uzatın ellerinizi ellerinize

kaldırın güneşe kollarınızı

durun duvar duvar

durun yapı yapı

dostlarım

direnin karanlığa

sevmek yapabilir bu dünyayı yenibaştan!


rüzgâra kapılmış tel tel saçları, etrafı derin çizgilerle oyulu kısılmış gözleri, ağzının üzerine bir slogan gibi oturmuş bıyığı ve bağrı açık beyaz gömleği… bir resimdi duvarımda, 1984’ün tam da bugününde ölen hasan hüseyin.

henüz 14’ümdeydim tanıştığımızda. çocukçaydım ama o da öyleydi. heyecanlı ve umutlu bir coşku vardı her bir sözünde. dikkatimi çekmişti: büyük harfleri sevmiyor gibiydi, kitaplarının adları dâhil hiçbir yerde kullanmıyordu. belki de “büyüklenmenin” hiçbir türlüsünden haz etmediğinden... ondandır, adını anarken büyük harfi terk edeceğim ben de. 

babamın kitaplığında hemen tüm şiirleri vardı ama elimde eskiyen ilk kitabı, nedendir bilmem “filizkıran fırtınası” oldu: “gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası/ evler yemen türküsü/ sokaklar seferberlik/ öyle bir gariplik ki/ öyle bir tedirginlik/ yaz başında güz sonrası”

sonra “haziranda ölmek zor”, “kandan kına yakılmaz”, “kavel”, “acıyı bal eyledik” ve diğerleri… grup yorum ve ahmet kaya’yla tanışıklığımız da aynı döneme rastlamıştı hâliyle. bir dost meclisi gibiydi âdeta: kimi zaman önce hasan hüseyin gecenin leylâk ve tomurcuk kokusundan bahsediyor, sonra grup yorum ona sesini katıyordu; kimi zamansa ahmet kaya’nın “aramakmış oysa sevmek” deyişine hasan hüseyin çıkıp geliyordu. açlığın dili, yoksulluğun vatanı yoktu ve övünsek de, güvensek de, çalışsak da olmuyordu. çaresiz, nehirler boyunca gidilecekti, sinan ölse de bir daha doğacak ve silahını omuzlayacaktı, bu devran böyle kalmayacaktı. ağlayanlar bir gün güler, bir gün gülerdi elbette.

sevmek ve özlemek, hınçla dolup kavga etmek, saman sarısında ve kayısının tadında yaşamı çağırmak… bambaşka bir yerdi dünya, bir hasan hüseyin kitabında. bir yanıyla, “yere batan şehrin tek yalnızı”nın sözleriydi dizilenler; ama umut, karanlığın berkinde bile mutlaka çıkıp geliyordu. mesela, bugünleri anlatır gibiydi “korku”da. önce, “insan insandan korkar elbette/ niçin korkmasın?/ yağmaya talana gitmişse ülke/ can kalmışsa ortada kimsesiz” diye dertleniyordu. ama omzu çökük gezecek değildi ya, şiirin sonunda tıpkı resmindeki gibi kaldırıyordu başını: “korkmamanın yolu da yok/ değil elbet/ yıkacak insanoğlu/ korkunun yuvasını”

geçse de gölgesinden tankların, tomsonların; mutlaka şurasında bir çalıkuşu ötüyordu. çünkü gece, dallardaki insan iskeletlerine rağmen, leylâk ve tomurcuk kokuyordu.

***

peki bir şairi kim anlar en iyi? bir başka şair mi? işten dönüp yorgun argın, uyku öncesi eline kitap alan bir kent sakini mi yoksa? hele ki bir kavga şairini, mesela hasan hüseyin’i, kim anlar en iyi?

“ve sevin ki sevdiceğim bu seher vakti/ birşeyler kalmış hâlâ/ gözyaşına değecek” demiş bir şairi en iyi, hatta bizatihi kendisinden bile iyi, çiyager anlar mesela. bugünlerde bir kez daha hikâyesine kulak verdiğimiz çiyager. cesaretin olduğu kadar söz’ün, yaşamın olduğu kadar “uğruna ölmenin” bayrağını “ekilir ekin geliriz/ ezilir un geliriz” dercesine savunan…

evvelde yayımlanan sûr direnişi günlüğü, çiyager’in xemgîn roj’dan ısrarlı isteği üzerine kaleme alınmıştı; şimdilerde yayımlanan sûr direnişi notları da yine çiyager’in hastane görevi yapan r.’den isteği üzerine tutulmuş.* kimi görse, “anlatın mutlaka” demiş çiyager. söz’ün büyüsüne emanet etmiş eylemi ve “belki bugün değil ama bir gün mutlaka bu direnişin kıymeti anlaşılacak” demiş defalarca. altmış kürt gencinin bin yıllık taşlara yaslanarak sürdürdüğü direnişin… öyle ya, her biri öldürülse ne yazar: söz yaşadıkça, söz’ün büyüsü hâlâ etrafımızda dolaştıkça, kim mağlup diyebilir onlara?

***

ve şimdi, iki fotoğraf serimizde. hasan hüseyin’inki bir yanda, diğer yanda çiyager’in. ikisinin de omzu, başı dimdik; ikisi de gülümsüyor. biri, söz’ünün büyüsüyle yaşıyor hâlâ; diğeri, söz’ün büyüsüne emanet ettiği eylemiyle. 

“acıyı bal eyledik”, biraz da “bu halkı hayal kırıklığına uğratmayacağız” diyen çiyager’i anlatır artık. ve bu çağa ne kadar söversek sövelim, çiyager’in emaneti durduğu müddetçe anlaşılır ki, “eksik” ve “yamuk”, olan bitenden çok bizdedir.


* sûr direnişi günlüğü: 6-7-8-9-10 eylül 2016, yeni özgür politika

sûr direnişi notları: 23 şubat 2017, yeni özgür politika