Sevgili Mazlum (Erenci)’yi henüz 18’inde üzerindeki bombaları patlattıktan sonra kaybedeli 15 gün oldu… Bir yer minderinin üzerinde oturur vaziyette baş başa bıraktık Remziye Ana’yı O’nun duvar boyu resmiyle… „Bu odadan dışarı adımımı atmak istemiyorum. Mazlum’um orada, tam karşımda. O’nunla konuşuyorum, dertleşiyorum… ’Çok canın yandı mı oğlum?“ diyorum. Biliyordum. O’nun seçtiği yol, sağ dönebileceği bir yol değildi. Ama bu kadar da erken olmamalıydı, olamazdı…“ diyen Remziye Ana’yı…
Bu kadar gün içinde kaç Can daha yitirdik?
Kaç anne yüreğini onlarla birlikte toprağa gömdük?
Bunu düşünen kaç insan var bu ülkede?
Sadece „coğrafyanın yanan-kavrulanın yakasından“ değil; istisnasız her santiminden yükselmeli artık Barış çağrısı; bu zulmü durdurun çığlığı…
Bunu yapmak yerine, henüz 19’unda, 20’sinde hiç ama hiç nedenini dahi bilmediği bir savaşta toprağa düşen Türk gençlerini fırsat bilip; milliyetçiliği, ırkçı saldırıları, Kürtçe şarkı söyleyen sanatçıya dahi tahammülsüzlüğü geliştirmek kimin çıkarınadır?
Bir şey daha var: bu gençlerin hiçbiri kendi istekleriyle ellerine silah almadılar. İsrail, Türkiye gibi gençlerini pervasızca ölüme sürükleyen ülkelerde askerlik „gönüllü“ değil; „zorunlu“dur. Oysa ki 21. yüzyılda artık „vicdani red“ tartışmasız temel bir insan hakkıdır. Gençler, ölmeme ve öldürmeme hakkına sahip oldukları için, eğer istemiyorlarsa o askerliğin bir parçası olmamalıdırlar. Oysa ki kendi rızaları hilafına askere alınıyorlar, ölüyorlar, bazen de „intihar etti“ deniliyor onların ardından. 20’sine kadar gayet sağlıklı ol; hayatla barışık ol. Ama istemediğin halde askerliğe alındıktan sonra da „intihar“ et. İşte o zaman bu intihar değil; olsa olsa cinayet olur. Nitekim bu yıl başlarında, bir soru önergesini yanıtlayan Milli Savunma Bakanı, 408 askerin intihar ettiğini söylemiş…
Yani intihar, çatışmada ölüm; adına her ne denilirse bu gençler ölüyor.
Bunların tabutları üzerinden tüm ülkeye bir korku imparatorluğu hali zerkediliyor.
Kürt işçiler linç ediliyor; Aynur Doğan sahnede şiddete ve ırkçı söyleme maruz bırakılıyor; BDP il binaları ateşe veriliyor.
Kimse bu savaşın esas sorumlularından hesap sormuyor. Gözü yaşlı annelere, „askerlik yan gelip yatma yeri değildir“ diyen bir Başbakanın yönetme anlayışı zaten, o askerlerin yaşam hakkını umursamama üzerine kuruludur maalesef…
Bu 15 günde, Mazlum’dan sonra en az yirmi defa daha azaldık…eksildik…
Dün de Evrim Demir’in haberini aldık. Muş’un Bulanık ilçesinde 14 Temmuzu protesto için bedenini ateşe veren 18 yıllık bir ömür Evrim… Daha kendisi doğmadan 11 yıl önce Amed zındanındaki vahşeti yerle bir eden eylem sahiplerinin ardılı Evrim.
Vasiyet etmiş. „Beni Mustafa Malçok’un yanına gömün“ demiş. Bulanık’lı Evrim’in naaşı Mustafa’yla buluşmak üzere Eğil’e gitti.
Düşünün ki 18 yaşında gencecik bir insan. Umutları, coşkuları, hayalleri dipdiri.
Canını, bedenini ateşe veriyor. Tüm ölümlerden olduğu gibi, Evrim’in ölümünden de hepimiz; bu ülkede yaşayan herkes sorumludur.
Seninle de eksildik Sevgili Evrim…
Seni de yaşatamadık.
Tümünüzle birlikte toprağa gömdüğümüz yüreklerimizin geride kalan parçasıyla bu kadar acıyla nasıl baş edeceğiz, onu işte hiç bilmiyorum…