İnsan boğazlayanlar tahliye edildi. Darbeciler tahliye edildi.  KCK davasından tutuklu 5 BDP’li ise “dağa çıkabilirler” gerekçesiyle tahliye edilmedi. Bunun üzerine avukatlar KCK ana davasından dolayı tutuklu olan diğer tutuklular hakkında yaptıkları tahliye talebini, 2. Ağır Ceza’nın mensuplarını alaya alarak geri çekti.

“Adalet” dünyasında bu işler olurken, Gezi Direnişinde başından vurulan Belkin Elvan son nefesini verdi. Bunu duyarak Okmeydanı SSK Hastanesine koşanlar ise tıpkı Belkin Elvan gibi gaz bombalarıyla karşılandı. Ve tıpkı Belkin Elvan gibi bir çocuk yine gaz bombası fişeği ile yaralandı.
Bu iki gelişmeden çıkan sonuç ortak: AKP kendisine karşı “darbe” teşebbüsünde bulunan Cemaatçi yargıyı ve polisi “yer değiştirme” yöntemiyle “tasfiye” etti. Daha doğrusu onları AKP’ye karşı “darbe” yapamaz hale getirmek için gerekli önlemleri aldı. Yargıçların yerine “kendi” yargıçlarını, polislerin yerine “kendi” polislerini getirdi.
Sonra ne oldu?
Daha önce Cemaat’in “sızdırdığı” yargıçlar KCK davası adı altında siyasi soykırım yapmıştı. Şimdi AKP’nin “tayin ettiği” yargıçlar, KCK davasından tutuklu olan BDP’lilerin tahliye edilmesini engelliyor, Cemaatçi yargıçların yaptıklarını devam ettiriyor.
Ve daha önce Cemaat’in “sızdırdığı” polisler, Belkin Elvan’ı başından vurmuşlardı. Şimdi AKP’nin “tayin ettiği” polisler, Belkin Elvan’ın ölüm haberini alanları, tıpkı Elvan’a karşı yaptıkları gibi gaz bombası fişekleriyle vurmaya devam ediyor. Cemaatçi polislerin yaptıklarını devam ettiriyor.
Ve şimdi Fırat’ın Batısı’nda HDP’ye karşı sistematik faşist saldırılarla yüz yüzeyiz. Hükümetin kılı kıpırdamıyor. Bu da şu demek oluyor:  Hükümet ile Cemaat (ve CHP, Ergenekon) bir yandan birbirleriyle ölümüne kavga ediyor; ama diğer yandan hepsi birden, 30 Mart’tan sonra son hesaplaşma anında, “düzen dışı“ HDP’nin krize müdahale etmesini önlemek için MHP militanlarının HDP’ye yönelik saldırısına destek veriyor.
Devlet krizi 30 Mart’tan sonra, seçim sonuçları ne olursa olsun derinleşecek... Hatta bu satırlar yazılırken, Okmeydanı‘nda toplanan kitleye AKP’nin polisleri bir kere daha müdahale eder ve kan dökerse, bu kriz seçime bile kalmadan akut bir hal alacak.
Devlet krizinin iki sistem içi ve her ikisi de antidemokratik gücün ölümüne kavgasına yol açarak derinleşmesi, eğer ortada demokratik bir muhalefet yoksa, çarpışan iki taraftan birinin, diğerini faşizan yöntemlerle bastırmasına, bastıramazsa krizin kaosa evrilmesine yol açacak.
Yani “aman bizim kavgamızdan HDP yararlanmasın” diyenler, ortak olarak HDP’nin krizden demokrasi yoluyla çıkılmasında rol oynamasını engellemek için tehlikeli bir oyunun içine girmiş bulunmakta. AKP Cemaati, Cemat AKP’yi yıkabileceğini düşünmekte. Oysa devlet krizi öylesine derin ki, eğer ortada HDP gibi bir demokratik alternatif yoksa, ülke bu kaosun anaforunda yıkıma uğrayabilir, ardından “rövanşistler” ABD’den alacakları bir “yeşil ışıkla” şu ya da bu şekilde bir darbeyle yeniden duruma hakim olabilir.
MHP’nin ve derin devletin aklı evvelleri, bu yöntemlerle, Kürdistan’daki “huzurlu” ve “barışçıl” ortamı bozabileceklerini, HDP’ye amansızca saldırarak Kürt kitlelerini burada benzeri şiddet eylemlerine çekebileceklerini sanıyorlar. Ve bu ahmakça plana, şu anda kimisi CHP’nin, kimisi Gümer Cemaati’nin peşine takılmış olan aydınlar ses çıkarmıyorlar. Oysa HDP’nin Batıda demokratik bir alternatif olmaktan çıkarılmasıyla ortaya şu sonucun çıkacağını kestirmek zor değildir: HDP yoksa, ya AKP-Cemaat (ve ona eklenmiş CHP-MHP) kavgasından galip çıkanın faşizan iktidarı, ya da bu olmazsa kaos ve Ergenekon askeri darbe rejimi...
İşte bu nedenle HDP’ye yönelik saldırıları püskürtmek, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin en önemli görevidir.