Helîm Yûsif, Kürtçe yazan bir edebiyat adamıdır; siyaset sevmez ve yazmaz. 1967 yılında Rojava’nın Amudê şehrinde dünyaya gelir. Kürtçeyi en güzel haliyle kullanan ender yazarların başında gelir. Şimdiye kadar onlarca roman ve hikaye kitabı yazdı. Stockholm Enstitüsü’ndeki imza gününde okuyucu ile buluştu ve kitaplarının ilginç hikayelerinden bahsetti. Herbiri diğerinden ilginç olaylar. Kürtler dışındaki dost halkların ve komşu ülke yazarları başta olmak üzere insanların bir Kürt yazarının yaşadığı zulmü bilmesi önemli ve gereklidir.

Yûsif, kendi şehrinde okuduktan sonra Halep Üniversitesinde hukuk okur ve daha gençlik yıllarında yazmaya merak duyar. Suriye Baas rejiminde Kürtçe yazmak yasak olduğundan ilk denemelerini Arapça yazar. İşin bizim tarafımızdan bilinmeyen yönü, o dönem, Arapça ile bile yazılan her yazı veya kitabın, her sayfasının Bakanlığa götürülerek mühürlenmesi gerekiyormuş! Üzerinde mühür bulunmayan hiçbir sayfa basılmaz ve suç unsuru olarak kabul görürmüş. Basılan her kitabın dağıtılması için bile Bakanlığın izni gerekliymiş.

Bir vesile ile 1995-99 yıllarında, İstanbul’da ‘Ölüler Uyumaz’ ve ‘Sobarto’ adlı kitapları yayınlanır ama Rojava’ya getirme süreci, trajik-komik filmlerin konusudur. Yayınevi, devlet gönderilenlere izin vermiyor diye kitap gönderemez. Helîm, Güney Kürdistan hükümetinin Ankara’da çalışan bir görevlisinden Türkiye sınırından geçirmek için rica eder. O da ‘Biz Türkiye ile ilişkilerimizi bozmak istemiyoruz’ diyerek yardım etmez. Önünde tek bir kaçak yolu kalır. Bir otobüs şoförü ile konuşur. Çay, şeker, kumaş vs kaçıran adam önce kitap geçirme olayına inanmaz, şaşırır ama sonunda, ’15.000 lira verirsen ve sende otobüste bulunursan getiririm’ der. Kabul etmek zorunda kalır. 700 kitabı Reyhanlı’ya getirirler, aramalarda bulunmaz ve kitaplar Rojava’ya getirilir. Bir kısmını tanıdığı bir kitapçıya verir. Bir hafta sonra kitapçı onu çağırır. Raflarda kitaplarını görmeyince, hani kitaplarım? diye sorar. Kitapçı, ‘burada sakladım!’ der. Nedenini de açıklar; ‘İstihbarat elemanları buraya geldi ve M. Emin Zeki’yi tanıyıp tanımadığı, onun buraya gelip gelmediğini, ‘Kürt ve Kürdistan’ adlı kitabını satıp satmadığımı sordular.’ Yok deyince gitmişler ve korkudan Yûsif’ın kitaplarını da saklamış. 1948 yılında ölen Zeki’yi 1999 da arayan bir istihbarat...

Sobarto’nun Arapça basımı için Bakanlıktan izin alır, Lübnan’da basımını yapar ve yine kaçakçılar vasıtasıyla Suriye’ye getirir. Kitap siyasi değil, roman ama istihbarat göre yasak ve el koyar. Amudê Arap Yazarlar birliği başkanını devreye koyar. O da istihbarattaki adamlarını arar ve bizim Helîm kitapları için istihbarata çağrılır. İçeri girince orada çalışanlar birbirinin kulağına birşeyler fısıldadıktan sonra Yûsif istihbarat şefi odasına bırakılır. Şef, ‘Yazarı gerçekten sen misin?’ diye sorar, evet yanıtını alınca, ‘Evet, 500 tanesi elimizde, eğer sen de kitaplarının yanına gitmek istemiyorsan evine dön!’ der ve kitapları vermez.

Son yazdığı ‘Kırık Kanatlar ile Uçmak’ kitabının hikayesi de ilginç, Kürt trajedisinin ve düşmanlığının bariz bir örneği. Yazımına, televizyonda babası DAİŞ saldırısında şehit düşen bir YPJ savaşçısının sözleri ile başlar. Şavaşçı, ‘Ben babamın gururla birgün ben şehit babasıyım demesini beklerken, kendim artık bir şehit babasıyım diyeceğim!’ demesi yazının start noktası olur. Savaşçının kızkardeşi Cihan Hesen de Rodi adlı bir genç ile evlenmek üzeredir. Düğünlerini sembolik olarak DAİŞ’in yarısını yıktığı evinin bir köşesinde yaparlar. Ama 20 gün sonraki DAİŞ saldırısında Cihan, kocası, annesi ve toplam 11 aile mensubu olmak üzere 300 kişi öldürülür.

Yazarı etkileyen bir diğer olay da beraber okuduğu üniversite arkadaşlarının sonradan DAİŞ’e katılarak, insanların boğazını kesmesi olur. Bundan etkilenerek ‘İçimdeki Vahşet’ isimli romanı yazar.

Kısacası bu, bir Kürt yazarının yaşadığı zulüm, zorluk ve baskı hikayesinin bir parçası ama diğer Kürt yazarların baskıcı sistemlerde karşılaştığı zorluklar bunlardan aşağı kalmaz. Beraber yaşadığı, arkadaşlık yaptığı, ‘kardeşlik’ laflarını işittiği insanların bile, nasıl maskeler taşıdığının canlı hikayesidir bu. Coğrafyalar değişse de söz konusu Kürtler olunca, pratikte, siyasi de olmazsan fazla değişen birşey olmuyor, hepsi Kürt düşmanı kopyacısı...