Osman Oğuzoseoguz@gmail.com[/caption] Bu ırkçı saldırı, uzun süredir varlığına işaret edilen, tehlikesi sayısız veriyle ortaya konulan, kamusaldaki etkisi “çıplak gözle” dahi hemen ayırt edilebilecek olan bir dalganın sonuçlarından biri. Anayasayı Koruma Örgütünün verilerine göre Almanya’da örgütlü ırkçıların sayısı, son yıllarda artış gösteriyor. Yayınlanan son rapora göre ülke genelinde 25 bin 350 kimliği belirlenmiş ve kaydedilmiş örgütlü ırkçı bulunuyor. Bunların yarısına yakını, fiziksel şiddete eğilimli olarak tasnif ediliyor. Yalnızca son dönemde yaşananlardan bir demet, ırkçı şiddetin giderek yeni nitelikler kazandığını ortaya koyuyor: * Saksonya Eyaletinde bulunan ve adı ırkçıların göçmenlere yönelik “avı” ile de anılan Chemnitz’de, 2018’in Ekim ayında “Revolution Chemnitz” isimli bir ırkçı hücre örgütlenmesine operasyon düzenlendi. * 2 Haziran 2019’da CDU üyesi politikacı Walter Lübcke, evinin terasında, kafasına ateş edilerek öldürüldü. Saldırı ardından tutuklanan Neonazi Stephan Ernst, suçunu itiraf etti. * Haziran 2019’da Mecklenburg-Vorpommern Eyaletinde eski polis memuru Marko G.’nin evinde yapılan aramada Alman ordusuna ait Uzi model bir makineli silah, 25 bin mermi ve el bombaları bulundu. Marko G., Nordkreuz isimli Neonazi grubunun liderlerinden biri olarak tanınıyordu. * Temmuz 2019’da Hessen Eyaletindeki Wächtersbach’ta Eritreli bir mülteci, tanımadığı kişilerce, sokak ortasında kurşun sıkılarak yaralandı. * Eylül ortasında Taunusstein’da bir ırkçı, yoldan geçen “yabancı görünümlü” insanlara sapanla saldırarak yaraladı. * 9 Ekim 2019’da bir ırkçı, ev yapımı silahlarla bir sinagoga saldırmayı ve katliam yapmayı denedi, başaramayınca yakındaki dönerci dükkanlarına saldırdı ve orada tesadüfen bulunan iki kişiyi öldürdü. * Noel gecesi CDU’nun yerel bir politikası, Köln’de genç bir göçmene saldırdı ve ağır yaraladı; olay devlet kurumları tarafından günlerce gizli tutuldu ve kimse cezai soruşturmaya uğramadı. * 2020’nin Ocak ayı ortasında SPD’nin Federal Parlamentodaki milletvekili Karamba Diaby’nin bürosuna silahlı saldırı düzenlendi. Gerekçesi, Diaby’nin siyah olmasıydı. *Geçtiğimiz hafta 12 Nazi, ülke genelinde düzenlenen operasyonla tutuklandı. Bu grup, “çekirdek kadro” olarak tanımlandı ve camilere saldırı hazırlığında oldukları duyuruldu. Saldırgan ‘deli’ mi? Yukarıda sıralanan “seçki”, ırkçı yükselişin “kriminal” boyutu fakat bunların zemini Ay’ın ötesinde değil, Almanya’da, toplumsallığın göbeğinde bulunuyor. Giderek bütün yerel parlamentolarda ve federal parlamentoda güç kazanan ırkçı Almanya İçin Alternatif (AfD) de bu saldırıyla aynı zemin üzerine oturuyor. Hanau’daki saldırıyı düzenleyen Tobias R.’nin ardında bıraktığı ve eyleminin gerekçelerini anlattığı mektupta söylediklerinin yeni sağın uzun yıllardır teorize ettiği ve AfD’nin toplumsal meşruiyet kazandırdığı tezlerle ilişkisi çok açık. Toplumsallaşan ırkçılığın kavram üretim merkezi olarak yeni sağ, “etnik dönüşüm” ve “Almanlığın yitirilmesi” gibi söz öbeklerini kullanıyor; tüm sorunların kaynağı olarak göç hareketlerini gösteriyor; Avrupa’ya yönelik en büyük tehdidin Ortadoğu ve Afrika’daki hızlı nüfus artışıyla sınırlara giderek daha fazla “yığılan” mülteciler olduğunu iddia ediyor. Seçim propagandası, “İslam’ın Almanya’da yeri yok” ve “Yeni Almanları kendimiz yaparız!” gibi sloganlar üzerine oturuyor ve bu açık ırkçı program ülke genelinde yüzde 13, Doğu Almanya’da ise yüzde 25 civarında oy alıyor. Parlamentolardaki ırkçılar ve “merkez partilerin” başka bazı politikacıları, Tobias R.’nin eylemini “delilikle” açıklamaya çalışıyor. Oysa vaziyet oldukça açık: Tobias R. toplumsallıkta güçlü kökleri olan, kamusalda da giderek daha fazla meşruiyet kazanmış ırkçı tezleri militan bir dile çevirmekten başkasını yapmıyor. Ne delilik ne aşırıcılık: Sistem! Bu saldırı, Almanya’daki ırkçı yükselişin sonuçlarına işaret ediyor. Bu yükselişin tek sorumlusu olarak ırkçıların kendisini göstermek ise ne yeterli ne de doğru. Almanya’nın iktidar partileri ve sivil toplumu, ırkçı yükselişi yıllardır “aşırıcılık teorisiyle” anlatıyor. Bu teori, “aşırı sağcı” ve “aşırı solcu” diye iki kategori üretiyor; karşıtlığın adresini “aşırıcılık” olarak koyuyor. Irkçılığa karşı mücadele eden birçok özne, “aşırı solcu” parantezine alınıyor ve toplumsal tanınmadan mahrum bırakılmaya çalışılıyor. Aynı teori, öz örgütlülükleriyle kamusalda yer almak isteyen göçmenleri (mesela Kürtleri) de “yabancı aşırıcılık” (Ausländerextremismus) adı verilen ırkçı bir kategoride değerlendiriyor. Oysa ırkçılık, ne bir akıl hastalığı ne de aşırıcılık; ırkçılık, eşitsiz gelişim üzerine bu sistemin bir semptomu. Onunla mücadele etmek için bu berraklığa, kendimizi ondan (hem fiziken hem ruhen) korumak içinse daha güçlü özörgütlülüklere ihtiyacımız var.