Dört yıl önce bir savaşta Sarya'yı kaybettik. Ondan geriye hiçbir şey kalmadı. Tutabileceğimiz, dokunabileceğimiz hiçbir şey bırakmadılar. Ateşe verilen bedenine ait küllerin hangi dağa savrulduğunu bile bilmiyoruz. 

Sonra, giden bir gerillanın ardında bıraktığı eşyaların arasında ona ait el yazmaları buldum. Katlanmış, bir gerillanın cebine telaşla sıkıştırılmış, yaprakları birbirine karışmış, kimi yazıları silinmiş yazılar... Geçerken, coşkun bir ırmağa düşüp kıl payı kurtarılmış, kuzeyden güneye koşarak gelmiş bir gerillanın eşyaları arasında rastladım onlara.

Tanıdığım el yazısı, tanıdığım yazılar işte...

Yıllar önce okuduğum bu el yazmalarına daha yeni anlam verebiliyorum. Sarya'nın yazdığı o ilk günlerde getirip gösterdiği heyecanla okuduğu anları hatırlıyorum. 

Yazılarına yüklediği anlamı algılayabilmem için yılların geçmesi ve benim de savaş denen olayın derinliğine iyice batmamam gerekiyormuş. 

“… Ve sakın sıradan bir yürüyüş ile geçiştirme yaşamını. Acı çekeceksin. Korkudan dizlerin titreyecek. Bir lokma ekmek bulamadan günlerce yürüyeceksin. Kar yağacak ve üzerindeki elbiselerin buz tutmuş bir halde bekleyeceksin. Seni öldürmek isteyenler peşinden gelecekler. Yaşıyor olmanın bedelidir bu. Gerçeğe dokunmak tehlikeye atılmaktır, yoldaşım... ”

Bunlar Sarya'nın cümleleri...

Her şeyi somut olarak karşılığının verildiği bir ortamda yaşam sürmekteyiz. Burada elde edilen, sahip olunan her şeyin mutlaka bir bedeli bulunmakta.

Soluduğumuz havanın, içmeye doyamadığımız suların, boylu boyunca uzandığımız toprağın bir bedeli var. Karşılıklar kanla karşılanıyor. En güçlü karşılık ise 'kana bulanmış karşılıktır' diyor yanımda gerilla...

Sınırlar arasında yer alan bu toprakların göklerinde şimdi savaş uçakları dolaşıyor. Sınırlar ötesine askeri araçların yığıldığı bu karlı kış günlerinde gerillalarımız cenge hazırlanıyorlar. 

Karşılık vermek, bedel ödemek için son hazırlıklarını yapıyorlar. Rüzgar gibi esmek kolay değildir.  Uçsuz bucaksız arazilere dalıp gitmek, sorgusuzu sualsiz haykırabilmek kolay değildir. Mutlaka bir bedeli olacaktır. 

Onurlu yüksekliklere ulaşmak isteyen insanlar fırtınalı hava isterler. Gerçeğin âşıkları yaklaşmakta olan fırtınadan korkmazlar. Asıl korkulması gereken dingin havalardır. 

Sarya, yeni bir savaşçıya yazdığı anlaşılan şu satırlarda şöyle diyor: “Dağın derinine inmek, bu zahmetli bir iştir. Dağın derinliğine bakmak… İnsanın gözlerini yorar. Ve bakabilirsen, gerçekten tüm yüreğinle bakabilirsen ulaşmak istediğinden çok daha fazlasını bulabilirsin.”

Dağa  çıktığın an bütün ağırlıklardan kurtulumuşsundur. Hiçbir şey seni yere çekemez. İşte o zaman her şeyini kaybetmişsindir.

Dağa adım attığın an, geriye hiçbir şey kalır. Ve işte bu, her şey demektir. 

Güçlenmek istiyorsan önünde koca bir dağ dikilmektedir. Sıfır noktasındasındır. Ve sonraki her adım, çıkacağın her yükseklik senindir.  En gerçek mülkündür. 

Vay be, biz mülksüzlerin mülkü ha...

İşte bu yüzden gerillanın yalnızlığıyla, yoksulluğu ile yüz yüze gelmek gerekir. Uzak dağ başlarında bekleyen bu insanlar neyin peşindeler?

Neden her şey bu kadar geride başlatmaktalar?

İnsan yalnızca kendi yarattığını bir başkasına verebilir. Ancak kendini yaratan bir insan başka birine sevgisini verebilir. Başkasının büyümesi yükselmesidir.. 

Eğer bizler dağ başındaki o yalnız insanları, onların bedenine bürünmüş olan kendi yalnızlığınızı kucaklayamazsak, onların acılarını, hüzünlerine, göz yaşlarına katılmazsak, hiçbir zaman gerçekten bizim olan o topraklara ulaşamayız. 

Sevgili Sarya vuruluşundan kısa bir süre önce yazmaya başladığı ve yarım kalan şiirinde dağ başındaki insanların yalnızlığına şöyle katılıyor. 

“ey içime sığmayan heyecan 

Ateş yüklü kızgın sac

Soğut kendini 

Sihir bitti ölüler çağırıyor her gün

Geçtikçe hızlanan yağmur gibi 

Yetişmiyor hiçbir şeye

Çaresiz, altında sırılsıklam 

Ağlayarak katılacaksın ona”


* Sinemacı, yazar ve gerilla Halil Uysal, 1 Nisan 2008 tarihinde Türk Ordusu'yla Besta'da girdiği çatışmada şehit düştü.