Özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı bir demokrasi için mücadele elbette sistem içi mücadele biçimlerinden biridir. Ve siyasette sistemin tıkandığı dönemlerde, sistem içi yönetme araçlarına katılarak tıkanmış olan siyasete kan taşımak, elbette yanlış bir taktik olur.
Türkiye’de, bugün toplumsal bir cinnet hali yaşamakta olan, özgüven duygusunu tamamen kaybetmiş, açlığa ve sefalete mahkûm edilmiş büyük çoğunluğun varlığına rağmen, ne bu büyük çoğunluk ne de egemen sınıflar açısından siyasetin tıkandığını söyleyebilmek mümkün değildir. HDP dışındaki partilerin kendi aralarındaki çatışmalar, hedef olarak önlerinde sistem değişikliği önerisi olmayan, sistem içi çıkar çatışmalarıdır. Yönetilenlerin büyük çoğunluğu ise eskisinden beter koşullarda da olsa, mevcut sistemi desteklemeyi sürdürmektedir. AKP, esas olarak HDP ile sınırlı olan gerçek muhalefetin büyük direnişine rağmen, meclisteki sayısal gücüne dayanarak, istediği yasayı istediği an çıkarma gücüne sahiptir.
HDP ve öncesi kulvardaki siyasal gelenekler kendi seslerini de duyurabilmek amacıyla bugüne kadar parlamentoyu kullanma taktiğini doğru bir biçimde kullanabildiler. Oysa bugün en azından Kuzey Kürdistan’da fiili bir bölünmüşlük söz konusudur. Kürt halkı kendi alternatif siyasetini polis-asker ve korucu şiddetine rağmen, çoğunluk olduğu kentlerde fiilen uygulamaya sokabilmektedir. Bölgede siyasetin asli gücü olduğu gerçeğinin altını 6-8 Ekim Direnişi’yle de bir kez daha çizmiştir.
Salt bu gerçek karşısında bile HDP’nin "seçimlere parti olarak katılım" kararı, sistemin direnişsiz akışını engelleyebilecek "devrimci" bir karardır. Sonuçları ne olursa olsun "parlamentoya girmek" iddiasına kilitlenmek yerine, "sistem karşısında gerçekten anlamlı bir güç olacaksa parlamentoya girmek" iddiası, Rojava’nın devrimci ruhunun bu seçimlere taşınması anlamını taşımaktır.
Elbette bu çabada "amaç-araç" ilişkisinin uyum zorunluluğunu dikkatle gözetmek gerekir. Böylesi devrimci bir kararın uygulanması, ancak, devrimci eylem ve taktiklerle mümkün olabilir. Parlamentoya girilsin ya da girilmesin, böyle bir devrimci kararı yaşatabilmenin yolunun gerçekte sokaktan, yani dişe diş bir direnişten geçtiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Fakat bu tarz bile, parlamentoda çalışma gereğinin önemini en azından bir süre daha azaltamaz.
Ya HDP barajı aşamazsa ne olur? Bu soru temelden yanlıştır. Birincisi, HDP barajı aşmak için seçimlere parti olarak katılıyor. İkincisi, "ya aşamazsa?" sorusunun yanıtı işin başından belirlenmiştir. Baraj aşılamazsa bugüne kadar olan ne idiyse o olur. Halk temsilcilerimiz, milletvekili olarak dün demokratik gösterilerde karşılaştıkları polis şiddetinin yarın da hedefi olmaya devam ederler. Dün partilerimize yönelik örgütlenen linç kampanyaları yarın da halkların temsilcilerine yönelik sürdürülmeye devam eder. Kürt halkı ve ittifakları bu saldırıları elbette biliyor. Ama barajın aşılması durumunda AKP’nin eskisi gibi rahat davranamayacağı da bir diğer bilinendir.
Böyle durumlarda HDP’den fedakarlık yapmasının istenmesi, sistem aldatmacalarının ilk akla gelen çıkışıdır. Eğer muhalefet güçlerinin bütünü AKP iktidarının tek adam iktidarına yürüyüşünü engellemek istiyorlarsa, o halde önümüzdeki seçimlerde zaten barajın üstünde olan bir CHP’nin yüzde üç dörtlük bir artış ile elde edebileceği sayısal bir nitelik patlaması söz konusu olmayacaktır. Oysa HDP’nin yüzde üç dört fazla oy alması, özellikle Kuzey Kürdistan topraklarında AKP’ye büyük darbe indirecek, bunun genele yansıması ise parlamento içi güçler arasındaki ilişkide niteliksel bir farklılaşmaya yol açacaktır.
O halde AKP’nin tırmanışını engelleyecek tek alternatif olan HDP’nin barajı aşması Türkiye’nin özgürleşmesini ve özgür ve eşit halkların birlikte yaşama iradesini güçlendirecek tek yoldur.