
İbrahim Kasakoğlu, Pazarcık Tilkiler Köyü’nde 1956 yılında doğdu. İlk, orta ve liseyi Antep’te okudu. Lise yıllarında öğrenci hareketlerine katıldığı için Antep Atatürk Lisesi’nde atıldı ve liseye Bingöl’de devam etti. 1976 yılında Antep’te Kemal Pir ile tanışması yaşamının dönüm noktası oldu. O günden bu yana Kürt Özgürlük Mücadelesi’nde yoluna devam etti. 12 Eylül faşist cuntası tarafından 1981’de tutuklandı. 16 yıl cezaevinde kaldı. Kendi deyimiyle, “Özgürlük türküsünü başladığım coşku ve azimle söylemeye devam eden bir Kürt halk hizmetçisi” olarak sürdürüyor.
PKK tarihinin önemli anlarının tanığı, Kürdistan devrimcileri olarak adlandırılan PKK’nin grup dönemi kadrolarından Korsan İbo (İbrahim Kasakoğlu) ile ilk mücadele yılları ile bugünü konuştuk. O ilk grup dönemini de, partileşme sevincini de, ilk kurşunu da hissetti, yaşadı. Bütün bir ömrü mücadele ile geçti. Hala ilk katıldığı dönemdeki kadar heycanlı ve kararlı. Bu röportajı yaparken de geçmişe gitti, heycanlandı, duygulandı ve geçmişi yaşıyormuşcasına anlattı. İşte Korsan İbo’nun sorularımıza verdiği yanıtlar.
Yaşamınızı öğrendiğim kadarıyla, Kürt Özgürlük Mücadelesine adanmış bir ömür gibi. Nasıl tanıştın PKK ile?
1976 yılı yani lise çağlarında, Kemal Pir ile tanıştım. Biz anti faşist mücadele içinde aktiftik. Kemal Pir beni çağırdığında, hakkımda sahip olduğu bilgilerden, onların da bizi izlediklerini farkettim. Sanırım onlar da ilkeli ve gözüpek insanları seçiyorlardı. Beni çağırdığı Antep Düztepe’deki evde 8-9 kişi vardı. “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm” kitabını anlatıyordu. Eğitimi dinledim. Bitti ve bana “sen kal” dedi. İlk sorusu “hangi örgüttensin” oldu. THKO dedim. Bana “Biz de THKO’luyuz, yabancısı değiliz. Peki bir Kürt olarak Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsun” diye sordu. Ben de o Türk solunun klasik cevabı olan, birlikte örgütlenmeliyiz, iki devrim iç içe dedim. Kemal Pir’in Antep’e gelişi, çalışmaları Türk sol örgütlerinin de dikkatini çekmişti. Bize “Kemal diye biri gelmiş. Sizinle konuşursa ‘birlikten, örgütlenmeden yanayız dersiniz’ diye uyarmışlardı.
‘Neden önceliğin ezen?’
Kemal’in sorularının benim seviyemi ölçmeye yönelik olduğunu anladım. Sonra benim seviyeme göre, Marksizmi, ulusal sorun ve sömürgeler sorununu, Kürt tarihini, neden Kürt hareketi olarak şekillendiklerini benzer şeyler anlattı. Bilinçli ve derin bir yanı vardı. Beni etkiledi, güven veriyordu. Bir sözünü unutmuyorum. Bana “Ezilen ulus özgürleşmeden, ezen ulus özgürleşemez. Ben ezen ulustan biri olarak bunu savunurken, sen ezilen olarak nasıl ezen ulusun özgürlüğünü önceliğin yaparsın” diye sormuştu.
Devrimciler sözlerini tutar
Onun kadar ideolojik yanım olmadığını Kemal Pir kadar ben de farkettim. Bana Bolşevik Parti Tarihi vb. çok sayıda kitap ismi sıraladı ve okumamı önerdi. Beni bir eve gönderdi. “Git orada oku, kendini geliştir” dedi. Daha sonra o eve gittim. Ali Haydar Kaytan evde kalıyordu. Hastaydı. Bolşevik Parti Tarihi adlı kitabı aldım ve çıktım. Kafam karışıktı. Kitabı okumadım. Öyle bıraktım. Bir hafta sonra birini gönderdi ve çağırdı. Gittim ve bana kitabı okuyup okumadığımı sordu. Okumadığımı söyleyince de yumuşak bir üslupla “Devrimciler sözlerini tutar. Tutmayacaksan söz vermeyeceksin” dedi. Eleştirirken bile sahiplenişinden etkilendim ve zoruma gitti. Gidip o kitabı üç günde bitirdim. Üç gün sonra yanına gittim. Kitabı ve genel konuları tartıştık. Kalıplarımdan kurtulamıyordum. Ama onun Laz -Karadenizli biri olarak Kürt halkı için mücadeleye atılmasından, duruşundan, kişiliğinden, kararlılığından etkilendim ve farkında olmadan ona bağlılığım gelişti.
Ne zaman netleşmeye, onlara katılmaya başladın?
Onlar sürekli okuyor ve eğitim çalışmaları yapıyorlardı. Ben de katılmaya başladım. 1976 yıl sonunda Haki Karer geldi, eğitimleri o vermeye başladı. O da bir Karadenizli Laz idi. Özellikleri Kemal’e benziyordu. Çok saygı duyuyorduk. Özellikle Marksizm ve Kürt sorununa hakimiyetleri, derinlikleri bizi çok etkiliyordu.
Sonra aynı yerlerde yaşamaya başladınız. Nasıl bir yaşamdı?
Ben bir süre sonra farkında bile olmadan kendimi onların içinde, yanında buldum. Beni artık başka birşey çekmiyordu. Ailem ve okulla ilişkimi keserek onlara katıldım. Komün evlerinde kalıyorduk. Kural olarak bir evde sadece 3 kişi kalırdı ve hiç kimse başkasının kaldığı evi bilmezdi. Bilen suç işlemiş olurdu. Bu evler birer okul gibiydi.
Yaşam tarzlarından etkilendim
Sürekli okur ve eğitim çalışmaları yapardık. Genellikle yarı aç, yarı toktuk. O dönem çalışmalarda olan arkadaşlar inşaatlarda çalışır ve bütün kazandıklarını komüne teslim ederlerdi. Para da genellikle eğitim, kitap giderlerine harcanırdı. Komün evlerindeki yaşam tarzlarından çok etkilendim. Kimse kimseden üstün değildi. Bir somun ekmeği varsa herkes paylaşırdı. Birbirlerine çok bağlı ve saygılıydılar. Birbirlerini ve bütün yaşamlarını önemsiyorlardı. Güven ve ilkeler etrafında kenetleniyorlardı.
İstersen o dönemin yoldaşlık ilişkilerinden biraz daha bahsedelim…
Yoldaşlık çok önemliydi. Haki Karer bizim sorumlumuzdu. Yamalı bir elbise giyerdi. Bir ayakkabısı vardı, tamir ede ede giyerdi. Siyah bir kazağı vardı, ha bire onu yıkayıp giyerdi. Bir elbisesi varsa bize verirdi. Yemek yerdi, ama sanki herkese yetsin diye çok yavaş yavaş yerdi. Bütün bunları hissediyor ve etkileniyorsunuz. Ailenizde bile bunlara tanık olmanız zordur. Komün evlerimizde genelde zeytin, patates, ekmek olurdu. Bunlar hem ucuz hem de mideyi dolu tutardı.
Ailelerde aç iken bile yemezdik
Haki ve Kemal bize sık sık aile ziyaretlerimizde aç olduğunuz için gitmişsiniz türünden farklı imajlar bırakmayın derdi. Biz ailelere gittiğimizde acımızdan ölsek bile bir lokma yemezdik. Çok sıkıştırdıklarında bile ısrarla tok olduğumuzu söylediğimiz için bir iki lokma almakla yetinirdik.
Tanışan onlardan kopmuyordu
Haki ve Kamal’in kişilikleri, duruşları, ilkeleri, birbirine bağlılıkları, güvenleri onlarla tanışan herkesi içimize taşıyordu. Kimilerini kovsalar bile gitmiyorlardı. Böylece Antep grubu büyümeye, kendi kadrolarını çıkarmaya başladı. Yetişen kadrolar çok iyi eğitim alıyor ve gözü pek insanlardan oluşuyordu. Bu büyüme ile birlikte dernekleri, siyasi örgütlere, mahallelere, sendikalara, okullara uzanmaya başladık.
O dönem size birçok isim de takılmıştı. Siz kendinizi nasıl adlandırıyordunuz?
Evet, hem devletin hem de birkaçı dışında tüm sol örgütlerin dikkatini üzerimize çekmiştik. Çok farklıydık, çok kararlıydık ve çok inatçıydık. Bize UKO (Ulusal Kurtuluş Ordusu), Apocu, Kürtçüler, Doğunun Faşistleri (ki bunu Aydınlıkçılar söylüyordu) gibi isimler takmışlardı. O dönem kendimize nasıl bir isim takacağımızı tartıştık, Önderlik Kürdistan Devrimcileri demiş, biz de onu kullanmaya başladık. Sol, birkaçı dışında bize karşı adeta birlik oldu. Devlet zaten peşimizdeydi. Faşistlere karşı mücadelede en ön saflarda olduğumuz için onların da hedefindeydik. Bu sürede Dêrsim’de katledilen Aydın Gül ilk şehidimiz oldu.
Haki Karer’in katledilişinde onunla birlikte miydin?
Haki vurulduğunda yanında değildim. Keşke olabilseydim! Ama birlikte çalışıyorduk. Örgütün güç olmaya başladığı, varlığını her kesime hissettirdiği bir dönemde ve bilinçli bir hedef olarak Antep’te 1977’nin 18 Mayıs’ında katledildi. Haki’yi katleden Alaattin Kaplan, 1 Mayıs Katliamı’na da katılan ve kitleyi tarayanlardan biriydi. Evet Haki’nin katledilmesiyle açık söylemek gerekir ki, kadrolarda moralsizlik oluşmaya başladı. Durumu Başkan’a ilettik. İlk sözü “Benim bir yarım katledildi” oldu. Çok etkilendi. Haki’nin katledilmesi üzerine Başkan Antep’e geldi. Kemal Pir, “Cenaze verilmezse, hastanenin basılmasını ve kaçırılmasını önerdi. Başkan Kemal’e “Haki’yi kaybettik, başka arkadaşları da kaybetmeyi göze alamayız” deyip engelledi. Sonra Haki’nin ailesi geldi ve cenazeyi aldı. Büyük bir tören düzenlendi. Halk, işçiler, kadrolar ‘Haki’nin intikamı alınmalı’ diyorlardı. Örgüt, Haki’nin intikamını önceliği yaptı ve intikamını aldı.
Partileşme süreci nasıl gelişti?
Arkadaşlarımızın katledilişi, artan saldırılar, hareketin giderek büyümesi hatta kitlesel örgütler içinde etkili olmasından sonra başkan bir toplantıda partileşmekten bahsetti ve uzun uzadıya neden gerekli olduğunu anlattı. Bundan sonraki süreç, özellikle Başkan’ın parti programı üzerinde yoğunlaşma dönemiydi. Ve nitekim 1978’in 27 Kasım’ında PKK ilan edildi.
Sayın Öcalan ile ilk nerede karşılaştın? O dönem sizde nasıl bir etki bıraktı?
Başkan ile ilk defa 1976 yılında Antep TÖB-DER’de karşılaştım. Orada yaklaşık 10 kişiyle bir toplantı yaptı. Sadece yarım saat kaldı. Eğitim, kadrolaşma ve Kürdistan’dan bahsetti. “Türk solu Kürdistan sömürge değil diyor, gelsinler masraflarını da biz karşılayalım, Kürdistanı gezsinler ve sonra karar versinler” sözleri aklımda kaldı. Toplantı sonrası Rıza Altun’a bu arkadaş kim dedim. “Sonra öğrenirsin” yanıtı vermekle yetindi. Daha sonra bir toplantımıza katıldı. Herkes “Abi” diyordu. Pratik görevlerimiz, sorunlarımız üzerine gitmemizi istiyordu. Herkes nereye gittiğini bilmezdi, dışarıya da pek çıkmazdı ve sürekli okurdu. Bir gün ben ve Kemal Pir evde kitap okurken girdi içeri. Kemal Pir birden ayağa kalktı. Biz hala oturuyorduk ve Kemal’in onu görünce kalkışına şaşırmıştık, ama önemli bir arkadaş olduğunu da anlamıştık.
Birgün yine aynı evde ben yalnız iken Başkan girmişti. Ben de Halkın Kurtuluşu Dergisi okumuş ve ulusal sorun üzerine yazdıklarına kızdığım için dergiyi yere serip, üzerinde yemek yemeye başlamıştım. Girer girmez bunu farketti ve bana “Sen değerlere böyle mi yaklaşıyorsun. Ne olursa olsun o dergi de bir değerdir ve sen bir gazete parçası gibi üzerinde yemek yiyorsun” deyip, ben ayakta iken 1,5 saat benimle konuşmuştu. Ben hareketim nedeniyle beni cezalandırdığını ve adını koymadan beni 1,5 saat ayakta tuttuğunu hissetmiş ama konuşmasından da çok etkilenmiştim. Daha sonra da önemli toplantılarda onu görüyordum ve çok önemli arkadaş diye yaklaşıyor ve büyük saygı duyuyorduk.
‘Bu hareketle kişilik edindim’
Biraz da senden bahsedelim. Ne zaman tam bir kadro olarak çalışmaya başladın?
Ben 1977 yılında kadro olarak çalışmaya başladım. O dönemden sonra okul ve aileden koptum ve bütün zamanımı mücadeleye adadım. Kürdistan’da çalışmadığım çok az alan vardır. Maraş Katliamı sonrası 1981 sıkıyönetim döneminde İstanbul’da yakalandım. Oradan Maraş’a getirildim. 60 gün işkencelerde kaldım. Ve böylece 16 yıl sürecek cezaevi hayatım başladı. Bu süre içinde çok sayıda cezaevinde kaldım. Cezaevlerinde de, bir PKK’li olarak yaşamım sürdü. Eylemler, açlık grevleri, isyanlar, eğitimlerle cezaevlerinde de güçlü bir PKK örgütlenmesini koruduk. Elbette ihanet edenler, terkedenler, kaldıramayanlar oldu. Ama kalanlar, çelik iradeleriyle mücadelenin daha sonraki süreçlerinin mayasını oluşturdular.
Yani bir ömür mücadeleye adandı. Geriye dönüp baktığında ‘keşke’leriniz var mı? Hani başka türlü yapsaydım, yaşasaydım gibi…?
İçtenlikle söylüyorum: Bir daha aynı koşullarda yaşasam, yine tercihim aynı olurdu. Bu hareketle kişilik, yoldaşlık, ahlak ve saygı edindim. Bunlarla klasik şeyleri kastetmiyorum. Halk, dünya ve bilim anlamında kullanıyorum. Bu kadar değer bu koşullarda oluştu. Kemal, Haki, Hayri, Mazlum, Karasungur ve daha nice kahramanların emekleri bizi bu günlere getirdi. İşte bunların toplamı baştan sona mücadeleyi kuran, geliştiren, koruyan ve büyük bir güç haline getiren Başkan APO demektir. Onların toplamı Önderlik’tir. Bu nedenle bizde Önderlik dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gibi tanımlanır ve başarı şansımızın en önemli nedeni de budur.
Peki o günden bugüne baktığında, yeni süreci nasıl değerlendiriyorsun?
Elbette bizim yola çıktığımız konjonktürel dünya ve bölge şartları ile bugünkü şartlar arasında büyük farklılıklar var. Eğer PKK hareketi bu farklılıklara rağmen hala önemli bir güç ve siyasi aktör ise, burada PKK’nin değişim ve dönüşüme ayak uydurarak, kendisini yenileme yeteneğini görmek gerekir.
Yeni süreç, işte özelliklerini anlattığımız Önder APO’nun mimarlığında gelişiyor. Başlangıçta ismi, kimliği kendisine ait hiç birşeyi olmayan bir halk, şimdi dünyada, bölgede kendinden bahsettiriyor ve o hesaba katılmadan kimse önünü göremiyor. Bu çok önemlidir. Yani Kürt ulusu küllerinden doğdu ve artık onu kimse yok edemez. Kendini yaratan bu ulus ve öncüleri artık toplumsal, siyasal, kültürel inşaa sürecini başlatıyor. Bu süreç de en az başlangıç kadar emek ve çaba istiyor. Bunu da başardığımız ölçüde görevimizi yerine getirmiş olacağız. Bu süreç, Önderliğine ve halkına güveniyor. Başkalarının söylemlerine, çarpıtmalarına bakarak süreci yorumlamamak gerekiyor. Zira bu sürecin özünde bizim kendi özgücümüz ve siyasetimiz var. Biz buna güveniyoruz. Bu süreç vaadlere endekslenerek başlatılmış bir süreç değildir. Bütün kazanımlarımızı yine mücadelemizle yaratacağız.
Son olarak bir şey söylemek istermisin?
Bu sürecin mimarı Önderliğin hala özgürlüğüne kavuşmamış olması en büyük üzüntüm. Ama bu halk ve mücadele bunu başaracaktır. Bunun dışında da başta Kürt kadınları ve gençleri bu mücadelenin en temel güçleri olarak en büyük güvencemizdir. Bu mücadele ile özgürleşen, her alanda örgütlenen ve adeta devrim yapan Kürt kadınları ile her ne pahasına olursa olsun halk ve önderliğine fedaice bağlı Kürt gençleri kazanacağımızın garantisidir. O yüzden aynı heyecanla, aynı kararlılıkla yola devam diyorum.
ALİ ÖZŞERİK