Gitme dedim. Yalvardım, yakardım. Ayaklarına kapandım; "Kurbanın olayım, yavrum! Anasının kuzusu, gitme!" dedim ama gitti. Son gidişi olacağını bilsem bırakır mıydım, kendi ellerimle son yolculuğuna yollar mıydım? Ama bilmedim elimden kayıp gideceğini, sonsuzluğa karışacağını bilemedim.

Gözyaşlarına boğulurken bu sözler dökülüyor dilinden. Kara elbiselere bürünmüş. Gözleri her vakit yaşlı. Herkes oğlundan sonra çöktü diyor. Çökme ki ne çökme! Sanki hayatı bitti, sanki her gün dirhem dirhem ölen o. Daha önce yüzünde kırışıklar yoktu. Fakat o kara haberden, o kan revandan sonra böyle oldu işte, diyor herkes.
Êzîdî bir ana Dayika Hesen. Burada isimler böyle söylenir. Dayika Hesen, Hasan’ın anası. Bundan altı ay önce oğlu işe gitmek üzere sabah çıkar evden. Evin geçimi ondan sorulur. Para kazanmalı, kardeşlerine, anasına bakmalı. Daha çocuk yaşta evin sorumluluğu ona kalmıştır. Hasan’ın babası 1980’lerde 8 yıl süren İran-Irak savaşında yaralanır. Bu yarayla 4 yıl yatalak kaldıktan sonra hayatını kaybeder. 4 kız ve 3 erkek çocukla anaları kalır. Hasan o yıllarda halen küçüktür. Daha ilkokula gitmektedir. Ama küçük yaşına rağmen çalışır, didinir, ailesini geçindirir. Gün gelir büyür, koca genç olur. Evin büyüğüdür artık Hasan. Talihidir ya, gençliğini yaşamadan büyümüştür artık. Yaşıtları gibi davranamaz, çünkü o evin büyüğüdür, genç de olsa büyüktür o.
Anası bir gece rüya görmüştür, Hasan kan revan içindedir. Sabah kalktığında Hasan işe gitmek için hazırlanmaktadır. Anası rüyasını Hasan’a anlatır ve ardından yalvarır, yakarır 'bugün işe gitme', der. Ama Hasan anasına, "Ana, gitmek zorundaydım. O sadece bir rüya" der. "Sen üzülme, bir şey olmaz" deyip teskin etmeye çalışır. "Gitmeliyim, çalışmalıyım" der ve evden çıkar. Anasının yalvarıp yakarmasına, gözyaşlarına dayanmaz. Sarılıp öper ve öyle gider. Öyle ya koca bir aile, kardeşleri, anası hepsi de babasının ölümünden sonra Hasan’ın eline bakarlar. Hasan da babasından sonra bu sorumluluğu hiç şikayet etmeden sırtlar. Elleri nasırlıdır, yaşıtlarının dünyasından uzaktır. Tek derdi vardır Hasan’ın; anası, kardeşleri kimseye muhtaç olmasın, varsın o yaşıtları gibi yaşamasın. Ne var ki kötü talih Hasan’ın peşini bırakmaz. Altı ay önce evden bu çıkışı son çıkış olur.
Ama kara haber tez duyulur, Hasan amcasının oğluyla Musul yolunda işine giderken bindikleri araba durdurulur ve amcasının oğluyla birlikte oracıkta katledilirler. Bu haber anında yayılır. Ateş düştüğü yeri yakar. O ateş önce anasının yüreğine düşer. Düştüğü yerde öyle alevlenir ki, sanki sonsuza dek sönmemeye inat etmiş bir ateş. Hasan’ın anası, haberi duyduğu gibi yalın ayak koşarak Musul yoluna düşer.
"Ey Musul, koca Musul! Bahtı kara Musul! yiğitlere doymaz Musul! Kan bürümüş Musul! Ne istersin körpemden, ne istersin delikanlımdan, bahtsızımdan? Ocağına ateş düşe, gün yüzü görmeye Musul!  
Bir yandan ağıtlar yükselirken dilinden, bir yandan saçlarını yolar. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez halde çılgınlar gibi düşer koca ova içindeki kara asfalta, Musul’a doğru koşar. Görenlerin içi sızlar. Ama onlar da biçaredir, çaresizlik baş eğdirir, gözyaşı döktürür onlara da. Konu komşu peşinden gider, Dayika Hesen’i bir arabaya bindirirler. Çılgına dönmüştür Dayika Hesen. Çünkü Hesen’i yitmiştir. Gelen haber böyledir. Ama içinde alevlenen evlat acısına rağmen, dilinden dökülen ağıtlara inat ola ki, "haber yalandır" umuduyla yine de düşer yola.
Dayika Hesen Musul’a vardığında oğlunun parçalanmış cesediyle karşılaşır. Son umut kırıntısı da yitip gider. Artık dünya koca bir cehennemdir onun için. Gül gibi evladı, selvi boylu, özenle büyüttüğü Hasan’ı vurulmuştur. O gün bugündür gözleri kan deryası adeta. Baktığı her gençte Hasan’ını hatırlar ağlar. Ölen herkesin peşinden Hasan’ını hatırlar yine ağlar… Ağıt ve gözyaşı onun tek işi olur. Kimi 'deli divane' der, kimi 'o artık bu dünyada yaşamaz', kimisi de, 'o da çok kalmaz, Hasan’ına kavuşur' der.
Dayika Hesen, ana yüreğiyle evine giden her gence sarılıp Hasan’ım olaydı, yanımızda otururdu, sizinle tanıştırırdım, ne filinta olduğunu görürdünüz, der. Baktığı her genç gözde onu görür. Her gece rüyasında Hasan’ıyla buluşur. Hasan’ın fotoğrafını büyütüp odasına asar. Odaya girerken ağlar, çıkarken ağlar. Sanki bir gün çıkıp gelecekmiş gibi durmadan kapıyı gözler. Ama Hasan bir kez vurulup gitmiştir, o da bilir. Sadece kendisini avutur.
Dayika Hesen’in öyküsü gibi çok öykü vardır bu topraklarda. Musul bir kan deryası sanki. Kara delik gibi, girenin çıkıp çıkmayacağı belirsizdir. Körpe canlara doymaz adeta. Kimin gidip de gelmeyeceği belirsizdir. Sebepsizdir ölümler artık. Birini vurmak, korku salmak sanki tek amaç. Her an bir köşede, bir yol kavşağında, bir pazar yerinde kan dökmek, birilerini öldürülmüş görmek günün rutin işlerinden sanki. Hemen her gün ölüm haberi gelir. Kim olduğunuz, kimliğiniz, isminiz, cisminiz çok önemli değildir. Varsın birilerine varlıklarını hissettirsinler, onlar için ölenin kim olduğu önemsiz, anlamsızdır. Ama Êzîdîlere de yaşam hakkını özellikle tanımazlar. Onun için Êzîdîler Musul’a girdiklerinde ailelerine, çevrelerine haber verirler. "Şu anda Musul’a girdim, şimdi şehir içindeyim, şimdi çıkıyorum." Karşıdaki de gözü kulağı telefonda bekler. Musul’a girdim haberinden sonra haber gelmezse hayra alamet değildir, beklenmeden kendisine ulaşılmaya çalışılır. Karşıdaki cevap verdiğinde gerilen yüzler yumuşar. Sonra çıkış haberini beklerler. Bu da geldi mi tamamdır. Haber gelmedi mi yeniden sarılır eller telefona, karşıdakinden verilecek cevap beklenir. Tamam denilirse içten bir rahatlama yaşanır. Bu sefer de kurtulmuştur.
Ama her zaman böyle olmaz. Telefon acı acı çalar bazen, cevap yoktur. Bir süre sonra bağlantı kesilir. Telesekreterdeki ses devreye girer, "aradığınız kişi şu an cevap vermiyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz." Bağlantı koptuğu gibi yeniden denenir. Ama karşıdan beklenen ses gelmez bir türlü. İhtimaller hesaplanır. Umutlar tükenmez yine de, telefonlarına bakıp çalmasını beklerler. Ama telefon bir türlü çalmaz. Haber gelmez karşıdakinden. Önce göz kapakları iner, gözler nemlenir, içten bir sızı yavaş yavaş derinlere iner, yürek alevlenir. Birkaç saat ya da bir gün sonra bir telefon gelir. "Çocuğunuz Musul’da ölü bulundu." İşte o zaman dünya yıkılır, çaresiz, kimsesiz, ağıt sesleri kalır geriye.
Ve bir hayat daha son bulmuşken cellatlar yeni av peşine çoktan düşmüşlerdir. İşte Hasan da giderken aynı senaryo devrededir. Replikler aynı, uygulamalar aynı. Sonra telefon gelir. Hasan'ın anası telefonu kaldırır, karşıdaki ses "başınız sağ olsun, oğlunuzun cenazesi falanca yerde, gelip alın" der ve telefon kapanır. Kapanan telefonla başka hayatlar kararır. Hasan'ın anası yiter, kardeşleri yiter. Bir ocak söner. Ama Hasan yoktur artık. Sorumlusu, hesabını verecek kimse yoktur. Çaresiz belalarını bulmaları için eller Allah’a açılır.
Bu sadece Hasan’ın acı öyküsünden, Dayika Hesen’in gözyaşına bulanmış hayat öyküsünden küçücük bir kare. Burada nice Hasanlar ansızın yitip gider. Her gün sokaklarda sahipsiz cesetler bulunur. Ve bu sanki bir kadermiş gibi kabullenilmiştir. Ne ses veren olur ne de bir çare bulan bu ölümlere. Ölüm sanki bu toprağın yazgısı gibi kabul edilmiştir artık.
Ben Hasan’ın öyküsünü yazarken 5 Şubat’ta iki Rojavalı genç kadının katledildiği haberi geldi. Sebepsiz, sorgusuz iki can daha yitti. Ne sahip çıkan var, ne sorumluluğunu hisseden... İşin en trajik yanı; insanlar bu tür haberleri artık günlük rutin olaylar olarak görüyorlar. Kim kime hesap soracak, akıbeti nasıl aydınlatılacak bu acı ölümlerin, faili meçhul cinayetlerin belli değil.