Anladık ki vahşet demleridir içinden geçtiğimiz. Vahşet karşısında insan çaresizliğinin ağrılı bir sancı yatağında en dipte, en derinde demlendiği demlerdir her sabah içine gözlerimizi açtığımız. İnsanın tüm ömrü boyunca kendini en güvende hissettiği yerdir ya döl yatağı. Tüm ömrü boyunca ana rahminin sıcağından, güveninden, yumuşaklığından, huzurundan, ayrı düşmenin travmasıyla yaşar da her daim oraya dönmenin arayışı içindedir ya insan. İnsanın ana rahminde, insan olmaya giden yolculuğunun döl yatağında, henüz zamanla buluşmanın gerçekleşmediği zamanlarda vahşice katledildiği demlerdir içinden geçtiğimiz. En habersizken, en bilmezindeyken canlı olmanın sorumluluğunun, en güvende hissettiğimiz devridaimindeyken yaşam suyunun, ölümün gelip birden bire, ansızın, zamansızın yaşama galebe çaldığı çağlarındayız insanlığın.
Yaşamın içinde akan, yer tutan her yuvarlağı, her derinliği, her çukuru, her mağarayı, her hendeği, her barikatı, her tümseği ana rahminin imgesine dönüştürüp yol almadık mı sanat yolculuğumuzda. Psikanalistler sayfalarca, kitaplarca yazmadılar mı insanın ana rahmine geri dönüş isteğini, bu yolculuğa hazırlanmanın, bu yolculuğa çıkmayı denemenin, bu yolculuğa çıkmanın sancısını. Derinliği, sıcaklığı, kucaklayıcılığı, mahfuz ediciliği, rahmeti, şefkati olan her nesne ile kurduğumuz ilişkinin ana rahminden kopuş, ana rahmine özlem, ana rahmine yeniden dönüşün yolculuğuna çıkmanın arayışı olarak analize tabi tutup tonlarca yazı yazmadılar mı üzerinde.
Şimdi biliyoruz ki ana rahminde yaşamı öldürür demlerindedir insanlık. Şimdi biliyoruz ki ana rahmini öldürür demlerindedir uygarlık. Şimdi biliyoruz ki her gün onlarca ana rahmi, onlarca yaşam yaratan beden ve yaşam yaratan dişil bedenlerin yarattığı onlarca beden, eril aklın, eril fantazmanın, eril pragmanın ellerinde can vermektedir. Eril egoyla zehirlenmiş erkek kafasını ve erkeklik organı arasındaki işbirliğiyle her gün onlarca rahim ağzı vahşice parçalanmakta, onlarca dişil ruh, onlarca kurucu, yeşertici, sağaltıcı, büyütücü dişil devinim paramparça edilmektedir. Öldürerek, tecavüz ederek tamama erdirilemeyen erkek fantazma, doyurulamayan eril vahşet canı teninden çıkarılmış kadın bedenlerinin çırılçıplak soyulup sokağa atılarak, fotoğraflanıp fotoğrafları dağıtılarak, çıplak bırakılmışlığı teşhir edilerek doyurulmaktadır.
Erkek aklı bilmez ki çıplaklığı utancı değil ana rahmine en sade dönüşüdür kadının. Bilmez ki eril ego, soyundurarak utanca boğduğunu zannettiği çıplak kadın doğaya dönüşün, doğayla birleşip yeniden doğmanın tohumudur. Bilmez ve görmez ve anlamaz ki erkek aklı tecavüze, zulme, işkenceye, ölüme uğratılmış kadın bedenleri; kültürü, dili, özgürlüğü, coğrafyası tecavüze, zulme, gaspa uğratılmış halkların öfkesi bir ana rahmi derinliğinde, bir döl yatağı özgüveninde, sıcağında, direngenliğinde birleşip eril aklı, eril fantazmayı.
Dünyanın bütün kadınları bir gün hendeklerin, barikatların arkasında zulme uğrayan tüm insanlıkla buluşarak eril egemenliği tarihin karanlık çöplüğüne gönderecektir. Ve bir gün tarihçilerle birlikte psikanalistler de şöyle yazacak. Sur’da Cizre’de, Derik’te, Silopi’de, Nusaybin’de kazılan hendekler ana rahmidir, insanın yeniden var oluşunu, yeniden doğuşunu ve özgürlüğünü gerçekleştirdiği döl yatağıdır. İnsan ana rahmine dönme yolculuğu hendeklerde gerçekleşmiştir. Ve sanatın ana rahmine dönme yolculuğunun bu yüzyıldaki en güçlü sanatsal imgesi hendekler olacaktır.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.