“Hiçbir yasa özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir’’


Zamana ve doğaya uyumlu bir hayatı gerçekleştirmeye çalışırken yılın her mevsimini kendi tarihselliğimizin anlamında ona uyumlu yaşamaya çalışıyoruz. Doğada her zaman mevsimin döngüsü ruhumuza, doğamıza hayatımıza yoğun etki ediyor. Doğanın kendi akışının tarihsel anlamı kendi tarihimizin anlamıyla çoğu kez iç içe geçiyor.
Her yılın zemheri zamanının yaşandığı iklim: Toprağın, hayatın, varlığın daha çok içe döndüğü, kendisine çekildiği ve yeni bir doğuş için içsel olarak yoğunlaştırdığı bir süreci anlatır. Doğanın bu hakikatine karşı toplumsal doğamızda halk olarak ‘’ikibine bir kala’’ yüreğimize tüm zamanların en kara haberi düştü, sonrasında kendi toplumsal doğamızın ruhsallığı - hayatı- akışı farklılığa uğradı. Ve yüreğimiz son 14 yılın acısında, yaşında, zaman sarkacında salınıp durdu. Tanımsız acıların, öfkelerin, isyanların, çığlıkların ve suskunlukların yüreğimize düşen yangınların, dondurucu zemherinin zamanlarıydı. Sırtımızın ortasına saplanan hançerlerin, büyük alçaklıkların, puştluğun, kahpeliğin, soysuzluğun ibresinin zamanda zirveye vurduğu günlerdi. Kendi kadim topraklarında, kendi anayurdunda bir parça da olsa özgürce bir hava solumak için çabalayan bir halkın bu masum isteğine zamanın tanrılarının zehir akıttığı demler. Milyonlarca insanın dünyanın sahnesine her halk gibi adım atma çabalarına karşı soysuzlaşan ilahların cehenneme çevirmek istedikleri bir dünya.
Ama başaramadılar, zamane tanrılarının gücü ne olursa olsun özgür bir yaşam sevdasının büyük tutkusu, direnci, özlemiyle sarılanların bizim için yaşamın kendisi olan güneşimizi ve bize özgür bir yaşamın kapılarını açan yüreğimizi bizden alamadılar.
Şimdi artık zemheri zamanları büyük ölçüde ardımızda bıraktığımızı söylemek abartı olmayacaktır. İçinde yaşadığımız evrende yaşam kaynağımızın etrafında bu dünya ile aynı yürüngede artık ileriye doğru yol alıyoruz. Kendi baharını, tarihini, doğasını, evrenini, hayatını, özgürlüğünü yaratmanın o eşsiz çabası ile yeni doğuşların, özgürlüğün şafağının zamanına yol alıyoruz.
Ruhunu, özgürlüğünü, yarınını, sevdasını, özlemini bu topraklarda gerçekleştirmenin arayışında olan her insan için yaşamı daha anlamlı kılma bu doğuşu hızlandıracak ve erken kılacak bir çabanın içerisine girmesidir. Özgür bir baharı yaşamak için fazlasıyla bedel ödemiştir.
Zamanın karanlık yüzü daha fazla aydınlansın diye yüreğimizin, varlığımızın en yiğit çocukları, özgür baharlar için ömürlerini adadılar. Karanlığı büyük ölçüde ardımızda bırakıp baharın şafağına ulaştıysak, yıldızlara uğurladığımız canparelerimizin bizim görme, duyma, hissetme ve yüreğimizin yerini bilmeye dönük duyumsayışlarımızın gelişmesi için ömürlerini adamalarıyla mümkün olmuştur.
Onlar her baharda açan en güzel kır çiçekleridir. Yüzümüze dokunan gün ışığı, coşkunca akan nehir, yüreğimize düşen cemre. Gökkuşağının en güzel rengi ve mavisi hayatın... Şimdi gidenlerin düşlerini, sevdalarını, yüreklerini, özlemlerini gerçekleştirme zamanıdır.
Şubatın karasına yol açan cehennemin zebanilerine, iblis ruhlulara karşı güneşimizi kendi bedenlerinin ateşi ve direnciyle sarıp sarmaladı özgür hayatın savunucusu kadınlar ve oğulları. Ve bu direncin karşısında şimdi yaşam kaynağımızın kapısının eşiğine baş vurup saygıyla duruyorlarsa, bu yol açtığımız büyük tutsaklığa karşı bir parça olsun yetersiz yoldaşlığın aşılabileceğinin ifadesidir. Hayatımıza yeni bir kara tarih düşmemeli, yeni bir zemheriyle karşılaşmamalıyız.
Yarının özgür güneşli, mavi ve gül kokulu baharında yüzümüz ak olarak dönüp de zamana, o günün çocuklarına şöyle diyeceğiz: Ağır, kara, dondurucu, yaslı ve ağıt dolu günlerin ardından, onu özleyen insanların hasretine yanıt olan bir güzellikte geldi bahar. İki ırmağın doğduğu yaşam alanına onun tarihteki adına yanaşır tarzda bir cennet bahçesi-ülkesi güzelliğinde geldi bahar. Mezopotamya’nın Alamut’u olan o yüksek dağ zirvelerinin, o dipsiz uçurumların, yağmurların hep yıkadığı mavi gökyüzünün koynunda yakılmış, yıkılmış, insansızlaştırılmış, yetim bırakılmış bir coğrafyanın ortasında kadim kültür geleneğini yaratan, onun ruhunun, yaşamının güzelliğinin korunduğu yitik bir Welat! Bir ülke!..
Ağıtların anlattığı bir tarihin acısını dindirmek için yola çıkan insanların o sevdalı çocukların çıktığı zamanda, hayat kendi doğal akışında yol alıyordu. İnsan halen bu coğrafyada Doğa Ana’nın çocuğuydu. Ona her sonbaharda her yıl verdiği ürüne karşı şükranlarını ileten, bunun için doğanın en seçkin diyarlarını kendisi için kutsal kılan, ona adak adayan toplulukların ruhunun yaşatıldığı bir diyar. Doğa Ana halen hep yaşatan, yaratan, koruyan, besleyen ve esirgeyendir.
Özgürlüğe sevdalı çocuklar geldiklerinde toprağın ve insanın ruhuna dokundular. Her yürekte birikmiş acıya, acının ağıta dökülmüş sözüne, sözün insanın yüzüne düşürdüğü gözlerin yağmurlarına ve bir bütün hayata dokundular. Durmadan kanayan ve hiç kabuk bağlamayan yaralarına bir halkın.
Her serhildanda yürek parçalayan ağıtların sesini, onda yoğunlaşan acıyı, kurşuna dizilen kadınların, çocukların çığlığını topladılar. Korku bir ölümden daha ağırdı. Olanca ağırlığıyla çökmüştü hayatın yüzüne, sesine ve rengine. Korkudan bir mezarlığı andırıyordu hayat. Peşi sıra dizilmiş soykırım tabutları gibi dizi dizi… İnsanlar bir zaman sonra kendi celladına koşmuş, onun maskeli yüzünü bir kurtarıcı gibi algılamıştı. Ve her serhildanda sadece kadınlar, çocuklar, babalar, oğullar, genç kadınlar kurşuna dizilmemişti. Cellat, onların ruhunu, kimliğini, varoluşunu, bilincini, bilgisini, yüreğini de kuşuna dizmişti. Sonrasında vadilerimizde, uçurumlarımızda yankılanan salt ağıtların sesi değildi. Bir kimliğin, varoluşun, bir dilin, kültürün ve direncin de zulüm karşısında iniltisiydi.
Mitralyözler sadece elleri ve kolları birbirine bağlanmış ve ırmak kıyılarında toplatılmış insanların bedenlerini delip, tüm vücutlarını paramparça etmiyordu. Delik deşik edilen ve parçalanan bir halkın tarihiydi. Öldürülen ve gazlarla mağaralarda katledilerek yaratılmak istenen zulüm cenderesi sağ kalanların bitmez kabusu olsun istemişti. Öyle ki hep hatırlansın, unutulmasın, zulüm dilden dile dolaşsın ve korku mezarlığı, soykırım tabutlarının içinden hiç kimse çıkıp bir daha özgür bir yaşamın düşünü kurmasın. Bunu aklına bile getirmesin.
Bu mümkün mü hiç? Doğa Ana hangi trajediyi yaşarsa yaşasın, her canlı varlığın kendi türünün varoluşunu sürdürme arzusu, onun özgür yaşamı karşısında hiçbir şekilde tutsaklığa ve özgürlüğünün sınırlandırmasına razı gelmediğini bize gösterir. Bir çiçeğin, kayanın çatlağında hayata tutunması, her yangın sonrası bir meşe ağacının kendini küllerinden yeniden yaratması, bir bülbülün kafese isyanı, Doğa Ana’nın insana ‘’korku imparatorluğunun yarattığı her duvarı aşabilir, özgür yaşayabilirsin, zorlukları ardında bırakıp ölüme ve her türlü esarete karşı direnip hayata sımsıkı sarılabilirsin’’ çağrısı değil midir? Hangi canlı kendi doğasından koparıldığında tutsaklık ve ölüm tehdidi karşısında yok oluşa karşı çırpınmamış, direnmemiş ve özgürlük eğilimini ortaya koymamıştır.
Dağlarda özgürce esen rüzgar baharda ırmakların tüm bentleri parçalayıp çılgınca denizlere akışı, bütün fırtınalara rağmen uçurumlarda bir kayanın çatlağında hayata tutunan mavi bir çiçek ve tüm börtü böceğin hayata tutunma çabası, bir kelebeğin kısacık ömrüne daha çok şey sığdırma telaşı ile kanat çırpması insanı da özgür olmaya, özgür yaşamaya davet eder. Kendi farkına varan doğa olarak insan, bütün evren tarihimizin verdiği en son nokta ve bir mucize ise bu mucize kendini düşünen doğa olma gerçeği ekseninde özgürlüğünü tercih edecektir.
Ondandır ki korku ve soykırım üzerinden yaratılmış bir mezarlık olsa da hayat, insan yine kendini hatırlamasını bilmiş, kapatıldığı betondan mezarın karanlığını parçalamış, korkuyu aşmanın büyük cesaretini göstererek özgürlüğe yürüyüşünü başlatmıştır. Doğanın kalbinde yaşayan bu halkın özgürlüğe sevdalı çocukları özgür bir yarın için ellerini halkın yüreğine uzattıklarında insanların ruhu da henüz yağmura hasret toprak gibiydi. Yoğunlaşmış yağmur bulutları gelse ve sularını bıraksa toprağa, yeniden ve daha görkemli yeşerecekti hayat. Yağmurlar katliamların tüm izlerini silip süpürecekti. İşte o sevdalı çocuklar halkının bağrından çıkıp ruhlarına ışık tuttuklarında, korkunun mezarlarına karşı hayat suyunu taşıyan bahar yağmurları gibi geldiler. Her yağmur damlası kanayan yaralarına merhem gibi geliyordu; ölü hücreler canlanıyor, toprak çatlıyor, unutuş ve yok oluş yerini hatırlayışa, dirilişe ve yeniden doğuşa bırakıyordu.
Onlarca yılın ardından yüreğimizdeki yıldızlarına uğurladığımız, kalbini, özlemini ve sevdasını bize bırakanların bu yeniden doğuşun baharında bize çağrısı var. Kadim zamanların Aden’inden, iki ırmağın ortasındaki cennet topraklardan, toprağın, çiçeğin, kelebeğin, dağların, vadilerin, ağaçların, rüzgarın, güllerin daveti var.
Karları eriyen dağlar, rengarenk çiçeklerle süslenen toprak, kendi kaynağına durmadan akan ırmaklarımızın coşkusu, sarı sıcak ışığı ile ruhumuzu aydınlatan güneş, rüzgarların uçurumlarımıza ve vadilerimize söylediği şarkılar hepimizi özgürlüğün doğuşuna, baharına güç katmaya davet ediyor. Yüreğinizi, sevdanızı, özlemlerinizi yangın yerine dönmüş Aden’in, o cennet toprakların inşasına katın.
Binlerce yıldızımızın özlemi olan bir hayatın rengini yansıtan ve yıldızlarımızın toprak olmuş bedenlerinden onların güzelliğinde rengarenk açan çiçeklerimizin baharına davet var. Herkes kendi ruhuna, tarihine, toprağına dönsün.