Birlikte Gabar’a doğru yola çıktığı grupta yer alan ve keşif için önde yürüyen iki kişiden biri olan Rojavalı Dilşa’yı iyi tanımış mıdır, bilinmez. Çirav’a bakan taraftan Gabar’a vardıkları anda, fark etmeden yüzlerce asker ve korucunun kurduğu pusuya dalan ve yaşanan çatışmanın ilk anında can veren Dilşa’nın yerde uzanan kanlı, cansız bedeni ve yüzündeki o sempatik çocuksu ifadesi karşısında ne hissettiğini de kimse bilmez. Ama tanımışsa mutlaka çok sevmiştir Dilşa‘yı. Saflık, samimiyet, candaşlık ve fedakarlığın bir insanda bu kadar bütünleştiğine ve bir insana bu kadar yakıştığına herhalde geldiği o Avrupalar'da pek tanık olmamıştır.

***
Her şeyin ölçülü-biçili olduğu, her duygu, algı ve davranışı devlet denen aygıtın belirlediği; başkasına olan ilginin bireyselliğin ötesine geçemediği; topluma ve toplumsala ait her şeyin marjinal bir manaya dönüştüğü; ağlama, gülme ve tüm insani tepkilerin ancak öğrenilerek geliştiği; her şeyin ürünleştiği ancak bir tek insani duyguların hasada dönüşmediği Almanya’nın programlanmış yaşamı içinden gelen Andrea‘nın, ölümün pusuda beklediği Kürt dağlarında ne işi olabilirdi ki?..
Denir ki; sorunluya, güçsüze, ezilene gözünü ve yüreğini kapatmayı beceremezdi. Vicdansızlığa olan isyan ve öfkesini yer yer acemice dışa vursa da, bir karşılığını görmediğinde yalnızlığa sığınırdı. İnsanların yanlızca eğlenmek için biraraya gelebildiği ülkesinde, birilerinin ise yanlızca acıları nedeniyle biraraya geldiğine tanık olduğunda, anlam yitimine uğrayan sevgi, öfke ve vicdan çığlıklarının oluşturduğu melodinin içinde daha gür depreştiğini hisseder olmuştu.
Katliam sürgünü Elbistanlı Ronahî ve Dêrsimli Bêrîvan, ülkelerinde insanlarını öldüren silahların sahibi Almanya’nın, savruldukları bu sürgün diyarda da baskısıyla yaşamı çekilmez kılmasına tepkiden 1993 baharında bedenlerini Newroz ateşine dönüştürdüklerinde ise Andrea’nın hayatın manasına dair öğrendiği her şey bilincinde tuzla buz olmuştur artık.
Andrea, o günlere dek hep uzaktan izlediği isyan halindeki bu yüreklere artık yoldaş olma, hayatının tek manası yapma kararını verir. Kitaplardan okuduğu, ancak ülkesi Almanya’da nasıl olacağını pek kestiremediği o sosyalist yaşamla da Kürtler içinde karşılaştığı hissine kavuşur. Hayatın yalnızca para kazanmaya çalışmak ve para tüketmek eyleminden ibaret olmadığını gördüğünde, gerçekten yeni ve farklı anlamlar taşıyan bir yaşama adım attığını daha iyi anlar. Ve Kürt kızı Ronahî’nin bedeniyle tutuşturduğu meşaleyi devralır; kendisi "Ronahî" olur.
***
Avrupalı İskender’in aşmakta zorlandığı için lanetlediği Kürt dağları Kato‘lardan birinin önünde, Marînos Yaylası'nın Meydan Zengil’a uzandığı ve hiç bir heybeti olmayan Çelê Cengê’nin öylesine bezgin bir yığıntı gibi göründüğü noktada bir gerilla grubu adeta bir mahkeme havasında tartışıyor. Tam dört gün, dört gece boyunca en ağır hava ve kara silahlarının aralıksız ateşi, gürültüsü ve kokusunun yarattığı mahşerden sağ kurtulabilen bu grup, yiten arkadaşlarını anıyor. Operasyonun hemen bir gün öncesinde iki bin metreden daha yüksek rakımlı bu yaylada, bir saatte oluşturduğu çok sesli gerilla korosuna sazı ve sesiyle hem eşlik hem de şeflik eden Şengê Ana’nın Sinan'ı, grubun içinde görünmüyor. Dağ yaşamının acemisi Dêrsimli ürkek gerilla sanatçı, o anı yıldızlardan izliyordu artık. Urfalı kadın komutan Hebûn, Kato‘nun kayalıklarında bir dağ ceylanı gibi seken Botanlı Nûjîn, İstanbul‘daki Kürt derneğinin çocuk korosundan Mardinli Dijwar ve yirmiden fazla daha başka ana kuzusu da…
Kalanlar, kendi can ve ciğerlerinden kopanları anıyor şimdi. Çoğunun başı öne eğik ve bir kaçı ellerindeki küçük taşlarla toprağı eşeliyor. O anda grubun içinde ayakta duran uzun boylu sarışın kadının titreşimli sesi yayla rüzgarına karışıyor. Tanımayanlar, onu bu coğrafyadan bir Goyî aşireti kızı sanır. Yürüyüşünde ve davranışlarında bir yabancılık hissettirmese de, kırık Kürtçesi, hüzünlü, titreşimli sesi, ürkek yüz ifadesi ve kullandığı sözcüklerin ağırlığı, tanımayanlara, "bu farklı biri" dedirtiyordu.
Sık sık yutkunarak ve kesik cümlelerle duygularını dile getirmeye çalıştı: "Ben bir sosyalist olarak, Kürdistan devrimcilerinin arasında bulunmaktan ve şehit düşen arkadaşların yoldaşı olmaktan gurur duyuyorum!.." Bu sözler Kato’da yankılanırken, Makedonyalı İskender’e bile geçit vermeyen o koca dağ, o gencecik canları biner kiloluk bombalardan ve helikopter roketlerinden koruyamadığı için utanmış mıdır acaba!?..
Yaşam algıları tamamen farklı olan bu toplulukla diyalog sorunu yaşasa da onların ilgi ve algılarını anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyordı. Kendisini rahat ifade edebildiği ortamlarda ise yüzünden gerginlik gider, tebessüm oluşurdu. Fırsat olduğunda düzenlenen moral etkinliklerinde kendisinden ısrarla Almanca bir şarkı söylemesi istendiğinde, "Alman faşizmine karşı bir direniş şarkısı" diye tanımladığı bir şarkıyı söylerdi. Sahip oldukları aynı duyguları anlamadıkları bir dilden dinlemenin merakıyla, herkes pür dikkat kesilirdi.
***
1998’in sonbaharı… Kürt dağlarında ellerinde Alman silahı bulunan Türk askerlerin postal izleri, gökyüzünde ölüm saçan Amerikan Kobra helikopterleri ve Batılı savaş ittifakının tonluk bombalar atan uçakları... Dünya alem hep birlikte Kürde ölüm kusuyor. Cennette bile benzeri olmayan Faraşîn o kadar güzel, ama bir o kadar da savunmasız. Kıvrım kıvrım akan o suyu izlerken, bir dengbêjden bir aşk hikayesi dinlemek geçer insanın içinden. Hazır mevsim de sonbahar; bir de hüzün ve özlem çöker, göz kapaklarının kıvrımından hissettirmeden sızan yaşlarla... Ama şimdi can pazarı; kavuşmak ve yaşatmak için yaşamak gerek.
Kalabalık birlik gruplara ayrılır ve her biri bir yöne yol alır. Alman Ronahî de on kişilik bir grupla Besta’ya gidecektir. Anlatılan o ki; her yer kuşatma altında olduğundan Gola Nismo’yu bile görme fırsatı bulmadan Masîro’ya, Tahta Reş’e sığınırlar. Ancak kuşatma içinde çatışmadan kurtulamazlar; vurup vurulurlar. Operasyon sahasının dışına çıkmak için kuzeye yönelirler; ancak dağ taş, tepe, yamaç, her yerde pusu... O soğuk Ekim gecesinde gün artık ağarmak üzeredir. Akşama kadar hareketsiz kalınabilecek ve şansları da varsa asker ve korucuların bakmayı pek düşünmeyeceği bir üs aramak için hızla Gundê Keleş’in yıkıntılarına doğru geri dönerler. Tam 41 kişinin hayatı, aynen Rus ruleti gibi bir şans oyununa bağlanmıştır artık. Rojavalı komutan Agirî, zorunluluktan biraraya gelen bu karma birliğin üçte birini tanımıyor. İlk kaygısı, önce onları korumak. Çoğunu kayalıkların altındaki şikefte saklar; kendisi ve diğer komuta kademesindeki yoldaşlarıyla savunma için mevzilenir. Ancak şans oyunu daha sabahın erken saatlerinde kaybedilir ve o çıplak yaylada artık hiç bir şekilde hareket edebilecek durumda değildirler. Agirî ve yardımcıları karadan gelenleri etkisiz kılsa neyi kurtarabilirler ki, havadan mahşeri ölüm yağarken. Bedenleri, saatlerce başlarına yağdırılan tonluk kazan bombaları ve helikopter roketleriyle parçalanıp ruhları nur deryasında nur olurken, yüzleri hafif bir tebessüme takılı kalır...
Kayalıkların altındaki şikeftte saklananlar yukarıda ne olup bittiğini tam olarak bilmese de, bombardıman kesildiğinde, olan biteni az çok anlamışlardır. Ronahî ürkek bir çocuk gibi arkadaşlarının reflekslerine kendisini angaje eder. Sessizlik içinde herkes birbirine bakarken, yukarıdan sesler işitilir. Ve ardından da korucuların Kürtçe, askerlerin Türkçe çağrıları...
O anda kimin ne düşündüğünü, kimse bilemez. Beş, altı kadın gerilla ardı ardına dışarı çıkar. Ne olduğunu ve ne yapılmak istendiğini anlamayan Ronahî de arkalarından çıkar yukarı. Şikeftten ilk çıkanlar O'nun Alman olduğunu söylediklerinde, asker, korucu tüm bakışlar O'nda yoğunlaşır. Ronahî’nin gözleri ise yerde yatan yoldaşlarındadır. Daha önce Rojavalı Dilşa’nın şehadetine tanık olan gözleri o anda başka bir Rojavalı olan komutan Agirî’nin cansız bedenine takılır. Türk komutan önce, Türk asker kültürünün en önemli özelliği olan o bayağı küfürleri savurur ve ardından konuşturmaya çalışır O'nu. Tam bir şok yaşayan Ronahî’nin ne saklayacak bir şeyi ne de buna bir ihtiyacı vardır. Bu kez Kürtçesi gibi yetersiz olan Türkçesiyle kendisini ifade etmeye çalışır. Ürkek yüz ifadesiyle, "Ben bir sosyalistim" der. Ardından, "Kürt devrimcilere katılan bir Alman enternasyonalistim" diye devam eder, ancak karşısındakilerin tahammülü yoktur, bu ikirciksiz sözlere... Ardından Türk askeri kendi 'kahramanlığı'na yakışanı yapar. Ronahî’nin çırılçıplak soyulan bedeni kurşunlarla delik deşik edilir. 'Farklı' biri olduğu için de cesedi diğerlerinden birkaç metre öteye bırakılır. O an yüzüne yansıyan huzurlu ifade, üzerinde uzandığı kadim Kürt yurdunun o soğuk toprağında gerçek huzuru bulduğunu söyler gibidir.
***
Andrea’yı -yani Alman Ronahî’yi- yalnızca Kürt toprağı değil, Kürt halkı da bağrına bastı. Geçtiğimiz günlerde Wan'ın Çatak İlçesi'nde açılışı yapılan Andrea Wolf (Ronahî) Şehitliği'ndeki anıt mezarın üzerine, "Wê riha xwe ya şîrîn di ber gelê Kurd de da. Heya ev gel hebe dê minetare wê be (O, şirin ruhunu Kürt halkı için verdi. Bu halk var olduğu sürece O'na minnettar olacak)" diye yazılmış. Başka söze gerek var mı!?..