Kürtlerin eski inancı Mazdaizmin bilgesi Zerdüşt, bir köpeği incitenin tam sekizyüz kırbaçla cezalandırılması gerektiğini buyurmuş! Ger gör ki; Kürt ülkesinde hayvanlar neler çekti insanlardan, hem yar hem de neyarından. Öteden beri insanın insanla barışına da savaşına da hayvanlar ‘kurban’ edildi hep...
Faraşîn’in kuzeyine düşen Kunavê’ye doğru akan ve orada kaybolup bir müddet sonra yeniden yeryüzüne çıkan küçük derenin çevresindeki yeşil ve diri otlar, hafif rüzgarın esintisiyle taranır gibi bükülüp yeniden dikleşiyor; adeta rüzgarda yüzü ve gözünü kapatan uzun saçlarını geriye doğru savuran masum bir güzel gibi... Sabahın, artık demini aldığı saatlerde küçük dereyi takip edip yürürken, çevredeki çıplak tepeciklerin üzerinden vadiye vuran ve dere ile çevresini aydınlatan sert ışınlar ve onların ham sıcaklığı, insanı o an ve mekanın haricindeki zaman ve mekanlardan soyutluyor. Kürt yurdu hayat dolu; her şey can, canan gibi... Bir de savaş olmasa!..

Öldürülen ‘terörist’ hayvanlar                                         
Evet, savaş var, ölüm var; insan, hayvan, can!.. Faraşîn yaylasında sabah güneşiyle cemal cemale yürürken dere kenarını, vadiyi ve çıplak tepeciklerin yamaçlarını örten hayat fışkıran yeşillik aniden tuhaf benekli bir görünüme bürünüyor. Bu benekli görüntüyle birlikte, güneş, serinlik ve yeşillikle oluşan o moral ve yaşam atmosferi de dağılıyor. Toprak değil, pamuk da değil, yün bu!.. Vadi boyunca serpili çürümüş koyunların yünü; önceki yıl savaş helikopterlerinin bombardımanında katledilen yüzlerce koyunun...
90’lı yıllarda Kürt ülkesinin kalbi Botan’da, Dicle Nehri’nden İran devlet sınırına kadar kırda, dağda, bayırda tüm köyler Türk devleti tarafından boşaltıldı, uçsuz bucaksız coğrafyada tek canlı bile barındırılmamaya çalışıldı. Yalnızca silahlı, silahsız insan değil, katır, koyun, at, eşek vs hareket eden her canlı hedef alındı. Her hayvan bir Kürt gibi, ‘özel bir muamele’ gördü devletten. Türk devleti, dağları insansız, insanları ise hayvansız bırakmaya uğraşıp durdu. Ve aynen insanlar gibi hayvanlar da tekli, toplu katliamlara maruz kaldı. Öyle dönemler oldu ki, dağ gezgini gerillaların ta İran’dan, hatta Suriye’den katır ve at gibi yük hayvanı getirttiği söylenir. Dağda devletin ordusuna ‘görüntü vermedikleri’ müddetçe hayatta kalma imkanı bulan hayvanlar, görüntü verdiklerinde ise, resmi haber bültenlerinde ‘öldürülen teröristler’ olarak anons edildi. 90’lı yılların sonlarında Botan’da bir yıl içerisinde tam yüzseksenaltı katır, at ve eşeğin Türk devleti tarafından ‘eşkıya, terörist’ olarak öldürüldüğü, Kürdün yeni tarihinin kayıtlarına yazıldı...

İnsan hayvana insanmış gibi alışır      
                                                                   
Gerillalar, koruculardan gaspettikleri bazı koyun ve keçileri günlük yiyecek ihtiyaçları için kendileriyle gezdiriyordu. Sürünün içinde henüz yaşı bir ayı tamamlamamış birkaç tane de küçük ‘karik’ (keçi yavrusu) vardı. Aralıklarla yağan karın Besta’nın ağaçlarını süslemeye başladığı demler. Fazla kalabalık olmayan bir grup, akşamları, boşaltılmış virane bir köyde halen sağlam duran okul binasında geceliyor. İnsan insana, insan hayvana alışır... Gerillalar birkaç gün içinde, her akşam gelip sobalarının yanına uzanan ve ‘kidik’ diye çağırdıkları benekli keçi yavrusuna, keçi yavrusu da onlara alıştı. Saatlerce, günlerce onunla oynadılar; bir çocuk gibi öpüp ona sarılarak uyudular. Ancak, birkaç gün sonra ‘kidik’ ortalıkta görünmedi. O anda paniklediler. Oldukça tuhaf bir şekilde, hepsinin de aklına aynı şey geldi; yeni gelen arkadaşları keçi yavrusunu kesip yemişti!.. Aceleyle gelen arkadaşlarının yanına gidip sordular. Aldıkları cevapla yıkıldılar; „Erê, me karikeke deqdeqî serjêkir û xwar!..“ (Evet, bir benekli keçi yavrusu kesip yedik). Yutkundular; hep kendileriyle birlikte yaşayacak bir arkadaş, bir insan yitirmiş gibi...

İnsan acısı, hayvan acısı; can acısı                                                                            
Günlerce, aylarca önce saatler çeken Kato’ya bir tırmanış, ardından da saatlerce Besta’ya iniş yolculuğu; hem de her birinin sırtında yüz kiloluk yüklerle... Çoğunluğu katır ve atlardan oluşan yük kervanının hali harap. Yükler indirildiğinde ise, adeta bir facia görüntüsü. Birkaç ay önce koruculardan el konulan bu hayvanların neredeyse tamamının sırtı yarılmış, derileri açılmış, kan ve irin karışımı bir sıvı sırtlarından göbeklerine doğru akıyor; insansan gel de irkilme! Bir gerilla, sevgi ve acıma hissiyle başını okşadığı katırla gözgöze geldiğinde yutkundu, yüzü donuklaştı. Islak gözleriyle katır, gözyaşlarını içine akıtmayı beceremeyen bir insan gibi ona bakıyordu. Daha önce, yükün ağırlığına artık dayanamayan bazı katırların yükseklikten atlayarak intihar ettiğini duymuştu. İnsan acısı, hayvan acısı; can acısı... Katırın o bakışına dayanamadı, ağlamaklı bir halde arkadaşına, „heval, ne guneh e!“ (yazık değil mi, heval) dedi yutkunarak, bir insana acır gibi...

Dil ola kestire başı!       
                                                                                                   
Gerilla birliğinin önünde oyun oynarcasına zıplayarak yürüyen küçük sevimli bir eşekçik, bir sıpa. Sırtında da, gerillaların yemek pişirmek için kullandıkları koskocaman ve kapkara bir kazan. Herkes gelen arkadaşlarını unutup, sıpanın kulaklarını okşamaya ve onunla oynaşmaya başladı. Herkesten ailenin en küçüğü muamelesi gören sıpa halinden memnun. Sonbaharın o son günlerinde, devletin ordusu, kar bastırmamışken büyük bir operasyonla büyük can yakmayı düşündü!.. Öğle saatlerinden akşama kadar vızır vızır helikopterlerle bulundukları alandaki tüm tepelere asker ve korucular yığıldı. Artık o noktada kalmalarına imkan yok. Akşam, bir araya gelip operasyon süresince nasıl konumlanacaklarını tartıştılar. Güvenli bir yere çekilmeleri gerekiyor ama eşek ve katırı kendileriyle götüremezlerdi. Özellikle eşeğin varlığı, hayatlarını tehlikeye atardı. Zira, katır sessizdi ama eşek rastgele anırıp ses çıkarır, yerlerini deşifre ederdi. Katır, bir ağaca bağlandı. Bir arkadaş, bir kardeş gibi kaynaştıkları o sempatik eşek ise, tehlike yaratmasın diye ‘kurban’ edildi!.. Zor oldu, gözler doldu...
On gün süren operasyon sonuçsuz bitti. Yeniden noktaya döndüklerinde yapraklar açmış, her yer yemyeşil. O iri katır ise, on gün içinde neredeyse kemikleri görünecek kadar zayıf ve ayakta duramayacak kadar halsiz. Bağlı olduğu ağaçta uzanabileceği tüm yaprakları yemiş, yerde de bağlı olduğu iple uzanabileceği tüm otları silip süpürmüştü. Ağaç adeta ‘Kürt traşı’ edilmiş; tepesi yapraklı, gövdesi ‘rût’ (çıplak) bir mantar şeklini almış, ağacın çevresi de, etraftaki yeşilliğin içinde bir daire şeklinde sanki hiç ot bitmemiş gibi tertemiz... Biraz ötedeki çukurda ise, hafif rüzgarla eğilip bükülen yeni yeşermiş gür otların arasında kapalı gözünde akmış kuru sıvıya doluşan sinekleri umursamadan ‘huzur içinde’ cansız yatan zavallı ‘fedai’ eşeğin yürek burkan bedeni...


Savaş gazisi atın akıbeti                                                                                     
Geceledikleri dere yatağında sabaha doğru uyandıklarında çiğ içinde kalmışlardı. Atlarını yükleyip yola çıkmaları gerekiyor. Çiğle ıslanan atı ayağa kaldırmak oldukça zor oldu. Koca at, yeni doğmuş bir tay gibi yalpalanarak ancak ayağa kalkabildi. Tam Çeqçeqo suyundan geçerken, Herekol’un doğusunda Osyan’a yakın bir tepede konumlanmış askeri birlikten bir havan topu atıldı. Neyse ki patlamadan birkaç saniye önce sesi duydukları için, kendilerini, derinliği ancak dizlerine kadar olan suyun içine attılar. Yaklaşık yüz metre ötelerine düşen şarapnel parçaları üzerlerinde uçuşup, sağa sola saplandı. Ardı ardına patlayan iki havan topunun etraflarına yayılan parçalarından da şans eseri kurtuldular. Yandaki vadide atın üzerindeki yükü düzeltirken, arkadaşı, „ew xwîn a te ye, an?..“ (o senin kanın mı, yoksa...) diye sordu. Sağına soluna bakındı, sonra atın kalçasında açılan en az dört cm çapındaki kocaman delikten aralıksız damlayan kanı görünce irkildi. Şarapnel atın vücudunda kalmıştı. Yapacak bir şey yok; ata daha fazla eziyet etmek ise vicdansızlık. At, derin bir vadideki otlağa serbest bırakıldı; artık ömrü nereye kadar yeterse diye...

Çöl katırı, dağ katırı                                                                                               
Botan’daki zorluğu ve katır gibi yük hayvanlarının değerini iyi bilen biri yıllar sonra Rojava’ya döner. Qamişlo’nun kenar semtlerinden birinde geçerken gözüne otlanan birkaç katır takılır. Arkadaşlarının dağda çektikleri zorluk hafızasında hala capcanlıdır. Tutar, toplayabildiği onlarca katırı Başûr’a (Güney) arkadaşlarına gönderir. Ancak, Garê’ye getirilen katırlar tepelere tırmanmakta zorlanır. Yönlerini hep ovaya, düzlüğü verirler. Gerillanın biri sebebini şöyle açıklar; „ê rast e; ev hêstirên çolistanê ne, ne yên çiyê ne!..“ (tabii ya; bunlar çöl katırı, dağ katırı değil ki) der...

Diznoo... diznooo!..

Kış hazırlıkları için gerillalar bir korucu köyünün yakınlarında otlanan at, katır ve eşeklerden oluşan bir grup yük hayvanına yönelik ‘eylem’ yapmış. Başka bir gerilla birliği de yiyecek ihtiyacını karşılamak için başka bir alanda yine korucuların yüzlerce koyun ve keçilerine el koymuş. Ne de olsa devletten alırlar!.. Bu tür eylemlerden sonra korucuların telsiz anonsları birkaç gün susmazmış. ‘Eylemci’ gerillalar tarafından dinlendiklerini bilen korucular, telsiz mandalına ardı ardına basıp saatlerce büyük bir laf kalabalığına girişir, çaresizlikten kendilerini deşarj etmek için bağırıp çağırırlar; „diznoo, diznooo!“ (hırsızlar)...
Gerilla için sürülere el koymak bir iş, onları güvenlikli bir alana kadar götürmek başka bir iş, günlerce kesip ‘qelî’ (kavurma) yapmak ayrı bir iş ve nitekim kışın yemek için bidonların içine koyup depolamak daha ayrı bir iş. Hele günlerce, büyük bir riziko altında hazırlanıp depolanan bu kavurmayı kış sürecine kadar aç ayılardan korumak bambaşka bir iş... Çünkü ‘eylemciler’ yani korucuların deyimiyle ‘hırsızlar’ yalnızca gerillalar değil, başka hırsızlar da var; ayılar!.. Söylentiye göre, un depolarına da dadanır ayılar; yemek için değil, alıp keyiflerine göre etrafa serpmek için. Ayılar depolardan çıkardıkları mekap ayakkabıları ise numarasına ve rengine göre yan yana dizermiş, ayakkabıcı vitrinindeki gibi. Kimin eli kimden üstün!.. Gerillalar erzak depolarını derine kazıp, üzerini de büyük kayalarla kapatsa da ayılardan kurtaramazlarmış. Düşünün; bir kış sürecinde iki aylık uğraş sonucu onlarca koyunun etiyle hazırlanan koskocaman yedi varil dolusu ‘qelî’den üç varildekini ayılar yemiş. Gerillalar ise daha bahar gelmeden aç kalmış. Bu kez de gerillalar söylenir durur; „diznoo!.. diznooo!...“