Saray-AKP iktidarı baskı ve şiddet ile toplumsal muhalefeti yeterince susturabildiğini düşünmüyor. Sanki biri çıkar ‘kral çıplak’ der ve her şey berbat olur diye ödleri kopuyor. Onun için fiili darbe uygulamalarını her geçen gün daha şiddetli bir şekilde yürürlüğe koyuyorlar.
17 Şubat tarihinde resmi gazetede yayınlanan Başbakanlık Genelgesi ile kamu çalışanlarına ciddi bir darbe vurmayı planlıyorlar. ‘Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları hakkında’ genelgeye dayanılarak, AKP yandaşı olmayan kamu çalışanları taşeron dahil olmak üzere keyfi bir şekilde işten çıkartılabilecek.
Anayasal güvence altına alınmış düşünce ve ifade özgürlüğü, sendika hakkı, çalışma hürriyeti gibi pek çok hak, bu genelge ile yok sayılıyor. Kamu Emekçileri Sendikası, KESK yaptığı açıklamada, "Başbakanlık tarafından yayınlanan bu genelge ile yasama yetkisi başbakanlığa, yargı yetkisi de amirlere devredilmekte, kanunların yerine genelge konularak hukuk askıya alınmaktadır. Hukuku askıya almanın ne demek olduğunu Türkiye darbeler tarihi çok iyi göstermektedir" diyerek, durumu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.
Valilerin, kaymakamların, idari yetkililerin zaten fiili olarak sınırsız yetkileri var. Kamu emekçileri sürekli olarak soruşturma, mobing, gözaltı, tutuklama, sürgün yiyor. İşten atılıyorlar ya da çoğunun işten atılmak için hakkında soruşturma açıldı.
Şimdi bu kanunsuz genelge ile işlerini daha da hızlandırmak ve kolaylaştırmak istiyorlar. İşlem yapanlar sırtlarını fiili darbecilere dayayacak ve kazanılmış hakları gasp edecekler. Böylece AKP muhalifleri kamudan ‘temizlenecek’.
Bel bağladıkları başka bir şey ise genelgenin kamu çalışanlarının gözünü korkutması ve insanların sinip elini eteğini örgütlülükten çekmesi.
1 Kasım’dan bu yana yükselen savaşın bedelini demokrasi güçleri bu açıdan çokça ödüyor zaten. Siyasetin alanı daraltıldığından üyelerle, aktivistlerle demokrasi güçleri arasına epey bir mesafe girdiği şimdiden görülüyor. Genelge her şeye rağmen sendikalarını, partilerini terk etmeyenleri, demokrasi mücadelesine bu zorlu günlerde can katanları tasfiye etmeyi önüne koyuyor.
Genelgeye karşı demokrasi güçleri hem hukuki mücadeleyi hem de fiili mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladılar. Direnişin ruhundan beslenerek ve dayanışmayı büyüterek bu saldırı da atlatılacaktır elbet.
Akademisyenler geri çekilmiyor
Gayet doğal, gösterişsiz hamlelerle ses getiren ve seslerini uluslararası seviyede duyurmayı başaran akademisyenler de bu süreçte çok fazla devlet baskısı gördüler ama susturulamadılar. Onların da aralarından pek çoğu işten atıldı, fişlendi, hedef gösterildi. Yine de yollarında yürümeye devam ediyorlar. Hatta bugünlerde savaşa karşı çıkan ikinci bir deklarasyon yayınlayarak Erdoğan’ın yıldırımlarını yine üstlerine çektiler, Erdoğan tarafından hakarete uğradılar. Ama kimin umurunda?
Akademisyenler, 10 Şubat’ta İstanbul/Şişli Kent Kültür Merkezi’nde ‘Barış İçin Herkes’ diye çok düzgün bir iş yaptılar. Meğer ne çok barış inisiyatifi kurulmuş. Barış için akademisyenler, edebiyatçılar, hukukçular, sağlıkçılar, gazeteciler, tiyatrocular, turist rehberleri, emekliler, eczacılar, mali müşavirler gibi meslek isimleriyle anılan inisiyatiflerin yanı sıra "Barış için kadın girişimi", "Beyaz bayrak inisiyatifi", "Çözüm yerinde inisiyatifi" ve "Barikat taraftar grubu" gibi yirmiyi aşkın inisiyatif bir araya gelmiş.
‘Barış için Herkes’ içinde yer alanlar, sözlerini bulundukları yerden kurmayı önemsiyorlar, o yüzden de mesleki gruplar vb. şeklinde örgütlenmişler. Çoğu Gezi tandanslı bu insanların mücadelesi Türkiye’de güçlü bir demokrasi ve barış hareketinin fişeğini ateşleyebilir belki. Ve örgütlü örgütsüz kim varsa ‘Barış için Herkes’, hepimiz birbirimize çok daha fazla yakın durabilmeliyiz aslında, faşizmin karşısında.