
Cengiz Aktar Avrupa Birliği konusunun Türkiye’deki en büyük uzmanı. Slovenya’nın AB üyeliği sürecinde, Birleşmiş Milletlerin bu ülkedeki temsilcisi olarak çalıştı. Slovenya AB üyesi oldu, ama kendi ülkesinin AB’ye üyelik sürecinde büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Şimdi yurtdışında mülteci...
Dünkü Ahval’de çok önemli bir yazısı yayınlandı. Yazı sözünü ettiğim hayal kırıklığının etkisi altında kopkoyu bir karamsarlığı yansıtıyor. Ama daha önemlisi Türkiye’nin en donanımlı “liberallerinden” birisi olan Aktar, CHP’lilerin, hatta kimi HDP’lilerin “seçim beklentileri”ni adeta “Marksist-Leninist, hatta Maoist, olmadı ultra anarşist” bir edayla feci çekilde alaya almış.
Hemen söylemeliyim ki, Aktar’ın şu sözlerini keşke ben daha önce yazsaydım gibi bir “kıskançlık” duygusuna bile kapıldım. Okuyun siz de aynı duyguya kapılacaksınız: “Bugüne kadar rejim değişmemişçesine eski tas eski hamam siyaset yapmak için debelenen ve seçim üzerinden siyasi alternatif hayalleriyle günü kurtaranların faşizme direnme yol ve yordamları üzerine düşünmeye acilen başlaması hayırlı olur.”
Yazısında “seçimlere katılımın yüzde kırklarda kalması” umudu, onun “seçimleri boykottan yana olduğunu” gösteriyor. Böylece doğacak “meşruiyet krizinde” rejimin sivil itaatsizlik eylemleriyle yıkılabileceğini düşünüyor.
“İhtilalci” olmayan, hatta “liberal” bir yazarın, dahası AB sürecine gönülden inanmış 55 yaşındaki bir Prof’un “faşizme direnme yol ve yordamlarından” söz etmesi öyle yabana atılacak bir yaklaşım değildir.
Aktar örneği, faşist rejimin en umulmadık insanlarda yarattığı bu “bilinç patlamasına” ancak şapka çıkarılabilir.
Ne var ki, Aktar’ın yazısının sonunda, önerdiği “sivil itaatsizliğin” bizden “ışık yılı uzakta olduğunu” yazıveriyor.
Aktar’ın yazısındaki bu umutsuzluk ve aşırı karamsar halet-i ruhiye bana Stefan Zweig’in trajedisini hatırlattı. Bu büyük yazar Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını yaşadıktan ve “sınırların olmadığı özgür bir Avrupa” umudunu ve Hitler kabusunun sona ereceğine dair inancını yitirdikten sonra, göç ettiği Latin Amerika kıtasında eşiyle birlikte ölümü seçmişti.
Aktar kardeşimin yazısındaki tüm analitik sonuçlara ne kadar katılıyorsam, onun karamsar sonuçlamasına o kadar itiraz ediyorum: Rejimin yıkılması bizden “ışık yılı” uzaklıkta değil, elimizi uzatsak yakalayacağımız bir uzaklıkta.
Aktar’ın yazısında yöntemsel bir yanlışlık var. O, rejimin iç çelişkilerini elbette görüyor. Ama bu çelişkilerin faşist rejime karşı direnenler tarafından kullanılabileceğini, bunları kullanabilecek güçlerin, şu anda ne denli zayıf görünüyor olsa da, var olduğunu fark edemiyor. Kendi umutsuzluk ve çaresizliğini sosyolojik gerçekliğin yerine koyuyor.
O nedenle de, örneğin AKP’nin içinden çıkması muhtemel bir “sistem içi alternatifin” önemini küçümsüyor. Elbette böyle bir ihtimale bel bağlamak doğru değil. Zaten sorun da şurada: Örgütsüz aydın ya kendi dışındaki bu gibi ihtimallere bel bağlıyor ya da kendi güçsüzlüğünden ötürü böyle bir çelişkinin hiç bir sonuç doğurmayacağını düşünüyor.
Biz bu “aydın hayalciliği ile aydın karamsarlığını” siyasi mücadelenin objektif ve sübjektif etkenleri arasındaki diyalektik ilişkiyle aşmayı denemekteyiz.
Aktar’ın küçümsediği “objektif etkenler”, ekonomik krizdir, Suriye çıkmazıdır, ABD’nin, AB’nin, İsrail’in, Mısır’ın ve hatta şu sıralar Yeni Zelanda’nın Türk rejimini kendi çıkarlarına uygunsuz olarak görmeleridir; devlete egemen olan Ergenekoncu-kontrgerilla tayfasının “ABD-AB ile Rusya-Çin” tahterevallisindeki “istikrarsız” duruşudur; AKP’nin içinde giderek Ergenekoncu yapıdan duyulan kuşkudur; Küresel güçlerin ilk krizle birlikte AKP’nin içinden “sistem içi bir alternatife” destek verme eğilimidir; Batıyla ilişkili Türk tekellerinin böyle bir alternatifi ilk fırsatta destekleyecek olmalarıdır; ve bir de şu var, bu kriz koşullarında Türk devletinin elinde ne petrol var ne de gaz, sadece “yeşil renkli namus gazıyla” diktatör “dış faktörlere” direnemez.
İşte bu objektif etkenlerin hızla güçlendiği koşullarda, Aktar’ın hüzünlü bir şekilde “bizden ışık yılı kadar uzak” dediği “sübjektif faktör” en umulmadık anda kendini ortaya koyabilir. Uzunca bir zamandır Kürt halkının üstüne çöken “yıldırıcı bulutlar”, şu sıralar ilk şehidini veren Açlık Grevleriyle dağılıyor;. Ama daha ilginci, Erdoğan’ın HDP’yi “dinsiz, imansız, cami kurşunlayan” parti olarak tanıtması, Temelli’nin “bizim oylarımızla seçileceksiniz” açıklamasının Hürriyet Gazetesi tarafından çarpıtılması, bunun Erdoğan tarafından tepe tepe kullanılması, artık CHP, hatta İyi Parti ve Saadet tabanında hiç bir ayrıştırıcı etki yapmıyor.
Sübjektif etken giderek olgunlaşıyor.