Kül rengi bir öğle sonrasına sesi düştü ihtiyarın ve dedi ki;
"Yaxtiler evimi barxımı her şeyimi. Sandıq dolusu elbiselerim vardı, üstelik hepsi kırmızıydı."
Mevsim kurumuş ayaza vurmuş ve palavradan dolaşan cümleler aslını yitirmiş "kırmızı" şahlanmış sınırların dışına vuruyordu. Artık geri dönüşü yok bu kırsal hüznün. Damara işlemiş narin bir yaşam sebebidir. İnceden inceden işler kalbin kıyısına kırmızının deli öfkesi.
Günler zulmün harmanından geçiyor cîgera min, kırmızı kanıyor hala Dersim'de Lice'de, çocuklar büyümüyor savaş büyüdükçe...
Etamin kokusu saklıyor genç bir kız çeyiz sandığının utangaç zulasında. O ahir zaman değil öyle, daha dündü.
O melun o menfur cinayet dalları budakları kırıp döktü. Dudağının kıyısından dökülen kırılgan kelimeler kırmızıya abanıp Ankara sokaklarında satır satır dolaştı Serdar'ın.
"Islak bir yalnızlık benimkisi, kefenimin yakasından bir tel saç kıvranıyor cigerlerime koşarcasına. Cennetine kurşun döktüğümün dünyasında iki tatlı kelam edemedik sevdiğim, bağışla" dedi.
Nefesi daralıyordu, sesini düze yatırdı;
"Dargın zamanlarımızı düze çıkaramadık, ellerimin yetimliği yüzüme vuruyor, zehir zemberek bir barış arzusu damağımı çatlatıyor. Bu hazin bu ılıman rüzgar tren yalımı bir kıvılcım gibi alnımı okşuyor, seni arıyorum gözlerime kum doldu nerdesin?" Göz kapakları ağırlaşıyordu.
"Ankara Garı eskiden bu kadar telaşlı değildi sevdiğim. Senin İstanbul'dan gelişin benim Dersim'den gelişime benzemez. Ben dağları bombalı tütünler içerim nefesim kesik kesik ve sarıdır parmak aralarım bıyıklarımın burnuma vuran boğumu tütün sarısı... Sen, silinmiş hatıraların boğazda intihar etmiş şiiri gibisin. Özlemişim kaşlarının çatısında dolanan hırçınlığı. Nereye kayboldun birden, bu kulaklarımı dolduran zılgıt hangi çağın?"
Kirpik uçlarında kelebekler uçuşuyordu.
"Bir yenik tarihin içinde bocalıyorum. Bombalar patlıyor olur olmaz vakitlerde. Aksi çocuk hırçınlığı dolandı Veysel'in gök mavisi gözlerine, 'barış' diye tutturdu. Büyük oyunlara da yenildi çocuk, gördüklerim beni senden evvel öldürdü. Nerdesin, sesin nerde?"
Yıldızlar art arda kayıyordu, dünya hızla dönüyordu.
"Ben böyle bir yüzyılda doğmak istemezdim, ben böyle arsız bir asırda yaşamak istemezdim, ben böyle hunharca bir ölüm tasarlamadım.Ben çocukların yaşaması için ölebilirm, senin mavi gözlerinde yanan özgürlüğe ölebilirim. Anamın gerdanına dökülen o soykırım acısının yaşları dinsin diye ölebilirim. Ama böyle değil, böyle eli kolu bağlı değil. Bütün gayretim çiçeğin, sümbülün, nergizin kederden değil de mevsiminde solmasıydı."
Damağı kurudu parmak uçlarında muzip bir zayıflık hisetti, direnci kırıldı.
"Sığmadık işte gördün mü cîgera min, sığmadık milletin meclisinin sığdığı şehre."
Tren Garı bir mahşer kalabalığı, ellerinde bavulları yok bu defa yolcuların. Dillerinde barış, ellerinde karanfil, yüreklerinde bir dünyaya yetecek sevgi ve aşkla yolcular...
Sustu Serdar, köz içinde buğulanan gözlerini usulca kapattı. Sırtına aldığı ölüm sancısını incitmeden bıraktı toprağa. Ay kırmızı bir tül ile örttü yüzünü.
O öksüz çocukluk günleri dolandı diline, kırmızının ayak direten yamacına ırmak bağladı. Son defa göz göze olmak ölmenin "vız" gelmesi demekti. Bir tutam bal bakıştı sevda gerisi yok...
Ne kaldı ki geride? Bak kırmızı da yandı. Ama o masal ülkesinin çocukları hala bir ışık için, beyinleri iniş aşağı kan revan koşanlara dur demek için hayatın kollarına atladılar. Aç yüreğinin kapılarını ve kucakla artık barışı bu defa ıskalamak yok. Serdar için, Lokman için, Veysel için...