Halkların Demokratik Partisi Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ, Ağrı’da yaşananların AKP organizasyonuyla gerçekleştirilen bir provokasyon olduğunu ve bu tür provokasyonların Erdoğan’ın başkan olamama korkusundan kaynaklandığını belirterek, “AKP hükümeti doğrudan, gözü kararmış bir diktatör tarafından yönetiliyor. Şu anda tablo budur. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, kendisini başkanlığa kilitlemiş bir diktatörlük sevdalısıdır; hükümeti ve onun yanındakiler de bu diktatöre hizmet eden yapılar, siyasal kesimlerdir” dedi. Provokasyonun örgütlü halk gerçeğiyle boşa çıkarıldığını aktaran Yüksekdağ, benzeri süreçler için gerekli tedbirleri aldıklarını da söyledi.

HDP Eşbaşkanı Figen Yüksekdağ ile söyleşimizin bugünkü bölümünde, Ağrı provokasyonu ve hükümet ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutumu, HDP’nin ittifak politikası, sosyalistler için HDP’li olmanın anlamı ve kadın temsiliyeti konularındaki görüşleri yer alıyor.

Veriler ortaya koyuyor: Ağrı‘da askerler, oy için ölüme gönderildi. AKP kontrolünde bir provokasyon devreye konuldu. Neden?

Ağrı provokasyonu, AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim süreci ve HDP’nin olası seçim başarısına karşı gerçekleştirdiği siyasi ve askeri bir operasyondur. Aslında AKP hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından seçimler sürecinde demokratik ortamın sağlanmasına karşı bir provokasyon ve operasyon gerçekleştirilmiştir. Doğrudan bir AKP operasyonudur.

AKP zaten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de artık kendi emrinde olduğunu, seçimlerden önceki sürecin de savaş politikasıyla geçirileceğini defaatle ifade etmişti. Özellikle son dönemde, Dolmabahçe açıklaması yapıldıktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere dile getirilen çözüm karşıtı söylemler, seçimler öncesinde böyle provokatif yöntemlere başvurulacağının, ülkenin gerileceğinin işaretiydi. Dolmabahçe açıklamasından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur”la başlayan ve devam eden, gerginlik üreten söylemleri, bu tip provokasyonlarla karşı karşıya kalacağımızı gösteriyordu. Geride bıraktığımız dönemde Türkiye siyasetine aslında ciddi biçimde yansıyan, provokatif, aydınlanmamış, hükümetin sorumluluğu yeterince açığa çıkarılmamış gelişmeler de yaşandı. Çağlayan Adliyesi eylemine karşı hükümetin yaklaşımı çok tipik örneklerden biridir. Bu eylemden ölüm çıkması için hükümet elinden geleni yaptı; ardından ise ölümleri kullandı. Bu olay arkasından yine gerilim söylemi sürdürüldü.

Aylardan bu yana zaten bir askeri operasyonlar gerçeği söz konusuydu. 2013 yılından bu yana PKK gerillaları, Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu çözüm iradesine bağlı olduğunu ifade etti. O dönemden bu yana da çatışmasızlık, eylemsizlik tutumunu korudu. Ama iki yıl boyunca gerillanın bu tutumu karşısında hükümetin ve hükümete bağlı askeriyenin kesintisiz operasyonları yaşandı. Bu süreç içerisinde biliyorsunuz, bir Cizre provokasyonu, 6-8 Ekim provokasyonu karşımıza çıktı. Bunların her biri aslında hükümet eliyle yaratılan, yönlendirilen provokasyon süreçleriydi.

2015 yılına geldiğimizde ise hükümet için durum çok daha kritik hale gelmeye başladı. 2015 seçimlerine AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, çok hayati bir rol yüklüyor. Gerçekte de öyle aslında. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün varlığını 2015 seçimlerinden çıkacak sonuca, kendisinin başkan olmasını sağlayacak başarıya bağlamış durumda. Kendini ancak başkan ilan ettirerek kurtarabileceğini, sağlama alabileceğini, işlediği suçlardan yargılanmadan sıyrılabileceğini düşünüyor. O nedenle seçimler, onun için bir hayat memat meselesi. Başkanlık sonucunu elde etmek için kritik. Canhıraş biçimde hazırlanıyor. 400 vekil istedi, olmadı, en son 330 vekile razı oldu. Ama işin kötü tarafı şu: 330 vekili de bulabilecek durumda olduklarına güvenmiyorlar.


Provokasyonları yaratan da Erdoğan’ın başkan olamama kaygısı mı?

Kesinlikle... Çok ciddi anlamda bu sonucu dile getirmek gerekiyor. Tayyip Erdoğan, Halkların Demokratik Partisi’nin önüne geçilemez ilerleyişi karşısında çok büyük paniğe kapılmış durumda. Kendi korkusunu örtmek ve bastırmak için de bütün toplumun üzerinde bir korku dalgası yaratmaya çalışıyor. Ne kadar korkutursak, HDP başta olmak üzere Türkiye ve Kürdistan halklarını ne kadar baskı altında tutarsak, kendi korkumuzu, paniğimizi o kadar kontrol altına alırız, diye düşünüyorlar. Ağrı provokasyonu aslında bunun ifadesidir. Erdoğan, HDP’nin çok ciddi bir seçenek haline geldiğini gördü. Bizim “Seni başkan yaptırmayacağız” tavrımız karşısında ise karşı hamleye girişti, çok açıktan bir saldırıya başladı. 

AKP hükümeti doğrudan, gözü kararmış bir diktatör tarafından yönetiliyor. Şu anda tablo budur. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, gözü kararmış, kendisini başkanlığa kilitlemiş bir diktatörlük sevdalısıdır; hükümeti ve onun yanındakiler de bu diktatöre hizmet eden yapılar, siyasal kesimlerdir.


O halde bu tür provokasyonların devam edeceği öngörülebilir... Zaten gerginliğin seçimlere kadar tırmandırılacağı yönünde yaygın bir görüş de var. Nasıl boşa çıkaracaksınız?

Örgütlerimizle gerekli hazırlığı yapıyoruz, tedbirler geliştiriyoruz. Her şeyden önce biz, halka dayanan, örgütlü bir partiyiz. Bu bizim çok önemli bir gücümüz. Tabanımız, başta bölgede olmak üzere bütün Türkiye sathında, örgütlü halk gerçeği üzerinden şekillenir. Bütün parti mekanizmalarımız da örgütlü halka, bu halkın doğrudan siyasal katılımına dayanır. O nedenle provokasyonları boşa çıkarma temelinde yaptığımız hazırlıkları, bu zamana kadar nasıl yaptıysak, aynı hassasiyet ve soğukkanlılıkla sürdüreceğiz.

Ağrı provokasyonu da zaten boşa çıkarılmıştır. Aslında AKP’nin ve Erdoğan’ın elinde patlamıştır. Bugün (14.04) yaptığı konuşma da, provokasyonu, silahı elinde patlamış bir cumhurbaşkanının hezeyanıdır.


Öfkesinin kaynağı, foyasının dökülmesi mi yani?

Yani Erdoğan’ın bugünkü konuşmasında içler acısı bir tablo vardı. O güçlü, tepeden bakan duruşu altında konuşmasının içeriğindeki acizlik ve perişanlık o kadar net bir şekilde görülebiliyordu ki! Bütün planlarının boşa çıkmasının hayal kırıklığı ve hırçınlığıyla yine doğrudan partimize ve kendisi gibi düşünmeyen her kesime saldıran bir Cumhurbaşkanı vardı karşımızda. Küfüre, hakarete yönelen, seviyesini, kalitesini gittikçe daha fazla yerlere düşüren bir Cumhurbaşkanı vardı. Artık bir siyasi seviye bile göremiyoruz. Küfreden, hakaret eden bir Cumhurbaşkanı var. Ama bu bir acizlik ifadesidir.


Ortak payda radikal demokrasi


Artık AKP’yi, Cumhurbaşkanı’nı bir tarafa bırakıp biraz da sizi, programınızı konuşalım... İlk seçim sloganınız “Biz’ler Meclise” oldu. En net vurguyu ittifaklara yapıyorsunuz. Aday listesi, bu perspektifinize uygun çeşitlilikte oldu mu? Memnun musunuz?

Halklarımızın, yani “biz’lerin” memnun olması önemli. Açıkladığımızdan beri gelen tepkilere de bakılırsa, listelerden “biz’ler” memnun. Doğal olarak parti merkezimiz de, eşbaşkanlar olarak da çıkardığımız üründen memnunuz. Bu, ulaşılabileceğimiz en iyi düzeylerden biriydi. Daha iyisi olabilir miydi? Kesinlikle olabilirdi. Ama daha iyisine ulaşmamızın önündeki engelleri, sınırları kaldırmak da doğrudan bizim belirleyebileceğimiz bir şey değildi. Örneğin baraj, bizim bakımımızdan çok önemli bir sorun. Aynı zamanda bir sınır. Aday listelerimizi hazırlarken de birçok şeyi gözetmek durumundayız. Hem barajın aşılması hedefine uygun bir aday listesi düzenlememiz hem de bunu yaparken ilkelerimizden asla taviz vermememiz gerekiyor. Hiçbir oy kaygısına bağlamadan doğrudan amaçlarımızı yansıtan adaylarımıza yer vermeliyiz. Bu iki zorluğu, sanıyorum ki aşmayı başardık.


Partinizde hem kültürel hem ideolojik anlamda çok değişik kesimler birleşti. Ortak paydanız nedir?

Ortak paydamız radikal demokrasi, köklü demokrasidir. Bu kadar farklı ideolojik kulvarlardan insanların bir araya gelmesinin başka bir olanağı zaten yoktur. Türkiye’de demokrasi sorunu o kadar ciddi bir sorun ki! Kendinizi bir mütedeyyin olarak tanımlayabilirsiniz, dine göre bir yaşam biçimi tasavvur ediyor olabilirsiniz, solcu olabilirsiniz, emek alanından gelmiş biri olabilirsiniz, ulusların ve inançların özgürlüğüne kendinizi adamış olabilirsiniz, kadın özgürlük mücadelesinden, LGBTİ hareketinden gelmiş olabilirsiniz... Farklı ideolojik alanlardan, dünya görüşlerinden gelmiş olabilirsiniz. Bütün bu farklı alanların önüne çıkan engel, antidemokratik siyasettir. Farklılığa yer bırakmayan, tekçiliği dayatan, sadece yalandan ve yanılsamadan bir demokrasi resmi çizmeye çalışan siyasettir. En temel engel budur.

AKP hükümeti, 13 yıldan bu yana büyük bir demokrasi büyüsü yaratmaya çalışıyor. Faşizmi demokrasi söylemiyle tahkim eden bir siyasi iktidar var. Faşizan anlayışı aşmak bir tarafa, faşist, sağcı, saldırgan söylemleri biraz yumuşatarak ve demokrasi kavramını çokça kullanarak bütün bir toplumu 13 yıl boyunca oyalayan, beklentiye sokan bir siyasi iktidar var karşımızda. Bu siyaset, fazla yaşamıştır; bir alternatif olmadığı için bu kadar fazla yaşayabilmiştir. Gerçek bir muhalefet olmadığı için... Aslında çok daha önceden iflas etmesi gerekiyordu ama o zamanlar HDP yoktu. Bugün var. Artık bu büyük yanılsamanın ortadan kaldırılmasının zamanı geldi. Biz’leri, HDP çatısı altındaki bütün farklılıkları birleştiren en temel öge de demokrasi temelidir. Türkiye’nin köklü bir biçimde dönüşümden geçmesi isteğidir.


Sosyalistlerin kritik görevi...


Sizin de HDP’de özgün bir anlamınız var. Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı’ydınız. Hareketiniz, Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir öznesi olarak HDP’de yer alıyor. HDP, sosyalistler için neden önemli?

Sosyalistler açısından çok tarihsel bir sınav gününü yaşıyoruz. Bazı anlar vardır; öyle anlardır ki, eğer doğru bir tutum almazsanız, geriye dönüp düzeltme şansınız yoktur. Artık o andan itibaren tarih yazılmıştır ve değişim başlamıştır; ok yaydan çıkmıştır. Böyle kritik, tarihsel anların güncel iki örneği var. Birincisi, Kobanê direnişidir. Bu direnişin sosyalistler tarafından sahiplenilmesi, çok tarihsel bir andır. Eğer sosyalist ideolojiye sahipsen, Kobanê’deki enternasyonalist, evrensel mücadele özünü görüp onu kendi direnişin, davan, yaşamın gibi sahiplenmiyorsan, ideallerini sorgulaman gerekir. Sosyalistler, sınavlardan birini Kobanê direnişinin sahiplenilmesinde verdi. Halen de bu sınav süreci bitmemiştir. Rojava Devrimi’nin ve Ortadoğu’daki bölgesel devrimci hareketin savunulması yönünden bu görev, sosyalistler bakımından halen ortada duruyor.

İkinci tarihsel an da, 2015 seçim sürecidir. Seçim süreci, aslında Türkiye’de sosyalizmin de önünü açacak bir demokratik hamlenin, altyapının oluşturulup oluşturulamayacağına dair bir süreçtir. Eğer 2015 seçimlerinde gerçek anlamda halkçı, demokratik bir siyaset anlayışı kazanırsa, radikal demokrasi kazanırsa, zaten Türkiye ve Kürdistan’daki mücadelenin de önü açılmış olacak; buradan daha sınıfsal temele dayanan, bütün ezilenlerin değişmesini sağlayacak bir yola girilmiş olacak.

İşte bu süreçte, “Ben sosyalistim, demokrasiyi sağlamak gibi bir görevim yok” diyorsa birileri, kendi kimlikleriyle felaket biçimde çelişiyorlar, demektir. Sosyalistler, aynı zamanda en tutarlı demokratlardır. Sosyalistler aynı zamanda en güçlü ve kararlı demokrasi savunucuları olmak zorundadır. O nedenle Halkların Demokratik Partisi çatısı altında birçok sosyalist gelenekten gelenler var. Bu çok kritik ve tarihsel bir görevdir. Ben de, bu süreçte böylesi bir görevi üstümden atmak gibi bir şansım olmadığı için HDP saflarındayım.


Peki HDP, sizin siyasal algınızda, bakışınızda değişimler yarattı mı?

Beni birçok açıdan geliştirdi. Öncelikle muhakeme gücümü, yeteneğimi geliştirdi. Zenginlikler ve farklılıklarla etkileşim içinde olmak, davranış niteliğini güçlendiriyor. Devasa bir birikim var ortada. 

HDP Eşbaşkanlığı görevini devralmamın üzerinden 9 ay kadar geçti. Bu kadar kısa süre içinde bile çok kuvvetli bir deneyime ulaştığımı hissedebiliyorum. Her günkü siyasi mücadele içinde de bunu görme şansına sahip oluyor insan. O nedenle çok güçlü bir biriktirme sürecidir HDP, benim açımdan. Karşılıklı etkileşimin en zengin, en güzel işleyebileceği; bunun toplumsal faydasının da en verimli açığa çıkabileceği bir mecradır HDP. 

HDP, kısa sürede çok büyük bir birikim açığa çıkardı. Bu kısa süre, çok büyük toplumsal değişimler yarattı. Çok ciddi bir bilinç dönüşümü yaşanıyor Türkiye’de. Kimi parça parça, adım adım, kimileri sıçramalı şekilde; ama geniş kesimler halinde... Hareket tarzı, düşünceler değişiyor. Bu değişimin sürükleyici gücü HDP. Tesadüf değil. Bu, hem mücadele birikimi hem de bu birikimin anla birleşmesiyle ilgili... Bu etkileşim alanı, sadece bireyleri de değil bütün bir toplumu değiştiriyor.


Kürt Özgürlük Hareketi’ne, Kürdistan’a, Kürt halkına bakışınız açısından katkıları oldu mu?

Benim bakımımdan, ESP’nin genel başkanlığını yürütürken de Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin kavranması ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’yle kurduğum ilişki, temel yoğunlaşmalarımdan biriydi zaten. Hiçbir zaman ben de, geldiğim siyasal gelenek de Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin arkasında olmadık. Daima yanında olduk, birlikte olduk. Kurduğumuz ilişki böyle olunca da aslında ileri bir düzeyden başlamış oldum. Eşbaşkanlığa başladığımda zaten Kürdistan’a dönük farkındalıkta bir seviyeye ulaşmıştım. Ama şöyle bir farklılık oldu tabii ki: Bölgedeki çalışmalar, siyasi faaliyetler aracılığıyla, halkın devrimci gücünü daha yakından hissettim. Çok canlı, çok gerçek bir güç. Sadece Türkiye’yi de değil, bütün bir bölgeyi dönüştürecek bir devrimci güç yatıyor, Kürt halkının ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin bağrında. Bu güç, aynı zamanda son günlerde görüldüğü gibi bütün siyasal aşamalarda karşılığını da buluyor. Devrimci değişimler, sıçramalar yaratıyor. Yakın gelecekte çok daha etkili sonuçlar ortaya çıkacağını düşünüyorum. HDP’yle ise bu mücadelenin sadece Kürt halkının mücadelesi olarak kalmamasını sağlayacağız; Türk ve Kürt halklarının mücadelesi olarak örgütleyeceğiz. Belki çok zorlu mücadele yollarından geçeceğiz ama Kürt Özgürlük Hareketi, büyük bir devrimci dalganın fitilini çoktan ateşlemiş durumda.


Neden kadın öncülüğü ?


Kadın temsiliyeti neden bu kadar önemli?

Çünkü kadın temsiliyeti, radikal demokrasi iddiasının en güçlü karşılığıdır. Eğer bir ülkede demokrasiyi radikal biçimde gerçekleştirmek istiyorsanız, sömürünün en çok yaşandığı noktaya yönelmek durumundasınız. Antidemokratik, baskıcı, sömürücü yaklaşımın en derin köklerinin olduğu yer, kadının tarihsel olarak ezilmesidir. Buraya yönelmeden, mücadele kurgusunu kadın-erkek eşitliğini esas alarak gerçekleştirmeden radikal bir hamle geliştirme iddianız gerçekçi olmaz. Sadece HDP’den ibaret bir yaklaşımımız da değildir bu. Kadın özgürleşmesini merkeze alma tavrı, daha öncesine de dayanır. Biz bu geleneği devraldık, daha da geliştirdik. Köklü, devrimci-demokratik bir hamle yapmak istiyorsak, kendi iç siyasi denklemlerimizi de buna uygun kurmak zorundayız. Biz köklü bir demokrasi geliştirmek istiyoruz; bunu da ancak kadın gücünü açığa çıkararak gerçekleştirebileceğimizi biliyoruz. Bu yaklaşımımız, iddiamızla hareketimiz arasındaki uyumun bir ifadesidir aslında. Bütün ezilenleri özgürleştirecek, kurtuluşunun önünü açacak bir toplumsal yaşam vaat ediyorsan ama bunu vaat ederken yüz yıllardır ezilen kadınları görmüyorsan, zaten kendi iddianla çelişiyorsun, demektir. Radikal demokrasi, toplumsal eşitlik, ancak radikal bir kadın özgürlük siyasetiyle gelişir.


YARIN:

* HDP ve Aleviler

* HDP’nin ekonomi programı nasıl?

*  Seçim güvenliği



OSMAN OÐUZ/
HABER MERKEZİ