Türkiye ilginç bir ülke. ‘Eller gider Mersin’e biz gideriz tersine’ cinsinden bir durum yaşanıyor. Ortadoğu’da halklar harekete geçip gösteriler yapınca, Türk basını bunu olumlu haber yaptı. Buna ‘Arap Baharı‘ dendi. Halklar harekete geçmiş ve diktatörler devriliyor, denildi. Yani kitle gösterilerinin ve ayaklanmaların demokrasiyi getirdiği ve rejimleri değiştirdiğini işleyip olumladılar.
İş Türkiye’ye ve Kürtlere gelince bu anlayış ve değerlendirmeler tam zıddına dönüşüyor. Kürtlerin gösteri ve örgütlenmeleri karalanarak ve kötülenerek, devlet tarafından bastırılması destekleniyor. Binlerce politikacı, belediye yöneticileri, avukat ve basın mensubu tutuklanıyor. Türk basını bu baskın ve tutuklamaları meşrulaştırmak için meslek ahlak kurallarını da çiğneyerek polis ve istihbarat kaynaklı yayınlara ağırlık veriyor.
Kürtlerin yaptığı gösteri ve yürüyüşleri desteklemek ve demokrasinin gelişmesi için güvence olarak görmek yerine kitlelerin kandırılmış ve baskı altında olduğunu işliyorlar. Ayrıca bu eylemlerin PKK’nin gelişimine hizmet ettiği için bastırılmasını istediler ve savundular. Kitlesiz ve örgütsüz, eylemsiz demokrasinin olabileceğini işlemeyi sürdürüyorlar.
Daha bir kaç ay önce Diyarbakır’da ve diğer illerde sivil toplum örgütlerinin yaptığı açıklamalar ve girişimler az çok haber olabiliyordu. Hatta hükümete yakın basın organları bu girişimleri biraz da PKK’ye karşı kullanmak amacıyla zaman zaman öne çıkarıyordu. Sivil toplum gelişiyor, PKK dışındaki Kürtler de ayrı bir güç ve ses olsun diye teşvik ediyorlardı. Ancak şimdi bu yaklaşım da terk edilmiş görünüyor. Yoğun baskı ve tutuklamalara karşı bölge örgütleri, sivil kurumlar birçok açıklama yaptı, bunların hiç biri artık bu basın çevrelerinde haber bile olmuyor.
Neden böyle oldu, neden basın bu kadar tutum değiştirdi? Çok açık, basın tamamen hükümete ve devletin ihtiyacına göre kendini ayarladı. Başbakan gazete ve basın sahipleriyle bir toplantı yaptı, nasıl bir yayın istediğini belirtti. Ayrıca basının önemli bir kesimi zaten kendilerine bağlı. Bu kesimler ise gönüllü ve devletin emrinde bir yayın çizgisine girdi. Yani tüm çevreler genel olarak halkın ve demokrasinin, meslek kurallarının değil hükmetin ve devletin ihtiyaçlarına göre yayınlara yöneldiler.
Bu hazırlık ve yayınların hükümetin politikalarıyla birebir örtüştüğünü hükümetin açıklamarıyla da görüyoruz. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay askeri, siyasi ve yasal sürecin bütünlüklü bir planlamaya tabi tutulduğunu ve yürütüldüğünü söyledi. Atalay, KCK adı altında binlerce sivil insanın tutuklandığını ve bunun hükümetin talimatları doğrultusunda olduğunu açıkca ifade etti.
Türk basını bu durumu eleştirip, bundan rahatsız olmak yerine artık Kürtlerin şehirlerde gösteri ve eylem yapamaz hale geldiğini sevinerek vermeye başladı. Hükümetin baskı ve tutuklamalarının başarılı sonuçlar verdiğini ve artık her yere hakim olduğunu işliyorlar. Bu başarının karşılığı ne oluyor? Binlerce tutuklu. Binlerce mağdur aile. Baskı ve korku. Kürtler üzerinde uzun yıllardır sopa ve devletin ağır elinin tekrar tekrar üretilerek zor ve şiddetle yönetilmelerine devam edilmiştir.
Burada yeni olan bir şey yok. Devletin yüzyıllık alışkanlık ve politikalarının güncelleştirilerek sürdürülmesini seyrediyoruz. Şimdi islami söylemi güçlü olan ama esasında millyetçi bir kesimin hükmette olması dışında bir yenilik yok. Devletin yüzyıllık Kürtleri özne olarak değil nesne olarak ele alışlarını sürdürüyorlar. Kürtler örgütlenmeyecek, herhangi bir talepte bulunmayacak! Devlet neyi nasıl uygun görüyorsa Kürtler bunu kabullenecek. İşin özü budur.
Bütçe görüşmelerinde Bülent Arınç, Kürt kimliğini tanıyacaklarını ve haklarını vb vereceklerini söyledi. Ne kadar ilginç değil mi? Madem Kürtlerin kimlik hakları var ve vereceksiniz o zaman dağı taşı neden bombalıyorsunuz? Neden binlerce insanı ailesinden, işinden koprarıp hapislere tıkıyorsunuz? Bunca ödenen bedeller yetmedi mi? Eğer söylediklerinizde ciddiyseniz bu kadar insanın öldürülmesine ve tutuklanmasına gerek yok ki. Bir yanda dışarıda insan bırakmayacaksınız bir yandan da haklarını vereceğiz diyorsunuz. Anlaşılan bir gün Kürtlerin haklarını iade ettiğinizde de onları kullanacak Kürt ortada bırakmamayı hedeflemişsiniz.
Son dönemde yoğun hava güçleri de kullanılarak gerillalar imha ediliyor. Resmi yapılan açıklamalara bakılırsa son dört ayda 362 gerilla öldürülmüş. Asker öldürüldüğünde Türk basını feveran ediyordu. Hergün bombalama ve gerilla ölümleri konusunda Türk basınında hiç bir rahatsızlık ve eleştiri yok. Bu nasıl bir tutum, nasıl bir ruh hali? Kürtlerin insandan sayılmadığı ve devletin onları öldürme hakkı olduğunu derin bir kabullenme var. Türk basının ve siyasetinin bu ırkçı ve derine işlemiş şiddet kültürü çözümün ve barışın önünde en büyük engeli oluşturuyor.