders’in müdahalesi göstermektedir ki, Almanya ve her şeyden önce de askerler tutarlı bir tavırla sürgünü önleyebilirlerdi. İstanbul’dan 300 bin Ermeni sürüldü; Alman belgelerinde bundan söz edilmektedir.
Soykırımda ne kadar insan zarar gördü, bunun istatistikleri var mı?
Suriye’nin batı kısımlarına yürüyüş sırasında ve oradaki toplama kamplarında 1915-1916’da Alman görgü tanıklarının çeşitli tahminlerine göre 1-1,2 milyon Ermeni katledildi. Kafkas cephesinin çökmesi ve Osmanlı ordusunun Güney Kafkasya’yı istila etmesinden sonra orada yaşayan Ermeniler ve oraya kaçan Ermeniler katliamlarda öldürüldüler. Osmanlı hükümeti kısmen Erivan bölgesine kaçan Ermenileri açlıktan öldürmeye çalıştı. Türk imha politikası sonucu olarak hayatını yitiren Ermenilerin toplam sayısı, savaş sonuna kadar 1,5 milyona ulaştı.
Soykırım, Ermeni ulusu özerinde ne tür etkiler bıraktı?
Soykırım, 3000 yıldır Ermenistan platosu Kilikya veya Anadolu’da yaşamış bir halkın imha edilmesi demektir. Soykırım imhasının tüm boyutları tarif edilemez. Her şeyden önce ülke için kayıptır, hayatta kalanların çocuklarının bugüne kadar aşamadıkları bir kayıptır.
Ermenilere karşı uygulanan soykırım önceden planlanmış mıydı?
İmparatorluğun Türkleştirilmesi için bir planın olduğu, mevcut belgelerden anlaşılmaktadır. Her şeyden önce İttihatçıların 1910 Selanik Kongresi’nden ve Balkan Savaşlarından sonra, imparatorluğun geriye kalan parçalarının ancak oralarda yaşayan Müslüman olmayan halkların ya asimile edilerek ya da sürülerek elde tutulabileceği görüşü giderek hakim oldu. Bunun ilk provası 1914’de oldu ve Ege kıyısında yaşayan Rumlara yönelikti. O zaman Teşkilat-ı Mahsusa da bu işe karıştı. Örgüt imha planının uygulanmasında anahtar bir rol oynadı. Pek çok somut önlemler kısa vadeli kararlaştırılmış gözüküyor. Bu kuşkusuz hızlı politik ve askeri değişikliklere bağlıdır. Mart 1914’de reformların uygulanması için görüş birliği varılmış, ama sonra Ağustos’ta Almanya ile gizli anlaşma vardı. Mihver devletlerin yanında savaşa girme, imparatorluğun Türkleştirilmesi planının radikal bir biçimde uygulanmasını mümkün kıldı. Savaşın ilk aylarında hükümet elbette doğu cephesindeki kış taarruzu gibi askeri harekatlara daha fazla yoğunlaştı. 1914 kışında Sarıkamış yenilgisi, itilaf devletlerinin Nisan 1915’de Çanakkale saldırısı ve doğuda korkulan Rus saldırısı, sürgün ve imha planının ilkbahardan itibaren hızla uygulamaya yöneltmiş olabilir.
M. ZAHİT EKİNCİ