HDP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder, AKP Hükümeti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki çatışmanın beklendiğini belirterek, “İki tarafın da ortaya koyduğu verilerin kaydını iyi tutmalıyız. Her iki tarafın da totaliterleşen devlete ettikleri hizmeti gözden kaçırmadan ve yaptıkları en ufak hukuksuzlukları dahi kayıt dışı bırakmadan ilerlemeliyiz” dedi.

HDP İstanbul Milletvekili ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkan Adayı Sırrı Süreyya Önder, sorularımızı yanıtladı.

Yerel seçimler yaklaşırken CHP ile ilgili de çok fazla tartışma gündeme geldi. CHP’nin HDP’den rahatsızlığı nedir?

Geleneksel bürokrasi ve sermaye bir araya gelmiş, bir de Gezi’nin üstüne konmak gibi bir vizyon sahibiler. Elbette karşılarında Gezi’yi Gezi olmadan çok daha önce içine sindirmiş bir hareketin güçlü bir şekilde kendini örgütlemiş olarak var olmasını istemiyorlar. Nedir CHP? Statükonun kendini yenilemek için ahırdan çıkardığı diğer atıdır.
Elbette, doğal olarak CHP bizi yarışın içinde istemedi. Bizim “kendin yönet” prensiplerimizi kabullenemediler. Keza sermaye yönetsin istiyorlar, halk değil. Aşağıdan politikayla ilgileri yok. ABD’den ‘yürü ya kulum’ dendi diye Sarıgül’ün omzuna konan bir kuş CHP. Biz şahısların omzuna siyaset yükleyemeyiz. Bizden bunu istiyorlardı. Biz ilkeleri sunduk.
Biz, haysiyet ve ilkeleri baz alarak mücadele etmek istiyoruz. Sanıyorum ki ilkelerimizin haysiyeti altında ezildiler.


Bir de CHP’de, HDP ile yan yana durmasının CHP’de oy kaybı neden olacağı endişesi vardı...

HDP ile yapılacak bir ittifaktan CHP’nin bu kadar korkmasını sebebi, kendilerinin devletin statik yapısına hala göbekten bağlı oluşu. Sonuç itibariyle CHP kendisine atfedilen sol kimliğe ve içerisinde bu damarı yaşatmaya çalışan, HDP’nin daha çok yakışacağını düşündüğümüz kimi vekil arkadaşlara rağmen hala devletçi, özünü askeri mantıktan alan, modernizmin hastalıklarını taşıyan kimliğinden vazgeçmiş değil.

Öcalan ve KCK ile görüşmelerde yer alıyorsunuz. Süreç ne aşamada?

Müzakerenin temel öznesi elbette ki KCK ve Sayın Öcalan. Biz mücadelenin iletişimsel kürsüsüyüz aslında. Türkiye basınının ve siyasetinin tabuları gereği BDP’ye siyasi odak olmaktan ziyade ulak işlevi yakıştırılmaya çalışılıyor. Oysa BDP-HDP çizgisi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin tüm diğer parçaları ve ortakları gibi müzakerenin temel öznelerinden biri. Şahıs olarak benim de ötemde. Bizim ‘temel özne’ gibi görünmemiz müzakerenin hükümetçe yürütülme biçiminden kaynaklanıyor o kadar. Hükümetin sürekli çekinerek, sürekli geriden, sürekli ‘tabanım kaçmasın’ kaygısıyla attığı adımlar süreci mehterana çeviriyor. Biz her fırsatta ölüm değil çözüm diyor, müzakereden yana tavrımızı koyuyoruz; AKP ise yargıdan çıkan kararları bir iki vicdani söylemle atlatmak derdinde. Roboskî’den takipsizlik çıkan bir ortamda “Süreç ne aşamada” sorusu, sanırım bize değil AKP’ye sorulmalı. Zira, içlerinde oldukları krizde her ne kadar ‘bu çözüm sürecine bir komplodur’ algısını yaratmaya çalışsalar da çözüm sürecine komplo etkisi yapacak tüm uygulamaların altında imzalarını görüyoruz. Özetle, süreç Sayın Öcalan’ın şahsında Kürt Özgürlük Hareketi’nin Ortadoğu halklarına duyduğu sevgi ve saygının omzunda ilerliyor diyebilirim.

Bazı kesimler HDP’nin, Kürdistani yaklaşımını zedeleyeceğine ilişkin iddialarda bulunuyor. Ne düşünüyorsunuz? Pratikte bu gibi sorunlarla karşılaşıyor musunuz?
Ezilen mücadelesinde ortaklaşmak Sayın Öcalan’ın temel prensibi. Neden Kürt Özgürlük Hareketi’nin temeli olan partinin adı Kürdistan İşçi Partisi? Neden bu harekete emek veren bu hareket için ölenler emekçi ve yoksul çocukları? Soru bu kadar basit. Dünyanın tüm emekçileri, tüm insanları ırklarının yarattığı imtiyazlardan arınmadıkça eşitçe bir siyasi mücadele mümkün değildir. HDP Türkiye emekçilerinin tamamının eşitlenerek örgütlenmesi için bir ortam. Kürtlerin kurtuluşu da yeniden kuruluşu da HDP’nin yoldaşça baktığı bir durum. Keza bu zaten Türkiye’nin dar çerçevesine sığdırılabilecek bir şey değil. Biz hep söylüyoruz. HDP, Ortadoğu siyaseti yapmaya çalışıyor ve bu çok geniş bir coğrafya. Bugün Türkiye’nin dar siyasi kalıplarını aşmak gerekir çünkü Kürdistan düşüncesi de ideali de Türkiye’nin reel politiğine kıstırılamayacak kadar güçlüdür. Tam da bu bağlamda aslında HDP Kürdistani idealler için de bir seçenektir, sosyalist idealler için de.
Son birkaç yıldır ne yazık ki adli operasyon medyası var. Polis bültenlerinden çıkan haberler siyasi atmosferi belirledi. Bu AKP’nin devletleşmiş siyasetine de yansıyordu. Daha seçilmiş vekiller yeni özgürlüklerine kavuştu düşünün. Bu bağlamda ‘marjinalize’ edilenleri sayarsak bu ülkede şu an statükonun ve iktidarın temel unsurları hariç herkes marjinal konumunda. Yanılmıyorsam Tanıl Bora’nın bu marjinallik meselesiyle ilgili sağlam bir yazısı vardı, şöyle diyordu: “Marjinal, Türkiye’de müstekbirlerin nefret sözüdür.” Ben, HDP’nin marjinal olduğu bir ülkede tek bir şeye ihtimal veririm: O da yükselmiş bir totaliterlik. Neoliberalizmin vardığı son nokta olan bu totaliterlik hali, bu sıradanlaşmış kötülük eğer bizi marjinalize ettiyse kötülüğün kendisinin ‘sıradışı’ olacağı günler yakındır diyorum.

İslami duyarlılıklara sahip kesimler, HDP içinde temsil ediliyor mu? Onların seçim çalışmalarındaki yeri ne olacak?

Biz artık ‘temsil’ kelimesini aştık. İslami kesimler doğrudan siyasetin katılımcısı HDP içinde. Aralarında İslami sebeplerde tebliğde bulunan vicdani retçiler dahi var ve önemli bir damarı teşkil ediyorlar parti içinde.

Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelerin çoğunda HDP ile seçime giriliyor. Alevilerin HDP’nin çalışmalarına katılımı nasıl? Bu katılımın çözüm süreci bağlamında anlamı nedir?

Yoğun bir katılım var. Aleviler, Türkiye’deki ezilen nüfus içerisinde çok ciddi bir oranı kapsıyorlar. Hem Parti Meclisi’nde hem parti emekçileri arasında Aleviler zaten var. Keza sağcılarla ve faşist artığı insanlarla kol kola girmiş bir CHP’ye oy vermektense, ezilenlerin partisine oy vermek her Alevi için önemli bir kazanım olacaktır.  

İstanbul’da HDP’nin adayısınız, HDP’nin İstanbul için modeli ne?

Birlikte yöneteceğimiz bu kent BDP’nin bugüne dek elde ettiği büyükşehir birikimiyle Türkiye sağının başarısızlığının antitezi olan sol belediyecilik mantığını bir araya getirecek. Katılımcı, çözümcü bir model uygulayacağız.
 
Gezi’yle ilgili hala olumlu ve olumsuz tepkiler almaya devam ediyor musunuz?

Gezi ‘bitmiş’ bir şey değil. Gezi’nin geride kalmış bir şey olduğunu düşünüp soru soranlar, yorum yapanlar oluyor ve olumlu ya da olumsuz türlü nitelendirmelerde bulunuyorlar. Ben Gezi’nin siyasal kalıcılığını sağlamamız zorunlu olan ilkesel bir nöbet olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda da gelen tepki ya da övgülerin fikri bir temele kavuşmadıkça anlamı yok. Gezi’nin fikriyatını yeterince tartışmadığımızı düşünüyorum en çok da.


Öcalan, sizin sanatçı ve siyasetçi yanınızı nasıl değerlendiriyor?

Sayın Öcalan, sanat ve devrimci siyasetin birbirinden ayrılamayacağını düşünüyor ki bu benim de başından beri durduğum noktadır.

Tutuklu vekillerin tahliyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her Kürt bir mahkumun yakınıyken, tahliyelere sevinmek mümkün de mantıklı da değil. Yükseltilmesi gereken tüm siyasi tutsaklara özgürlük sloganıdır.

Sebahat Tuncel’in cezası Yargıtay’da onandı; ne olacağı belirsizliğini koruyor. Ne olur?

Türk devletinin süreç konusundaki samimiyetiyle ilgili imtihanlarından biri de bu. Tuncel, Türkiye siyasetinin korktuğu politikacı figürünün ta kendisi. Onun kadar militan, onun kadar kavganın her safında olmayı deneyen bir insanı siyaset dışına itmeye çalışıyorlar. Burada iki nokta var: Birincisi şu ki içeride olan vekillerimiz siyaset dışı olmadılar, Kürt Özgürlük Hareketi’nin herhangi bir ferdi asla hapishaneyle ‘ıslah edilemedi’.
İkincisi de; devlet bunun farkına varamamasının ötesinde buna karşı önlem almakta da çok geç kaldı. Belirsizliklerin temelinde Türk hukukunun krizi var, dolayısıyla Türk siyasasının.

AKP-Cemaat çatışması devam ediyor. Sizin bu çatışmaya ilişkin yorumunuz nedir?

Bir gün egemenlerin bu tür bir kavgaya girişeceğini tahmin etmek güç değildi. Zaten iki kutup arasındaki çelişkiler başta Kürt sorunu olmak üzere birçok alanda fazlasıyla görünür olmuştu. Benim bu çatışmaya ilişkin yorumum şu: İki tarafın da ortaya koyduğu verilerin kaydını iyi tutmalıyız. Her iki tarafın da totaliterleşen devlete ettikleri hizmeti gözden kaçırmadan ve yaptıkları en ufak hukuksuzlukları dahi kayıt dışı bırakmadan ilerlemeliyiz. Biz çağrımızı yaptık, çağrımız erken seçimdi.
Bunun sebebi şu: AKP kadrolarının zayıflığı gereği ülkeyi yönetemez hale geldi. Demokrasinin sürerliğine karşı tahribat yaratıyor bu yönetememe hali. Cemaat devlet içi bürokraside çok aktif, bu zaten hep bilinen bir gerçekti; ancak AKP burada aktif olmak için hiçbir şey yapmamış. Bunu görmüş oluyoruz. Ben çatışmanın açık bir biçimde kadrolar meselesinden kaynaklanan ve AKP’nin niceliksel insan kaynağının niteliksele dönüşememesi ve AKP’nin ideolojik anlamda vizyon oluşturma konusunda başarısız olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. İktidar olmak yetmez, iktidarı kullanmak da gerekir. AKP iktidarı kullanmamış, onu emanet ederek politika ve iletişim üretmiş gibi görünüyor.

Çözüm projemiz hazır

Sırrı Süreyya Önder, yerel seçimlerde diğer partilerden farklı olarak “çözüm projesi” ile girdiklerini belirterek, 3 temel farklılıklarının ise Demokratik Özerklik, eşbaşkanlık sistemi ve ekolojik belediyecilik anlayışı olduğunu söyledi.
DİHA’nın sorularını yanıtlayan Önder, “Bu seçim biz ve onlar arasında geçecek” dedi. Diğer partilerin bir olduğunu vurgulayan Önder, “HDP farkını hangi politikalarıyla ortaya koyacak” sorusuna şu yanıtı verdi: “Bugün sistem partilerinin içerisinde hem kenti yönetmeye hem de kent ölçeğinden çıkarak bütün bir ülke yönetimine dair bir tek model ya da önerisi olan yok. Oysa bizim tüm siyasal bileşenlerimizin de benimsediği ‘Demokratik Özerklik’ dediğimiz bir projemiz var. Bu artık proje olmaktan da çıkmış birçok BDP’li belediyede belli nüveleriyle hayata geçirilmeye başlanmıştır. Halk bunun farkını görüyor. Bizim birinci farkımız burada, bir projemiz var. İkincisi ise biz de kadının eşit temsiliyeti var. Bu diğer siyasi partilerin hiç birisinde olmayan bir şey. Eşbaşkanlık sistemi bu seçimlerde bizim temel, ilkesel ve taviz vermediğimiz bir politika. Diğerleri bırakın kadına yönetimde eşit inisiyatif tanımayı adeta kadınsız kentler tasarlıyorlar. Üçüncü en temel farkımız ise ekolojik bir yerel yönetim anlayışına sahip olmamız. Hatırlayalım, Taksim’in yayalaştırılması projesi, CHP’li vekillerin bir tekinin bile muhalefet etmemesi sonucu oy birliğiyle geçmişti. Onlar için tarih, çevre, insan, diğer canlılar alınıp satılabilen şeyler. Biz de ise hayatın bizatihi öznesi. O yüzden Haziran direnişi sırasında “Buradaki kuşların ve ağaçların da vekiliyim” dedim. Bunu dediğim zaman dalga meselesi yapmışlardı. En temel farklılıklarımızı bu ve bunun altındaki başlıklar olarak ifade edebilirim.”

Halkın yönetimi olacak

Önder’in “Demokratik Özerklikten, toplumun kenti ve kendisini yönetmesinden söz ediyorsunuz. Toplum karar mekanizmalarına hangi kanallarla katılacak ve toplumun üzerine düşen ne olacak?” sorusuna yanıtı ise şöyle: “Sokaklardan başlayarak sokak, mahalle, semt, ilçe, il düzeyinde temsilciler meclisleri, kent konseyleri adına ne dersek diyelim, bu ve benzeri meclis yapılanmaları oluşturacağız ve bu tarzda var olan yapıları da işlevsel kılacağız. Yine sokaktan başlayarak bunu da bir çokluk ölçüsü almadan inanç cinsiyet, cins, gençlik temsiliyetine varana değin herkesin kendini ifade edebileceği alanlar bulabileceği yapılara dönüştüreceğiz. Çünkü çok olanın sesinin daha çok çıkması bu meclislerin bizim anladığımız anlamda aşağıdan yukarıya bir kent yönetimi inşa etmek anlamında eksiltecek bir girişimdir. O yüzden önce topluma bu bilinci kendi pratiğimizle sergileyeceğiz. Yani, ‘sen bu semtte bir tek Alevi’ysen, bir tek Ermeni’ysen ya da toplumsal hayata katılmamış bir kadınsan sen benim sesim burada ne olacak kimin tarafından duyulacak ki’ demeyeceksin. İnsanlara bu güveni vereceğiz ve aşağıdan yukarıya temsiliyet böyle olacak. Dolayısıyla buralarda kararlaştırılmamış, tartışılmamış hiçbir konu belediye meclisinin, kent meclisinin gündemi olamayacak. Halk sorumluluk almış olacak ve bunun kıymetli bir şey olduğunu ve söylemde kalmadığını görecek. Üstelik burada siyasal farklılıkları da son derece ciddiye alan bir tutum içerisinde olacağız, olmalıyız. Yani bize oy vermemiş bir CHP’li, MHP’li, AKP’li bir yurttaşın bu siyasal kimliğinden bağımsız olarak kente ya da semte dair ne söylediği bizim için son derece saygıdeğer bir noktada duracaktır. Onu tartışacağız.”

İstanbul’da demokrasiyi soluyacağız

İstanbul Büyükşehir yönetimine gelmeleri durumunda kentin öncelikli sorunlarına müdahale için hazır olduklarını ifade eden Önder, “şehir senin” sloganını nasıl hayata geçireceklerini, yapacakları çalışmalarla anlattı: “İlk yüz günlük program yapıyoruz. Bunu gören ‘çok iddialı değil mi?’ diyebilir. Bu kentte ulaşım ve sağlık sorunun çözülmesi ve yerel meclislerin oluşturulması meselesinde çok gözle görülür müdahalelerimiz olacak birincisi bu. İlk yüz günde bu kentte kent halkının nefes alma hakkına tecavüz eden bütün bina ve yapılaşmaların ve bunlardan doğan rantın tamamen kenti iyileştirmeye seferber edildiğini ve yıkımın mümkün olanların ve yine bu karar süreçlerinden geçenlerin süratle bu kentten temizlenmeye başladığını görecek insanlar. İlk yüz günde kente karşı suç işlemiş herkesin dosyalarıyla beraber hem halka hem mahkemelere şikayet edildiğini ve takipçisi olunduğunu görecek insanlar. İlk yüz günde bu kentte demokrasiyi solumaya başlayacağız, bunun da en bariz göstergesi bütün meydanlarımızın polis, valilik gibi saçma devlet mekanizmalarına girmeden halkın kendini ifade edebilecek kürsülerine dönüşecek. Bunu göreceğiz ve bunu hem büyükşehir ölçeğinde hem neredeyse her mahalle ölçeğinde bu tarz merkezler ve alanlar yarattığımızı görecekler. Bir ütopya değil bu başka yerlerde yaptık, bunun pratiğine sahibiz. Burada da yapacağız.
Çocukları ve yaşlıları birlikte saymayı sevmiyorum ama çocuklar, yaşlılar diyelim ve buna engellileri de katalım. Biz bunları kentten koruyoruz. Çocuğun sokağa çıkmasından doğal olarak ödümüz kopuyor. Çünkü çocuk kamusal alana adım attığı andan itibaren onu bekleyen yüz tane ölümcül tehlike var. Çocuklarımızı kentten korumayacağız artık çocuklar için güvenli semtler olacak. Trafiği ile oyun alanları ile eğitim alanları ile çocuklar artık 60 metrekarelik TOKİ konutlarına ya da hiçbir altyapısı götürülmemiş gece kondu semtlerine mahkum edilmeyecek. Toplumsal ihtiyaçların hepsini bulabilecekleri merkezleri olacak. Dolayısıyla kent senin dediğimizde çocuğun değilse kent bizim olmuyor. Yaşlının değilse kent bizim olmuyor. Engelliler için normal bir günlük yaşantısını idame ettirebilecek olanaklar yoksa kent bizim olmuyor.
Bir de ‘sen seçimden seçime oy verirsin ondan sonra seçtiklerin, üstelik çoğu seçtiklerinin kim olduğunu bilmezsin ve x partisinde 3, 5 kişinin karar verdiği insanlar bir dahaki seçime kadar görevi yürütürler’ algısı var. Bu yerleşik bir algıya dönüştürülmüş. Bunu tuzla buz edeceğiz. İktidar öyle gizli saklı kuytudaki bir şey değil, bunun böyle olmadığını gördük. İktidar elimizi uzatsak hemen yakalayabileceğimiz bir şey, çünkü biziz, biz belirliyoruz. Encümenler ya da başkanların son derece sıradanlaştığı kentler yarattığımız gün bizim bu program hayata geçmiş olacak.”
 


ÖZCAN BOZOÐLU/ANKARA