Ekonomiyi kamu kaynaklarını; eşe dosta dağıtma, rant ve talan olarak algılayan AKP Hükümeti, siyaseti de yalan ve entrika olarak anlıyor. Bu adamların kapasitesi bu kadar; ekonomik verimlilik, insana yatırım, doğaya saygı gibi kavramlar bu ekibe tamamen yabancı.
Hadi anladık içerde insanları aptal yerine koyuyor, halkı; dinle, imanla, rant dağıtarak, geçmişe özlem, Batı karşıtlığı ile manipüle etmeye çalıyorlar. Ama uluslararası ilişkilerde de benzer metodlarla yol almaya çalışmaları bize “bu adamların, bildikleri bu kadar!” dedirtiyor.
Dış politikayı başkalarına şantaj yapmak; korkutmaya çalışmak, olmuyorsa rüşvet vermek olarak anlayan AKP hükümeti; bütün bunlarla da başarılı olamıyorsa kapalı kapılar ardında ulusal kaynakları peşkeş çekerek sonuç almaya çalışıyor.
Rusya ile ilişkiler bunun en bariz örneği, Putin’in neredeyse emir eri haline gelmiş AKP Hükümetinin, kapalı kapılar ardından “Zalim Esed!” dediği, Suriye rejimi ile de görüşmeye çalıştığını, bunun yollarını aradığını artık herkes biliyor; bu durum yarın bir gün açığa çıkarsa kimsenin şaşıracağını sanmıyorum; bu ekibin yanar dönerliği artık herkesin malumu!
Erdoğan Rejimi varlığını bizzat kendisinin neden olduğu kan ve şiddeti suistimal ederek, halkı korkutarak, önce OHAL’le başlattığı süreci şimdi bir adım daha ileri götürüp “Seferberlik ilanı” ile devam ettirmek istiyor.
Erdoğan’ın Suriye’de IŞİD de dahil diğer cihatçı unsurları Esad’ı devirmek, orada kendine bağlı kukla “Sünni/Müslüman bir devlet kurmak için desteklediğini herkes biliyor. Bununla bir taşla birden çok kuş vuracaktı.
Herşeyden önce bu uyduruk devletle öncelikle Kürtleri; Suriye ve Irak’ta bu barbarlarla çembere alacak; Kürtlerin özgürlük hayalini Suriye ve Irak topraklarına gömecekti. Sonra halifelik ilan edilecek, Emevi Camii’nde namaz kılınacaktı. Daha önemlisi Avrupa’ya uzanan en önemli enerji geçiş hattını kontrol altına alarak hem Rusya/İran dengelenecek, hem de AB’ye karşı muazzam bir üstünlük sağlanacaktı.
Ancak bunların hiç biri olmadı; bu sürecin en büyük kaybedeni Türkiye ve Erdoğan rejimi oldu. Düne kadar silahlandırıp Suriye’de, Irak’ta sahaya sürüdüğü bütün cihatçı kesimler daha şimdiden kendilerini Türkiye tarafından kandırılmış, ihanete uğramış hissediyorlar.
İhanete uğramışlık duygusu hem bireyler hem de toplumlar için aşılması en zor duygudur ve ilişkilerde kalıcı hasarlara yol açar. IŞİD de dahil bütün bu gruplarla ilişkiler daha şimdiden Türkiye’nin aleyhine dönmeye başladı bile. Bu grupların hepsi bir süre sonra Türkiye’den intikam almaya çalışacaklardır.
Yakın zamana kadar; İran, Rusya, İsrail ve Mısır’a; ABD ve AB’yi arkasına alarak tavır alan Türkiye, ABD ve AB’nin Erdoğan’a güveninin kalmaması nedeniyle kendini derin bir yalnızlaşma sürecinde buldu.
Erdoğan iktidarda kaldığı sürece de Türkiye’nin itibarsızlaşma ve yalnızlaşma süreci artarak devam edecektir. AB’nin Türkiye ile yürütülen müzakere sürecinde yeni fasılların açılmayacağını ilan etmesi bu sürecin başlangıcıdır. Bundan sonra Türkiye’nin NATO üyeliğinden, Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerine kadar Batı ile ilişkilerinin bütünüyle sorgulanacağı bir süreci beklemek fazla abartı olmasa gerekir.
Batılılar biliyorlar ki, ilişkilerde karşılıklı güven, saygı, çıkar ve işbirliğinin yerini; tehdit ve şantaj almışsa, o ilişkileri uzun vadeli sürdürmenin yolu yoktur.
Erdoğan rejimi dışarıda nefes alabilmek için; İran, Rusya, Mısır, İsrail gibi eski düşmanlara yöneliyor. Ama bu yeni durum Türkiye ve Erdoğan’a mutlaka bir bedel ödetecektir.
Halep’in düşüşü ile birlikte Erdoğan rejiminin ayakta kalması artık daha da zorlaşmıştır. Bakmayın öyle böbürlenmelerine; Türkiye devlet yöneticileri birçok ilişkide tükürdüğünü yalamış, kapalı kapılar ardında yalvarma pozisyonuna geçmiştir.
Bütün bu gelişmelerin er ya da geç iç politikaya da yansımaları olacak; Türkiye halkı da Erdoğan rejimi ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. İşte o güne hazır olmalı, bütün zorluklarına rağmen demokratik siyaseti güçlendirmeliyiz.