Öyle görünüyor ki önümüzdeki günlerde tüm hile, engelleme ve manipülasyonlara rağmen alternatif bir seçenek olarak yükselen Kürt Özgürlük Hareketi’nin, BDP aracılığıyla rengini yansıttığı harita, tartışmaların merkezine oturacaktır.

Kürt halkı bu seçimlerle, AKP Hükümeti’nin çözümü geciktirme ve sulandırma temelinde yapmak isteyeceği manevraların önüne set çekmiştir. Belli ki tartışmalar, Kürt sorununun demokratik çözümünde izlenecek yol ve yöntemlere; esasta da müzakere ve Sayın Öcalan’ın özgürlüğü meselesine daha fazla odaklanacaktır. Tabii ki aynı zamanda tartışmaların temelinde tekçi ulus devlet mantığına göre işlev gören temsili demokrasinin çözüm üretmeyen niteliğine karşı, doğrudan demokrasiyi hedefleyen öz yönetim esaslı Demokratik Özerklik olacaktır.
Seçimler demokrasilerin vazgeçilmez ana unsuru olarak kabul edilse de, bir gösteriye dönüştüklerinden temsili demokrasiyi gittikçe tartışmalı hale getirmekte, kriz olgusunu derinleştirmektedir. Nitekim son yerel seçimler de en renkli sirk gösterisine dönüştü. Bu seçimler bir kez daha gösterdi ki; çeşitli yol ve yöntemlerle toplumun iradesi ipotek altına alındığı sürece, seçimler gerçek anlamda demokratik iradeyi açığa çıkartamaz.

ABD ve Avrupa demokrasileri

Seçimlerin yalnızca diktatoryal rejimlerde, diktatörlerin seçiminde sergilenen bir gösteri olduğu elbette söylenemez. Özellikle iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle birlikte kendisini ‘demokratik dünyanın öncü gücü’ gören ve tüm dünyaya demokrasi ihraç etmek isteyen ABD’de demokrasi, daha baştan seçimlerin üzerine düşen gölge ile tartışmalı hale gelmiş, aynı oranda sakatlanmıştır. 2000 yılında oğul Bush’un seçildiği başkanlık seçimi bu gerçeği çok daha açık hale getirdi. Nitekim seçim sonuçları aylarca açıklanamamıştı.
Aslında Amerika da başkanlık seçimlerinin öteden beri ‘demokratikliği’ konusu hep kuşkulu olmuştur. Bunun esas nedenlerinden biri; özellikle kara derililerden oluşan yoksulların önemli bir kesiminin ‘oy kullansak da sonuç değişmez’ diyerek genellikle seçme hakkını kullanmamış olmasıdır. Zaten bu kesimler kölelik koşulları ve ırkçı ayrımcılıktan ötürü uzun süre dışta tutulmuştur. Bunun dışında eğitimli orta kesimin de önemli oranda sandık başına gitmemesiyle birlikte neredeyse azınlıkta kalan kesimlerin tercihleriyle ortaya çıkan sonuçlar, genel irade açısından hep tartışmalı olmuştur.
Peki, katılımın kimi zaman yüzde elliler seviyesinde seyrettiği Avrupa’da seçimlerin demokratik olduğu söylenebilir mi? Tabii ki seçimlere katılımın yüksek ya da düşük oluşu, yalnız başına seçimlerin demokratik olup olmadığını belirlemez. Ancak toplumun bağımsız iradesinin açığa çıkmasını manipüle eden otoriter ve totaliter ortamlarda yapılan yüksek katılımlı seçimlerin ortaya çıkartacağı sonuçlar nasıl demokratik olmayacaksa, görece daha demokratik koşullarda yapılsa bile genel iradeyi yansıtmayan düşük katılımlı seçim sonuçlarının demokratik olduğu da herhalde söylenemez.

Temsilin tükenmişliği

O halde sorunun kaynağını nerede aramak gerekir? Çözüm nasıl bulunabilir? Biliyoruz ki bu çok eski bir tartışmadır ve günümüz açısından daha yaşamsal bir nitelik kazanmıştır. Jean Jacques Rousseau, “Egemenliği devredilemez kılan neden, onu temsil edilemez de kılar. Egemenlik temel olarak genel iradede yatar ve irade temsil kabul etmez; ya odur ya da ötekidir, ara olasılık yoktur” derken bir gerçeğe çok yalın biçimde parmak basıyordu. Hem de tam ikiyüzelli yıl önce. Açık ki sorun, genel iradenin temsil yoluyla delege edilmesindedir. Oy kullanan insanların bir müşteri haline getirilerek, araçsallaştırılmasıdır.  Böyle olmasına rağmen, sistem muhalifleri mevcudu aşan kayda değer yeni bir alternatif yaratamadı.

İktidar ve devlet dışında bir yol

Zapatist hareket ve Latin Amerika’da kimi hareketler alternatif bir yol izleseler de pek görünür olamadılar. Günümüz açısından en görünür hale gelecek olanı Rojava deneyimidir.  Bu deneyimler iktidar ve devlete uzanan yol dışında, farklı bir yola işaret ediyor. Yakın zamana kadar kapitalist moderniteye karşı mücadele, yine modernitenin zihniyet dünyası içinde, onun araçlarıyla yürütülmeye çalışıldı. Bu nedenledir ki politik partiler, işleyişinden örgütsel yapısına kadar devletin bir prototipi olarak işlev gördü. Farklı bir yoldan yürümek isteyen anarşist ve komünalist hareketler dikkate alınmadı bile. Genel olarak çözüm devleti ele geçirmede bulundu. Bu ya parlamenter yolla yapılacaktı ya da devrim yoluyla iktidarın ele geçirilmesiyle olacaktı. Dolayısıyla dünyayı devlet aracıyla değiştirmek, devrimci düşünce üzerinde çok uzun süre baskın olan bir paradigma oldu. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, devlet ve iktidar toplumsal değişimin esas belirleyeni sanıldı. Devlet iktidarına sahip olmak, devrimci sürecin gözbebeği, devrimci değişimin ortasında yayılacağı bir merkez olarak görüldü. Ancak zamanla görüldü ki devlet paradigması her ne kadar umudu gerçekleştirmenin bir aracı olarak görüldüyse de, iktidarın ele geçirildiği her yerde umudun katline dönüştü. İnsanca yaşanılır bir dünya hayali, bürokratik ve militarist uygulamalarla yerle yeksan edildi. İktidarı ele geçirmek için alınan görevler, zamanla iktidarın kendisi için alınan görevler haline geldi. Örgüt içi ayrımlar, iktidar mücadelesine dönüştü.
Açık ki iktidarı ele geçirme gayesi, mücadeleyi de araçsallaştırdı. Mücadele, çıkış gerekçelerinden ve ideallerinden koparak, salt iktidarı ele geçirme gayesine dönüştü. Bu durum kaçınılmaz olarak katı merkeziyetçi ve aşırı hiyerarşik bir yapı doğurdu. Böylece temsil istisna olmaktan çıkıp, bir norm haline geldi.
Hal böyle olunca muhalif hareketler de temsili araçlarla, iktidar ve hiyerarşiyle sakatlanarak birer bürokratik aygıta dönüştü.  
Temsili demokrasi, kapitalist modernitenin sorunlarına çare olmadığına göre ezilen, boyunduruk altında tutulan toplumsal kesimlerin sorunlarına hiçbir şekilde çare olamayacaktır.
Yine iktidar mevkilerini ele geçirme düşüncesi, toplumsal yaşamda daha dağınık duran iktidar mevkilerinden güç ilişkilerini çözerek, özgür bir toplum yaratma önünde de engel haline gelmiştir.

Demokratik Özerklik biricik seçenek

Doğrudan demokrasi sözkonusu olduğunda ölçek sorununu ileri sürüp; “Yerleşim bölgeleri çok büyüdü. Doğrudan demokrasi olanakları yoktur” diyenler hep olacaktır. Ancak sorun ölçek sorunu değil. Asıl olan kurulacak mekanizmalardır. İzlenecek yol ve yöntemlerdir.
Özellikle Kürdistan açısından doğrudan demokrasi olanakları fazlasıyla vardır. Komüncü, özyönetimi esas alan, konfederalizm perspektifine dayanan Demokratik Özerklik, bu açıdan biricik seçenektir. Yeter ki iktidarcı yaklaşımların ötesinde, özüne uygun ele alınabilsin.
Kuzey Kürdistan’da üç dönemi geride bırakılan Yerel Yönetimler süreci kayda değer bir gelişme ortaya çıkartamasa da Rojava deneyimi yol göstericidir. Artık tek yol iktidarın fethi değil, onun çözülüp yok edilmesiyle doğrudan demokrasinin kurulmasıdır. Bunu da daha fazla beklemeden, yerellerde fiili olarak başlatma zamanı çoktan gelmiştir.

 1964 yılında Dersim’de doğan Hayri Ateş, 1987’de İzmir İHD’de aktivist olarak yer aldı. 1989 yılında İzmir PSAKD ve Dersimliler Derneği Kurucu üyeliğinde bulunan Ateş, 1990 yılında HEP’le başlayan aktif siyasi faaliyetlerine BDP MYK üyeliği ile devam etmekte. Özgür Gündem, Radikal 2 ve Dersim Dergisinde yayımlanmış yazıları bulunmakta.