Yine gece boyu süren o yaz yürüyüşlerinden birinin sonunda gün henüz ağarmamışken, Marînos yaylasına ulaştıklarında ayaklar bedenleri taşıyacak gücü çoktan tüketmişti. Baharda eriyen kar sularının coşturduğu ve beş kol halinde Marînos vadisine akan su, şimdi soluğu kesilmiş sesiyle tüm çekiciliğini yitirmiş ve adeta yürüyüşçülerin yorgunluklarına yorgunluk katıyordu.
Ayaklar güçten düştükçe, arka sıralardan, „heval qut bûn“ (arkadaşlar koptu) uyarı çağrıları da artmıştı. Gün tam ağarmadan varacakları noktaya ulaşma isteği, yorgunluk ve gruptan kopuş uyarılarını kaldırabilecek durumda hiç değildi. Nalîn’in fiziği güçlü olsa da, sıcak bir coğrafyadan gelen şehirli bir kadın olarak soğuk zozanların (yayla) hep hareketli olan ve adeta nefes almanın bile hep hareketlilik gerektirdiği yaşamı karşısında elbette zorlanıyordu.
Üst üste giydiği üç çorabın içinde vıcık vıcık olmuş ayaklarının tabanı ve parmak uçları patlamış, yere her basışında duyduğu dayanılmaz acı ta beynine vuruyordu. Adımlarını yere basmaktan ürkerek atıyordu. Bu nedenle de bir an önce varmaları gereken yere ulaşmanın dayanılmaz isteğini duyuyordu...
Ve yine o aynı tonlu yorgun ses; „heval qut bûn“!.. Art arda tekrarlanan bu uyarı seslenişi Nalîn’in hızla yürümek ve noktaya bir an önce varmak isteyen ayaklarının adım atışını ağırlaştırıyordu. „Hebûn olmalı„ diye düşündü. Hebûn, bir süre önce sol bacağından yaralanmış; o yüzden yürürken arkadaşlarına ayak uydurmada zorlanıyor, hep geride kalıyordu.
Vicdanen daraldı Nalîn. Aynı zamanda doktordu o; „Doktor Nalîn“ diye çağırırdı arkadaşları onu. Saatlerce yürüyor olmaktan dolayı yorgun ve patlamış ayaklarını bir çocuk gibi sertçe yere vurarak, yüksek bir sesle „tamaam, tamam!“ dedi, ağlamaklı bir yüz ifadesiyle, kaşlarını büzüştürerek. Yürüyüşçü gruptan kopanın Hebûn olup olmadığını bile sormadan dönüp, direkt en arkadaki arkadaşlarına doğru yürüdü. Tam da ardı ardına sıralanmış arkadaşlarına, „siz yürüyün, ben onunla ardınızdan noktaya gelirim“ diyecekken, Hebûn’u dimdik karşısında görünce, o an yüzündeki sert görünüm utangaç bir gülümsemeyle dağıldı. Gruptan kopan o değilmiş. Hebûn’a oldukça içten bir şekilde sarıldığında, hem tüm yorgunluğunu hem de beynine vuran ayak acısını unuttu. Kolunu, arkadaşının omzuna dolarken, gözleri sevgi yaşları ile dolmuştu.
Sevgi; başkaları için acıya katlanabilmekmiş!..
Herkesin kimliği var; Kürt’ün niye yok?..
Marînos yaylasında bir süreliğine konakladıkları noktanın tam karşısında küçük bir tepe vardı. Bu tepeye her baktığında, doğup büyüdüğü Halep’teki kaleyi hatırlardı. Kalenin hikayesine dalar giderdi. O kalenin kurulduğu yeri binlerce yıl önce Hititler kutsal bir tapınak olarak kullanmışlar. Kılıçla tarih yazanlar ise o mekanı kendileri için savaş karargahı yapmışlar. Kaleye son şeklini ise bir Kürt; anlı şanlı Kürt Selahattin’in oğlu Malik el Zahir Gazi vermiş. Osmanlıya karşı hep dik durmuş olan Canbulad Kürtleri de bir süre Halep eyaletini bu kaleden yönetmiş. „Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır“ diyen Seyyid Nesimi’nin bedeninin de, Halep şehrinin o meşhur kalesinde sallandırıldığı söylenir.
Halep Kürt coğrafyasında yer almasa da, tarihte hiçbir zaman Kürtsüz de kalmamış. Bir de; farklı coğrafyalarda yaşayan diğer Kürtler gibi, Halep’in yerleşik Kürtleri için de Kürdistan hep serin bir yürek esintisi olagelmiş. Kürdistan’ın sözü edildiğinde gözler gururla parlayıp, yürekler hep coşa gelmiş. O sebepten olsa gerek; Nalîn’in babası Muhammed de ona ‘Kurdistan’ ismini takmış: Kurdistan Muhammed Feqê...
Babasından ve çevresinden Kürtlere yaşatılan acıların hikayelerini dinleyerek büyüdü Kurdistan. Büyürken isminin anlamını da öğrendi. Onlarca farklı din, inanç ve kültürden insanın yaşadığı Halep’te bile yok sayılacak ne suç işlemişlerdi Kürtler, diye derin derin düşüncelere dalıp durdu sonra. Madem bu kadar uçsuz bucaksız bir yurdumuz var ve bu kadar kalabalık bir halkız; biz niye böyleyiz, niye böyle sesimizi soluğumuzu çıkaramaz olmuşuz, diye safça sorular sordu kendisine günlerce. Artık tüm Kürtlere ilgi duyuyor; sevinçleriyle seviniyor, acıları için üzülüyordu.
Serxetê’deki (sınırüstü) kardeşlerinin zulümden inlemelerini de yüreğinde, beyninde hisseder olmuştu. Kaldı ki, Binxetê’de (sınıraltı), Afrîn, Qamişlo, Dêrik’te kendilerini tanıtacak bir resmi kimlikleri bile yoktu.
Kabul edilebilecek gibi değildi; Kurdistan da kabul etmedi bu boğuntuyu.
Yurt özlemini sona erdirip Kürt ülkesinin bağrında hakikat yürüyüşüne çıktığında, ismi de artık ‘Kurdistan’ değil, ‘Nalîn Rizgar’ olmuştu. Halkını feryat ve inleyişten (nalîn) kurtarmak (rizgar) için Botan’ın yüksek zozanlarını adımlıyordu şimdi...
Kato Dağı’nda ilk Kürt bayrağı
Gözleri yine o tepeye, Çêla Cengê’ye (savaş kayası) takıldığında, şehirde bu türden yükseltilere bayrak asarlar, diye düşündü. O anda Kato Dağı‘na, Kürtlerin kendilerine kimlik kartı yaptığı o sarı, kırmızı, yeşil renkli bezi astıkları günü hatırladı. Elkê’de (Beytüşşebab) halk, Kato’nun en zirvesinde dalgalandırılan o bayrağı görebilmek için dürbünler satın almış, bayrağı coşku ve tuhaf bir gururla seyretmek için sıraya girmişti. Çoğunluğu, kendi çocuklarına karşı zorla silahlandırılıp koruculaştırılmış ilçe halkı, mutluluktan adeta bayram yapmıştı.
İlçeyi askeri, tankı ve topuyla tamamen kuşatan devlet ise o Kürt bayrağının asılı kaldığı iki gün boyunca aralıksız olarak Kato Dağı’nı tank ve toplarla vurmuştu. Kato’da Kürt bayrağının dalgalanması, devletin idari ve askeri temsilcilerini çılgına çevirmişti. Halk sevinçten bayram yaparken, devlet yetkilileri ise hiçleşme korkusuyla adeta öfkeden patlamıştı. Daha sonra devlet, akılalmaz bir çılgınlık yapıp halka zarar verir kaygısıyla, gerillalar bayrağı Kato’nun zirvesinden indirmiş...
Devletler, ona iktidar olmanın, hükmetmenin anlamını yükleseler de; bayrak, topluluklar ve halklar için sadece varlıklarını başkalarına tanıtmanın sembolü olmuş. Bazen bir taş, bazen bir papirüs, bazen de bir bez parçası; yani bir kimlik kartı gibi...
Eskiyi, geriyi, kötüyü gösteren bayrak da vardır; yarını, yeniyi, herkesin özgürce yaşayacağı mutlu bir dünyayı gösteren de. Bayrak vardır, korkutur insanı; bayrak vardır, güven ve coşku verir. Bayrak vardır, sömürüyü, baskıyı, zulmü temsil eder; bayrak vardır, kurtuluş umudunu...
Nalîn, köylülerin Kato’da dalgalandırılan o bayrak hakkındaki anlattıklarını hatırladıkça, yeniden gülümsemekten kendisini alamadı.
Soğuk zozanlarda Halepli bir Kürt kızı
90’lı yılların sonlarında, bir temmuz ayının da son günleri. Ancak, zozanlarda soğuğun yazı kışı olmuyor. Yaz mevsiminin ortası da olsa, ancak öğleyin bir iki saat süresince güneşin ısısı hissedilir. Zozan insanının yüz yanığı, yazın güneşinden değil, kavurucu soğuğundandır. O gün, ısısını hiç de cömertçe sunmayan güneş, dört bir yandaki ağaçsız çıplak tepeciklerde serap oluşturuyor.
Kumral yüzü soğuktan yanmış Doktor Nalîn, o gün, Suruçlu Deniz ile Çêla Cengê de tepe nöbetçisi. Yere oturmuşlar; Deniz, pek sevmese de zaman geçirmek için kitap okuyor, Nalîn ise uzaklardaki Colemêrg’i çevreleyen yüksek kaya dağları seyrediyor. Nefislerini terbiye etmeye çalışan birer yol talibi gibi, yaz güneşinin altında üşümenin normalliğine kendilerini ikna etmeye çalışıyorlar.
Derken, önce savaş helikopterlerinin ölümcül sesi ve ardından bir cehennem gürültüsü; „güm... güm...“ ve her „güm“ bir ölüm... Yerini terk etmedi Nalîn. Önce Deniz’in bir taşın arkasına mevzi alırken düşen bedenini gördü, ondan sonra ise hiç bir şey görmedi, göremedi... Savaş helikopterlerinin bombardıman seslerinin onlarca kilometre kuzeydeki Çiyayê Reşkê ve Nizmo dağları ile güneydeki Meydan Belekê’de, Kaşûran’da ve tüm Kato dağ silsilesinde duyulduğu söylenir. Ama Nalîn ile Deniz’in sesini duyan olmamış!.. Onlar, bedenleri Çêla Cengê’nin soğuk bağrında öylesine uzanmışken, birlikte göğe kanat çırpmışlar...
Sonrasında ise gerilla telsizinden, „Nalîn Rizgar, 1972 Halep... ve Deniz, 1980 Suruç...“ haberi...
Zulüm, hakikati öldüremedi işte!..
Kürt’ün varlığını, dilini, kimliğini yok etmek isteyen zalimler başarabildi mi? Başaramadılar işte!.. Rojhilat’lı, Rojava’lı, Bakur’lu, Başûr’lu; tüm Kürtler bu gün acılarını da sevinçlerini de ortaklaştırmıyor mu? Ortaklaştırıyor işte!..
Zulüm, hakikati öldürebildi mi? Öldüremedi işte!.. Suriye’deki halklar için sahte kaygılar dillendiren zulmün bekçileri, Kürt’ün özgürlük coşkusuna kulaklarını sağır, gözlerini kör, dillerini lal etseler de; zaman artık hakikat demine yol alıyor. Utangaç gülüşü, çocuksu çatık kaşlarıyla ve o yeşil gözleriyle Nalîn de belki, saçının altın rengini aldığı güneşle birlikte seyrediyor, halkının, özgürlük umudunu yükselttiği bu günleri...
„Suriye’de yıllardır var olma mücadelesi veren Kürtler, kendi öz yönetimlerini ilan etmeye hazırlanıyor“ diyor haberler. „Kürt kentleri Qamişlo, Dirbêsiyê, Afrîn, Kobanê, Dêrîka Hemko’da Kürtçe eğitim veren onlarca okul açan Kürtler, köy, mahalle ve şehirlerde halk meclislerini kurarak, fiili özerklik ilan etmiş durumda. Kürtlerin kendi öz güçleriyle kurdukları bu okullara ise, genelde Kürt gerillası olarak özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren Suriyeli Kürtlerin isimleri veriliyor.“ ‘Dibistana Şêhîd Nalîn’ (Şehit Nalin Okulu) gibi...
Li Afrînê beyreqa Kurdan badibe!..
Almanya’da yaşayan Afrînli Azad, artık sayıları onları bulan Kürt televizyonlarından birinde çalışıyor. Azad’ın kardeşi Muhammed geçenlerde Suriye’de yaşamını yitirdi. Afrîn’de doktorun yanlış iğne vurduğu Muhammed’i, Şam’daki doktorlar da kurtaramadı. Başsağlığına gittik Azad’a ve oğlunu yitiren Nazîre Ana’ya. Nazîre Ana, oğluyla son telefon konuşmalarından söz etti bize. Suriyeli Kürtlerden yani Rojava’dan olmadığımızı anlayınca, biraz çekindi; „nizanim, hûn dost in? (bilmiyorum, dost musunuz)“ diye tereddüt etti önce.
Ardından ölen oğlu Muhammed’in, Afrîn’de Kürtlerin kurduğu okullardan ve oluşturdukları yeni sistemden bahsederken ne kadar heyecanlı konuştuğunu anlattı. Oğlunun telefondaki şu son konuşmasından bahsederken, aynı heyecan Nazîre Ana’nın gözlerinden de okunuyordu: „Di telefonê de bi mi re got; li Afrînê beyreqên Ereban tev hatin xwarê, li şûna wan niha beyreqa Kurdan badibe! (Afrin’de Arapların bütün bayrakları indirildi, onların yerinde şimdi Kürt bayrağı dalgalanıyor!)“...
Nalîn gördün mü; Afrîn’de Kürt bayrağı!..
HALİL DALKILIÇ: Nalîn bak; Afrîn’de Kürt bayrağı!..