
Geçenlerde bir arkadaş ortamındaydım, orada bulunanların neredeyse hepsi gençlik yıllarında sol hareket içerisinde öyle böyle mücadele etmiş insanlardı. Konuşmalarımız kendiliğinden seçim sürecine, oradan da HDP ve Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a geldi.
Orada bulunan hemen herkesin HDP ilgili söyleyeceği ilginç bir şeyi vardı; ancak bunların hemen hemen hepsinin ortak noktası; “HDP ve eşbaşkanı Sayın Demirtaş’ın nasıl olup da toplumun bu kadar farklı kesimlerine hitap etmeyi başardığı” konusuydu…
Arkadaşlarımızın tamamı “HDP’nin politik olarak bir imkansızı başardığını vurgulayarak, bırakın “Kürt siyasetini” normalde “Türkiye demokratlarına” bile mesafeli olan insanların birden bire nasıl olup da HDP’ye ve Sayın Demirtaş’a oy verecek noktaya geldiklerine hayret ediyorlardı…
Bu arkadaşların çoğu çok kısa aralıklarla belki Türkiye dışına çıkmış ama uzun süreli yurt dışında yaşamamış insanlardı; yani “Türkiye toplumunu” günlük olarak yaşayan insanlardı.
Bunca şeyi şunun için anlatıyorum; neredeyse bütün hayatlarını Türkiye toplumu ile birlikte onun bir parçası olarak geçirmiş; Türkiye halklarının; mutluluğu, adaletli ve hakkaniyetli yaşayabilmesi için her biri kendi çapında ciddi bedeller ödemiş olan bu insanlar HDP’nin bu denli gelişmesi, sempati kazanması ve bu partinin eşbaşkanı olarak Sayın Demirtaş’ın ilgi odağı olmasını hayretle karşılıyorlardı.
Bu aslında iki şeyin dışa vurumuydu:
Birincisi; bu insanlar önce 12 Eylül; sonrasında ise henüz 12 Eylül’ün muazzam baskıcı ortamından çıkamadan 90’lı yıllarda gelen “reel sosyalizmin” yenilgisi ile derin travmatik bir sürece girmişlerdi.
Bir anda dünya ve Türkiye kamuoyu; sosyalistleri duymaz görmez; onlar da bir biçimde kendi halklarına ulaşamaz, onlarla konuşamaz olmuşlardı.
Bu ülkenin sosyalistleri ve halkı aslında başka dilleri konuşuyor, başka türlü hissediyor, başka türlü yaşıyordu. İşin kötü tarafı sosyalistlerin önemli bir kesimi bu durumu artık kanıksamış, kendilerini haklı çıkarmak için “Bu halktan adam olmaz” edalarında dolaşmaya başlamışlardı. Dernekleri partileri politik kurumlar olmaktan çıkıp birer lokal görünümüne bürünmüştü.
İkinci neden ise; AKP’nin son 13 yıldır arka arkaya ezici bir çoğunlukla kazandığı seçimler olmaktadır. 2000’li yıllarda Türkiye, sürüp giden “Kürt savaşı“ ve bir türlü yerli yerine oturmayan Türkiye içi dengeler nedeniyle iç istikrarını yakalayamıyordu. Var olan partilerin hiçbiri halkta gerçek bir karşılık yaratamıyordu…
Yolsuzluklar diz boyu yaşanmış; her parti sırayla bir biçimde koalisyon ortağı olup; devleti soyma sırasının kendine gelmesini bekliyordu. İşte tam da bu koşullarda biraz da dışarıdan destekle AKP; yeni ve temiz siyaset vurgusuyla iktidar oldu. Halkta var olan “Müslümanlar haram yemez” yaklaşımını da arkasına alan “Tayyip Erdoğan” kendilerine “AKP” diyenlere kızıyor, biz” “AKP” değil, “AK Partiyiz” diye meydanlarda bağırıyordu.
Türkiye toplumu; sağcısıyla solcusuyla öncesinden öylesine bezmişti ki; hiçbir karşılığı olmayan bu “hikaye anlatıcısına” üç dönem üst üste destek verdi. Bu kadar kof, hiçbir politik karşılığı olmayan bu yaklaşım eskinin alternatifi olma iddiasıyla adeta Türk toplumunu büyülemişti.
Bu durum karşısında kendini sorgulamak yerine halka kızan sol bir de üstüne üstlük bu halkın yoksulluk ve demokrasi sorunlarına nasıl cevap olabilirim diye düşünmek yerine; halkı “bir kilo makarna, bir çuval kömüre” oyunu AKP’ye satmakla suçluyor, bu halkın sorunlarına Kafdağı’nın tepesinden bakıyordu.
Kendi çaresiz, acınası halini nasıl çözerim diye düşünmek yerine işin kolayına kaçıyor, halkına küsüyordu.
İşte HDP ve Sayın Selahattin Demirtaş’ın içinden geldiği hareket bununun tam tersini yaptı; Kürt halkı neredeyse oraya gitti; kendi sorunlarını halka dayatmadı, halkın sorunlarını kendine dert etti, onları çözmeye çalıştı.
Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan, geçmişin sorun çözemeyen düşünme ve eylem kalıplarını adeta İbrahim’in putları kırması gibi kırarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin önünü açtı. Kürt hareketini, halkın sorunlarını çözen sözün ve eylemin sahibi yaptı…
İşte HDP ve Sayın Selahattin Demirtaş bu söz ve eylemin; Türk ve Kürt kamuoyu önünde, en sempatik, en samimi, en inançlı ifadesi olmaktadır…