Hiçbir şey karışık değil. Çünkü hakikat her zaman “yalındır”. Onun anlaşılmasını istemeyen, hakikati karışık hale getirir.

Türkiye’nin hakikati nedir?

Türkiye’nin hakikati şu basitliktedir:

Türk kapitalizmi kendi milli pazarıyla yetinemez.  

Dış pazarı olmazsa büyüyemez.

Kapitalist modernitenin en büyük kanunu şudur: Büyüyemeyen küçülür, küçülen yok olur. Bunun sebebi “rekabettir”.

Aynı sokakta iki bakkal varsa, bu kanun onlar için bile geçerlidir. Her iki bakkalın aylık kazancı yüzer lira olsa, bakkallardan biri diğerinin yüz lirasına göz diker. Daha fazla müşteri çekmek için yırtınır. Dükkanını yeniler. Para yatırır. Diğeri de aynısını yapar. Hiçbir zaman müşteri iki bakkalla eşit miktarda alışveriş yapmaz. Birisinin yüz liralık kazancı azalırsa, kaybettiği kısmı öteki bakkal kazanır. Kazancını 110 liraya çıkaran bakkal 90 lirada kalana karşı daha yıkıcı bir rekabet imkanı elde eder. Sonunda bakkallardan biri sokağı terk etmek zorunda kalır.

Türk ekonomisi eğer kendi milli pazarıyla yetinirse, kendi milli pazarıyla yetinmeyen rakip bir ülke, örneğin İran, dış pazarı olduğu için Türk kapitalistinden daha çok kazanır. Türk kapitalisti dış pazarı yoksa daha az kazanır. Sonuçta, Türkiye de bir kapitalist pazar olduğu için, daha çok kazanan rakip devletin kapitalisti, Türk pazarına dalar. Türk kapitalistini kendi milli pazarında boğar.

İşte böyle olduğu için, Türk kapitalisti asla kendi pazarıyla yetinemez. Dış pazara açılır. Ve o dış pazarda ölümüne bir rekabete girişir. Ya rakibi batıracak, ya kendi batacaktır.

Batmak ne demektir? Ölmek demektir. O halde “ölmemek için öldürecektir.”

“Öldürmek” söz konusu olunca, artık “ekonomi dışı” alana girilmiş olur. Kapitalist rekabet, “kurallara uygun olarak oynanan bir futbol maçı” değildir. O nedenle “kapitalist rekabette” “ölme” korkusu bir kere ortaya çıkınca, “ekonomik” kurallar anında terk edilir. Devreye “ekonomik olmayan” araçlar girer.

“Ekonomik olmayan” araç, kapitalist rekabet koşullarında, “askeri araçlardır”. Bütün “çağdaş” savaşlar, dünya savaşları ve bölgesel savaşlar, “kapitalist rekabeti başka, yani askeri araçlarla sürdürmenin” sonuçlarıdır. Türkiye’nin şimdi geldiği aşama şudur: Türk kapitalizmi, en azından şu dönemde, artık ekonomik araçlarla ne büyümeyi garanti altına alabilir; ne de dış pazarlardaki varlığını koruyup, güçlendirebilir. Bu demektir ki, artık devreye “başka araçları” sokmak şart olmuştur.

Buraya kadar tamam.

Şimdi gözlerinizi Suriye’ye çevirin. Ne olduğunu anlamak istiyorsanız, Cengiz Çandar’ın dünkü yazısını büyük bir dikkatle okuyun. Çünkü şu anda Türk dış politikası ve savaş politikası, Suudi Arabistan ve Katar tarafından desteklenen El Kaide türevli Suriye’deki “Sünni muhalefete” angaje olmuş bulunuyor.

Yani rakip İran’a karşı hem Yemen’de, hem de Suriye’de “askeri bir cephe” açılmıştır ve Türkiye az sonra gırtlağına kadar bu bataklığın içine gömülecektir.

Bunun içerideki sonucu çok açıktır:

Birincisi, böyle bir çizgiyi “demokrasi” koşullarında sürdürmek mümkün olmaz. Bu ülkede nüfusun önemli bir kısmı “Alevi”dir. Kapitalist rekabeti “askeri araçlarla” sürdürmek, kapitalist kaynakları zayıf olan, stratejik kaynaklara da sahip olmayan bir ülkede ancak “diktayla” mümkün olabilir. Demek ki Erdoğan’ın “dikta hevesi”, sadece heves değil. Bir “zorunluluktur”.

İkincisi, böyle bir “dikta” zorunluluğunun bir de “ideolojik” zorunluluğu vardır. Bu zorunluluk da “rekabet edilen pazarın” karakteriyle şu sırada yakından bağlıdır. Rakip devletlerden birisi “Şii”, öteki “Sünni” ekseninde konumlanmış ve rekabet kızıştıkça, bu iki çizgi arasındaki düşmanlık da, o çizginin öznelerini daha da “radikalleştirmiştir.” Şu anda Türkiye’nin yer aldığı “Sünni” eksen, doğrudan doğruya El Kaideciliğin etkisindedir.

Demek ki “savaş tehlikesi” var. “Dikta tehlikesi” gayet açık. “El Kaideleşme” ihtimali mevcut…

Neden HDP’yle barajı aşmalıyız sorusunun yanıtı işte bu kadar “yalındır.” Çünkü hakikat yalındır.