
KANDİL’DEN NOTLAR -I
Güney Kürdistan’da YNK’ye bağlı Enfal Bakanlığı tarafından davet edildiğimiz Süleymaniye’de yaptığımız görüşmelerin ardından nihayet Kandil’deydik. Burada KCK temsilcileriyle görüşmek ve özellikle de Dêrsim konusunda görüş alışverişinde bulunmak bizim için önemliydi. Önce, son derece ilginç yolculuğumuza değineceğim. Ancak, Kandil’de görüştüğümüz KCK Yürütme Konseyi Üyeleri Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun’un Dêrsim ve Alevilik konusunda neler düşündüğünü, Demokratik Özerklik projesinin Dêrsim’de hayat bulmasının nasıl olacağı, merak ettiğimiz konuların başındaydı.
Kandil’e çıkarken yol üzerinde yapılmış bir anıt hemen dikkat çekiyor. Aracımızdan anıtın olduğu yere gidiyoruz. İlk anda, öldürülen çocuklara ait eşyalar ve fotoğrafları görüyoruz. Yanı başında bombardıman sonucu adeta bir topa dönüşmüş aracı görüyoruz. 7 Ağustos 2011’de Türk savaş uçaklarınca Kandil’deki Kortek Köyü’ne düzenlenen bombardıman sırasında aynı aileden 4’ü çocuk 7 kişi hayatını kaybetmişti. Anıt onların anısına yapılmış ve Kandil’e çıkan herkes mutlaka bu noktada duruyor, aile için dualar ettikten sonra yoluna devam ediyor.
Üç saatlik bir yolculuğun ardından vardığımız bir noktada bizi Rıza Altun ve beraberindeki heyet karşıladı. Altun KCK içinde Alevi, Dêrsimli kimliğiyle biliniyor. Ömrünün neredeyse tamamına yakınını gerilla mücadelesinde geçirmiş biri. Kendisini yıllar önce Paris’te tanıdığımda, hayatıyla ilgili birçok şeyi paylaşmıştı. Aradan geçen yıllar, onun saçlarını beyazlatmıştı; sadece yaşıyla değil, bilgi ve birikimiyle de çok daha olgunlaşmış bir kişilik buldum karşımda. Yüzündeki sıcak gülümsemesini yitirmemiş olmakla birlikte yaşlanmış olduğunu söylememi tebessümle karşıladı. “Epey zaman geçti aradan sevgili Ferhat” dedi ve hep birlikte oturduk. Son derece samimi bir atmosferde karşılandığımız bu ortamda sohbetimizin ilk konusu Süleymaniye temaslarımız oldu.
Tek güvenli yer
Kandil’e gittiğimiz gün insan akını ile karşılaştık. Binlerce insan araçlarıyla gerillanın denetimi altında bulunan bölgeye doğru akıyordu. Kandil bölgesine giriş YNK’nin sayısız arama noktasından sonra KCK denetim noktasından geçilerek varılıyor. Bu noktada denetim yapan gerillalar bizi görünce, aralarında biri “Dêrsim iyi yaptı, kötü yapsaydı sizi geri çevirecektik” diye espri yaptı. “Ferhat heval” diyerek sarıldı ve büyük bir nezaketle memnuniyetini belli etti. Nereli olduğunu sorduğumda, “Vallahi nereli olduğumun bir anlamı yok artık. Kürdistanlıyız ve Kürdistan her taraftır” yanıtını aldım. Yine de Gewerli olduğunu ve 20 yıldan beri gerillada olduğunu ekledi.
Binlerce insanın neden Kandil’e aktığını sorduğumda ise genç gerilla “Heval, buraya ailesi ve çocuklarıyla gelen insanlar piknik için geliyor. Hepsinin söylediği bir şey var, ‘Kandil dünyanın en güvenilir bölgesi.’ Yani herkes eşi ve çocuklarıyla son derece güvenlik içinde güzel bir gün geçirip geri dönüyor” diyor ve gülümseyerek ekliyor: “Gerllanın olduğu bu Kandil onlar için tek güvenli yer.”
Türk savaş uçaklarının bombardımanı sırasında nasıl korunduklarını soruyorum. Arama noktasındaki kulübeyi bize göstererek, devam ediyor: “Burası en az yüz kere savaş uçaklarınca bombalandı ve her seferinde yeniden yaptık. Son bombardıman sırasında buraya dokunmadılar ve aramızda espri konusu bile oldu. Onlar milyon dolarlık bombalarıyla burayı vurmaktan biz ise hemen inşa etmekten vazgeçmedik. Bu mücadelede sanırım biz baskın çıktık, artık vurmuyorlar.”
Ortadoğu’nun umudu…
Kandil yüzlerce kilometrelik bir alanda büyük bir coğrafyanın adı. İran, Irak ve Türkiye sınırlarına uzanan sıradağlardan oluşuyor. Yükseklerde karla kaplı tepelere bakıyorum ve orada gerillanın olup olmadığını soruyorum. KCK yöneticilerinden Rıza Altun gülümseyerek, gördüğüm bütün alanlarda gerillanın mevcut olduğu bilgisini veriyor.
Kadın gerillaların eğitim alanına yaptığımız ziyaretin ardından geceyi geçireceğimiz alanda Dêrsim, Demokratik Özerklik ve Alevilik konulu sohbetimiz diğer heyet üyeleri ve KCK yöneticilerinin de katılımıyla sürdü. Gecenin ilerlemiş, tartışmalar alevlenmişti. Herkesin söyleyeceği şeyler vardı ve kuşkusuz biz en çok KCK temsilcilerini dinlemek istedik. Onlar da durmaksızın konuştular.
Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun, hayatlarının tamamına yakınını dağda geçirmiş, iki önemli isim. Kürt Özgürlük Hareketinin tarihsel gelişimiyle ilgili özel bir sunumda bulundular. Hareketin, gelinen aşamanın sadece Kürt halkı için değil; Ortadoğu’da eşitlik ve özgürlük özlemi içinde olan diğer halklarda da nasıl bir umuda dönüştüğünü anlattılar.
Merak edilen kent: Dêrsim
Söz 30 Mart Seçimlerinde Dêrsim’de sağlanan seçim başarısına geldi. “Dêrsim bizi zaman zaman üzse de Dêrsim’dir ve öyle de kalacaktır” deyişimi gülümseyerek karşıladı ve sonucun kendilerini fazlasıyla mutlu ettiğini belirtti. Kandil’de 30 Mart gecesi herkesin seçim sonuçlarını merak ettiği kentin en çok da Dêrsim olduğunu ekledi.
Kısa sohbetin ardından yemek sofrasına davet edildik. Dağ ortamında lezzetli bir yemek yiyeceğimi tahmin edebilirdim ama bu kadarını değil. Yemek ve çayın ardından kadın gerillaların ideolojik eğitim aldıkları merkeze yöneldik. Rıza Altun gerillanın aldığı ideolojik eğitimin önemini anlattı.
Yarım saatlik bir yürüyüşün ardından kadın gerillaların eğitim merkezlerine ulaşmıştık. Ayakta heyetimizi sevinçle, samimiyetle karşıladılar. Ardından hep birlikte koyu bir sohbete başladık. “Dêrsimli olan arkadaşımız var mı” soruma yanıt gecikmedi: “Ferhat arkadaş burada Dêrsimli yok ancak Dêrsim buradaki tüm gerillanın kalbindedir.” Bu yanıt karşısında hem biraz utandım hem de duygulandım. Ardından direkt olmasa da Rıza Altun üzerinden bana şarkı söyleme talebi ulaştı. Kadın gerillaların talebini hiç tereddütsüz kabul ettim. Dêrsim Soykırımını anlatan ağıtı seslendirdim ve devamında hep birlikte Özgürlük Mahkumları’nı söyledik. Bitmesini istemediğim bir andı. Ardından geceyi geçireceğimiz alana doğru yeniden yola çıktık.
Konaklama yerine vardığımızda yeni bir sürpriz bizi bekliyordu. Bu sefer karşımızda Dêrsimli Ali Haydar Kaytan vardı. Beklemediğimiz bir andı ve “sıma xerame” diyerek sarıldı, kucakladı. Ali Haydar Kaytan isminin, her Dêrsimli’nin zihninde taşıdığı anlam büyüktür. Ömrünün tamamını Kürt Özgürlük mücadelesine adamış olan Kaytan, tek tek tanıdığı herkesi sordu ve merak ettiği Dêrsim’den yana çok şey anlattım. Baharın Dêrsim coğrafyasını nasıl güzeleştirdiğinden bahsetti ve doğamızın kutsal olduğunu söyledi. Konuşurken gözlerinin içi gülüyordu.
Sohbetimizin gecenin karanlığı derinleştikçe içeriği de değişiyor ve Dêrsim, özerklik ve Alevilik konusunun ön plana çıktığı bir anlam kazanıyordu. Heyetimizde bulunan arkadaşlarımızın Dêrsim ile ilgili örgütün neler düşündüğü ve özellikle Demokratik Özerklik projesinin Dêrsim’e nasıl yansıyacağına dair sorularımız hemen karşılık buluyordu. Sohbetimiz bizim için “siyasi bir eğitim”e dönüşüyordu.
‘Dêrsim doğal bir özerk bölge’
Altun’a, “Dêrsim’de yeni dönemle birlikte adım adım hayata geçirilmesini istediğimiz, beklediğimiz Demokratik Özerklik nasıl olacak; projenin Dêrsim’de hayat bulmasının tam olarak anlamı nedir” diye sordum. Aldığım yanıtsa şöyle:
“Dêrsim zaten doğal haliyle özerkliğe çok yakındır. Bu tez belli bir mücadele sürecini ifade ediyor. Ben burada Dêrsim’e özgün bir şey veriyorum, bir rol veriyorum. Şimdi, ben diyorum ki; Demokratik Özerklik süreci, Türkiye’de bir süreçtir, mücadele sürecidir. Bunun tarihini veremem. 100 yıl sonra olur. Ama Dêrsim doğal haliyle özerk bir bölge olmanın bütün imkanlarına sahiptir. Pazarlık üstü de olsa, pazarlıkla da olsa Dêrsim zaten doğal haliyle özerkliğe çok yakındır. Seçim sürecinde söyledim; bu seçim Dêrsim’in özerkliği için de belirleyici bir rol oynar. Genel özerklik için demedim. Dêrsim’in özellikleri açısından. Şimdi eğer Dêrsim’in kendi özellikleri örgütlenirse doğal bir özerklik ifade ediyor Dêrsim. Doğal bir özerklik. Ama bu doğal özerkliğin ortaya çıkması için Dêrsim’in özelliklerini gün yüzüne çıkarıp, kendisini ifadeye kavuşturduğumuz zaman doğal bir özerkliktir. Devletin de, hükümetin de, partinin de müdahale edemeyeceği kadar bir özerklik statüsü var. Ama burada onun doğallığı eritilmek istenmiş, gizlenmiş. Bu belediye sistemiyle onu ortaya çıkarmak gerekiyor.”
Özgün yan ortaya çıkmalı
Altun, Dêrsim’in coğrafi bilincinin iyi gelişmesi ve tanınmasını, aynı zamanda, Dêrsim coğrafyasında yaşayanların inanç düzeyinin iyi ifade edilmesi gerektiğini söylediğinde, bunu biraz açmasını istedim.
“İnanç düzeyi çok iyi ifade edilmeli, neyi ifade ediyor, yani ‘Biz Aleviyiz’ demekle elbette Alevi olunmaz. Bunun tarihsel, toplumsal yanları mutlaka ortaya çıkmalı. Yani birçok Dêrsim’e özgü olan yanlar ortaya çıkıp da bunlar toplumda biraz yeniden bir kültür olarak geliştirilirse, Dêrsim doğal bir özerk bölgedir. Yani bunu görmemek gerçekten çok ilginçtir. Türkiye’nin, Kürdistan’ın, bütün coğrafyası adeta birbirini karşılıklı etkileyerek, bir benzeşme sağlamıştır. Bu tarihi değerlerimizi ortaya çıkaralım, burada bir kimlik çıkar ortaya. Dêrsim doğal bir özerk bölge olarak ilginç bir durumda ortaya çıkar.”
‘Özelliklerimiz zembille inmedi’
Söze girerek, yapamadığımızın tam da bu olduğuna; Dêrsim’i soyut, duygusal olarak ele aldığımıza dikkat çekiyorum. Altun, devam ediyor:
“Birincisi; Dêrsim Osmanlı döneminde neyi ifade ediyordu? Nasıl bir bölge, nasıl bir coğrafyaydı, nasıl oluştu, bu nedir yani? Bir kere bunu sormamız gerekiyor. İkincisi; Osmanlı’nın yıkılış döneminde Dêrsim ne durumdaydı, değil mi? Cumhuriyet kurulduğunda Dêrsim nasıl bir durumdaydı, neden en son fethedilen bir kaledir, değil mi? Bu en son fethedilen kale, her taraf, Kürdistan kayboldu madem, neden direnme ihtiyacı duydu? Bunlar hep başlı başına bir olaydır. Yani çok böyle bir burjuva tarih anlayışıyla bakarak biz bunları anlayamayız. Dêrsim niye direndi Cumhuriyet’e? Dêrsim’in Cumhuriyet’e direnmesini sağlayan bir neden var. Bu kaba tarih anlayışıyla anlaşılacak bir olay değil. Çarpıtılmış düşüncelerin bir ifadesidir. Öyle anlamamak lazım.
Dêrsim’in kendisine özgü özellikleri var. Yani duygusallığıyla, bilmem neyiyle, nedir bunlar, nereden geliyor, bütün sosyologlar, bunları araştırıyor. Biz genel bir kavram olarak Dêrsimliler duygusaldır, diyoruz, bilmem şu özellikleri var, bu özellikleri var, nereden geliyor bu özellikler; gökten zembille inmez ki! Bu tarihsel toplumsal bir oluşumun bir kişideki şekillenme ifadesidir. Ama bu bir yerden geldi. Bütün bu özellikleri ortaya çıkarmamız gerekiyor. İnanç düzeyinde değil mi, nereden geldi, bunları ortaya çıkarmamız gerekiyor. Yazıp çizmemiz gerekiyor, toplumun öncelikle Dêrsim’de soyut olan bir Dêrsimciliği, maddi bir zemine oturtarak maddi bir düşünce haline getirmemiz gerekiyor. İkincisi; bu düşünce oluştuğu andan itibaren kendi bölgemizde nasıl bir toplumsal inşa, nasıl bir siyasal sisteme sahip olmamız gerektiğini tartışmalıyız. O zaman Dêrsim’in doğal tarihsel ve toplumsal karakteri daha çok onun özgürlükçü, eşitlikçi şeyleridir, değil mi? O zaman bu temelde bir yerel yönetimcilik biçimind ki belediyedir ve buna benzer kurumlaşmalardır. O temelde bir toplumun teşvikiyle, toplumun kendi kendisini örgütlenmenin önünü açmalıyız ki, Dêrsim gerçekten de doğru bir bilinçle kendi zeminine oturmuş bir bölgesel özellik kazansın. Bizim demokratik Özerklik dediğimiz nedir; işte budur” diyor.
Söze girerek, bizim özel olarak birilerini yıkıp birilerinin yerine birilerini koyalım diye bir düşüncemizin olmadığını söylüyorum. Dêrsim’in kendi geçmişiyle bağını yeniden kurarak, toplumsal özlemi olan özgürlüğü ve eşitliği mümkün olduğu kadar sağlayarak yoluna devam etmesi gerektiğini söylüyorum.
Sohbetin sürdüğü ev, geceyi geçireceğimiz yerdi. Minderlerimiz açılmış ve gecenin serinliğinden korunacak battaniyelerimiz de verilmişti. Ne var ki, Dêrsim üzerinden sürdürdüğümüz sohbet koyulaştıkça uyumak hiç kimsenin aklına gelmiyordu. Bu arada genç bir gerilla arkadaşımız sohbetimiz süresince çay ikramında bulunmayı sürdürdü. Sohbet ortamında diğer arkadaşlarımızın yorumlarını buraya aktarmam zor ancak özellikle Rıza Altun ve Ali Haydar Kaytan’ın söylediklerini not etmeye çalışıyorum. Yorumlar da zaten paralellik taşıyordu.
‘Zazalık dışarıdan bize yapıştırılmış’
Heyetimizin en yaşlı üyesi, Dêrsim Yeniden İnşa Derneği kurucusu Haydar Işık söze giriyor: “Fevkalade samimi söylüyorum. Yepyeni bir görüş olarak görüyorum bu söylediklerinizi. Dêrsim’e yönelik bunları sizden duymak son derece anlamlı. Dêrsim’in bir de diğer sorunları var. Dil sorunu ve mezhep sorunu var. Dêrsim’de mezhepcilik üzerinde nefret yayan bazı çevrelerin yaptığı çalışmalar var. Bu Zaza-Kurmanç konusunda ne düşünüyorsunuz?”
Ali Haydar Kaytan, “Zaza muhtemelen ad olarak dışardan yapıştırılmış bir şeydir. Yani mesela diyelim, gidin Bingöl’e onlar kendilerine ‘Zazayız’ demez yani ‘Kirkî’ derler. Konuştuklarına Kirkî, mesela gidersiniz daha şeye ‘Dimilkî’ derler, gelirsiniz Dêrsim’e ‘Kirmançkî’ derler. Ama Zaza muhtemelen dış güçlerin Kürtlere taktıkları ad” diyerek, örneklerini sürdürüyor:
“Mesela ‘Zozo’ Ermenilere, ‘Lolo’ Kürtlere diyorlar, Türklerin taktıkları bir şey mesela. Zaza da muhtemelen o şeylere gelebilir. Çünkü bizim Amedli, Bingöllüler ‘Zi’ çok kullanırlar, mesela makiyeme, maziyeme yani onlar ‘Zi’ kullanıyorlar, çok kullanıyorlar Z harfini, Y’nin yerine Z kullanıyorlar, ‘J’ çok fazla kullanıyorlar. Neyse o çok fazla şey değil. Şimdi şöyle bir şey olamaz mesela; diyelim tek dil yaratmak, en dehşet verici bir olaydır ya bir katliamdır. Böyle bir şey olamaz. Yerel lehçeler de yaşayabilmeli yani. Mesela onlar varlıklarını koruyabilmeli, özgünlük biraz da odur, farklılık biraz da odur yani değil mi?”
‘Sosyalist pazarınız, ilişki biçiminiz olduğunda...’
“Süreç içerisinde eğer bir birlik oluşursa böyle, sizin de bir sosyalist pazarınız olur, bir ilişki biçiminiz olur. O ilişki biçimi içerisinde zaten ortak anlaşma dili ortaya çıkar ve sen nasıl Türkçe’yi iki günde öğreniyorsun... Kurmancî’yı öğrenemez misin; öğrenirsin. Mesela ilkokula gittiğimizde Türkçe bilmiyorduk. Mesela niye Kurmancî’yi, onlar niye Zazacayı öğrenmesin yani... Kaldı ki mesela Dêrsim’in bütün Kurmancî konuşanları, Zazaca biliyor. Mazgirtliler, hepsi biliyorlar, baskın şey Zazacadır yani, ve hepsi biliyor.”
‘Eskiden Türkçe bilinmezken şimdi Kürtçe bilinmiyor’
Eskiden giderdik okula, ‘Hangi dili öğreneceksin” derlerdi. Yabancı değil mi? Zaten Türkçe’yi bize öğretiyorlardı. Yabancı dili de seçiyorsun değil mi; Almanca, Fransızca, İngilizce; 3 dildi zaten. Şimdi, diyelim ki, Dêrsim’in anadili Zazaca, eğitim sistemi değil mi? Zaten bir dil günümüz dünyasında eğitim dili haline gelmeden yaşayamaz. Yok olur yani onun için diyelim eğitim dili haline gelmesi büyük önem taşıyor. Ama onun yanı sıra Kurmancî, mesela ya sen gideceksin Türkçe öğreneceksin de Kurmancî öğrenmeyeceksin; böyle bir şey olur mu? Kurmancî’yi zaten öğreniyorsun eğitim sistemi içerisinde. Eskiden Dêrsimliler Türkçe bilmiyorlardı, şimdi Kürtçe bilmiyorlar.”
Bir haksızlığı, sadece o dönemsel olarak yapılmış bir haksızlığı şey edersen Dêrsim’i anlayamazsın. Mesela iddia ediyorum; biz Êzîdîlerden daha Zerdeştliğiz. Ben inanıyorum. Gerçekten biz daha fazla Zerdeştliğiz. Ama onun öncesi de var. Mesela Aryen diye bir kavram var, Aryenler, Kürtlerin ataları. Hepsinin yani. Mesela bunlar nasıl şekilleniyorlar? Oraya kadar uzanıp bir tarihi araştırmak lazım. Başkan bunu yapıyor işte” diyor. DEVAM EDECEK
FERHAT TUNÇ