SERAP ŞEN /FRANKFURT
Tahrir Meydanı’nda şekillenmiş olan genç nesli asla hafife almayın, hem erkek hem de kadın. Onlar ülkedeki en öfkeli kesim, çünkü hayallerinin gerçek olabileceğine tanıklık ettiler. Her şeyin bir sonu var. Hiçbir şey sonsuza dek aynı kalamaz. Bunun ne zaman olacağını bilmiyorum; ama görmeyi çok istiyorum. Devrime tanıklık ettim, bu yüzden tüm bu karanlığın bitişine de tanıklık etmeyi umuyorum.Kahire Üniversitesi Edebiyat Profesörü Shereen Abou El-Naga Mısır’daki kadın hakları mücadelesi için de önemli bir isim. Onu dinledikçe Mısır ile Türkiye’nin ne kadar da benzer olduğunu bir kez daha idrak ediyorsunuz. Adeta ikisi de baskı rejimini mutlak kılmak için birbiriyle yarışıyor. “Biz henüz profesörleri işten atma noktasına ulaşmadık belki ama o da olacak, kim bilir; ama atmosfer aynı“ diyen El-Naga, “Sessiz kalmanız bile yetmiyor. Sessizlik de makbul değil onlar için, övmeniz lazım” diye belirtiyor. Ülkedeki karanlık tabloya rağmen umutlu olan El-Naga, “Meydan’da şekillenmiş olan genç nesli asla hafife almayın, hem erkek hem de kadın… Onlar ülkedeki en öfkeli kesim çünkü hayallerinin gerçek olabileceğine tanıklık ettiler” diyor ve ekliyor: “Hiçbir şey sonsuza dek aynı kalamaz. Bunun ne zaman olacağını bilmiyorum; ama görmeyi çok istiyorum. Devrime tanıklık ettim, bu yüzden tüm bu karanlığın bitişine de tanıklık etmeyi umuyorum.”
Frankfurt’ta düzenlenen Uluslararası Kadın Konferansı’nın konuşmacıları arasında yer alan El-Naga ile Tahrir Devrimi’ni yaşamış Mısır’ın bugününü konuştuk.
Mısırlı kadınlar Tahrir Devrimi sırasında son derece görünür oldular; ama şu an müzakere ortamından ve siyasetten tamamen dışlanmış, susturulmuş görünüyorlar. Mısır’da kadınlar açısından devrim ve darbe sonrası süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle, kadınlar hep görünürlerdi, devrimden bile önce. Mesele tarihi kimin yazdığı. Batılı bakış açısı, “Kadınlar 2011 devriminde çok görünürdü” diyor. Bunun kararını veren Batı; ama kadınlar hep görünürdü. Devrimden sonra olan ise biraz daha karmaşık… Sadece kadınlar değil tüm toplum bir şekilde dışlandı ve sadece güç, nüfuz, iktidar sahibi olanlara alan açıldı, bunlar ister İslamcılar ister ordu olsun. Son derece patriyarkal ve başka, öteki sesleri duymak istemeyen güçler. Dolayısıyla bir nevi iktidar çatışması yaşandı Mısır’da. Kim egemen olacaktı, esas mesele oydu. Bu yüzden muhtedirler hariç herkes dışlandı ve toplum, egemenlik kurmanın en güvenli ve kolay yoluna meyletti. Bunun en iyi seçeneği de kadınları dışlamaktı.
Kadınları dışlamak hiyerarşi kurmayı da kolaylaştırıyor diyebilir miyiz?
Bu her toplum için en kolay çözüm, her toplumun ilk seçeneği kadınları dışlamak. Çünkü kadınları dahil ettiğinizde tüm sistem, tüm zihniyet değişmek zorunda. Kimse işi yokuşa sürmek istemiyor.
Peki Mısır’da insan hakları örgütlerinin durumu nasıl?
Tüm örgütlerin önüne engel konuldu Mısır’da, yalnızca kadın örgütlerinin değil. Sivil toplum diye bir şey yok ve kadın örgütlerinin de, diğer tüm örgütler gibi, fonlarına el kondu. Çünkü konuşmanızı istemiyorlar. Eylemler ve gösteriler de yasaklanıyor, imza kampanyasına katılmak bile suç haline geldi. Örgütlerden birçoğu sırf belirli kampanyalara imza verdikleri için kapatıldı ve bazı örgütler de -her kimse o “düşman”- düşmanla işbirliği yapma gerekçesiyle kapatıldı. Yardım kuruluşları dışında STK kalmadı. Yardım ise biliyorsunuz, siyasi değil.
Mısır’da artık sosyal medyanın da yasaklarla düzenlemeye tabi tutulması söz konusu sanırım.
Evet. Ve insanlar Facebook gönderileri yüzünden tutuklanıyor. Bazı genç erkekler sırf Facebook’ta yazdıkları bir şey yüzünden, “yönetimi devirmeye çalışmak” gerekçesiyle idam edilecek. Kabus gibi. Bu röportaj tercüme edilir ve biri okursa, ben bile yargılanabilir, hüküm giyebilirim. Çünkü “Mısır’ın imajını zedeliyorum, gerçek olmayan’ şeyler söylüyorum!” Yani bu tip suçlamalar getiriliyor.
Muhalefetin kendini ifade etmesi, yönetimi eleştiren görüşlerin kendine yer bulabilmesi için hiçbir alternatif kanal yok mu?
Hayır, ülkeyi terk edip sürgünde yaşamayı seçmediğiniz sürece yok. Bu ise Mısırlılar’da pek yaygın bir şey değil. Çünkü o zaman kendi halkınızın gözünde tüm güvenilirliğinizi yitiriyorsunuz. Dolayısıyla görüyorsunuz; ne yapacağımızı bilmiyoruz, sizin bir fikriniz var mı? Ne yapabiliriz?
Belki Türkiye ve Mısır için birlikte bir şeyler düşünebiliriz...
Evet, Türkiye ile benziyoruz. Tabii biz henüz profesörleri işten atma noktasına ulaşmadık belki ama o da olacak, kim bilir. Ama atmosfer aynı atmosfer.
Şu an hedefte değillerse, Mısır’daki akademi camiası bu meselelere dair bir şey diyor mu?
Hiçbir şey. Hiçbir şey söyleyemezsiniz. Bir şey söylerseniz başınız derde girer. Sizden aldıkları tüm o “tedbirleri” övmek, yaptıklarını alkışlamak haricinde hiçbir şey duymak istemiyorlar.
Peki ya Batı?
Batı zaten onları övüyor çünkü kendi çıkarları var ve bunlar büyük oranda ekonomik çıkarlar. Ama bizim de övmemizi istiyorlar. Sessiz kalmamız bile yetmiyor. Sessizlik de makbul değil onlar için, övmeniz lazım!
Ne tür bir övgü duymak istiyorlar?
Tüm tedbirlerine katıldığımızı duymak istiyorlar, “Evet, düşman o”, “Evet, lütfen bunu yapın, ordu tabii ki bizi en azından Müslüman Kardeşler’den kurtardı” ve “Evet, hapisteki o gençler elbette orada olmayı hak ediyor, çünkü onlar düşman” ve “Evet, onları idam etmeliyiz,” dememizi istiyorlar. Ve elbette, tüm ekonomik kemer sıkma tedbirlerini de alkışlamamızı istiyorlar.
Mısır’ın tarihinde kadınların sözü ve sesi hep çok güçlü oldu…
Hâlâ öyle. Meydan’da şekillenmiş olan genç nesli asla hafife almayın, hem erkek hem de kadın. Onlar ülkedeki en öfkeli kesim, çünkü hayallerinin gerçek olabileceğine tanıklık ettiler. Birçokları devrim uğruna kariyerlerini bir yana bıraktı ve bakın şimdi ellerinde ne kaldı! Bu yüzden, elbette ki Mısır’ın ta 19. yüzyıla uzanan güçlü ve uzun bir feminist tarihi var ama artık meselenin sadece feminizmle ilgisi olmadığını biliyoruz, her şeyle ilgili. Ama feminizm bu her şeyin özellikle neresini görmemizi sağlıyor? Örneğin şimdi baskı arttıkça, şiddet içe dönüyor. En kolay hedef kadınlar, bu yüzden içe dönen şiddet ilk olarak kadınları vuruyor.
Yani ezilen erkekler iktidara yöneltemedikleri şiddeti kadınlara mı yöneltiyorlar?
Kesinlikle. Ve bu bir kural. Baskı, gerileme içsel şiddeti üretir. Bu yüzden cinsel şiddet oranı fazlasıyla yükseldi.
Türkiye’de olan bitenlerin uluslararası kamuoyuna yansımaması gibi, uluslararası medya Mısır konusunda da görmüyor, duymuyor, konuşmuyor. Kadın dayanışması bu karartmayı aşabilir mi?
Elbette bu karanlık bir nebze dağıtılabilir; ama tamamen aşılamaz. Çünkü her şeyden önce içeride bir dayanışmaya ihtiyaç var, sonra uluslararası dayanışma. İçeride de bir cephe gerekli.
Ufukta bir şey var mı? İşçi sınıfı hareketleri bu baskıları göğüsleyebilir mi?
Emin değilim. Çünkü şu an bildiğimiz haliyle işçi sınıfı okuduğumuz ve üzerine konuştuğumuz, Marx’ın yazdığı işçi sınıfı değil. Dönüşüm geçirdi işçi sınıfı. Orta sınıf ise küçüldü ve küçülmeye devam ediyor. Varlığını sürdüren ve sürekli şişen tek şey neoliberal kapitalist sınıf. Her şey parayla, yatırımlarla ilgili zuhur ediyor. Ama her şeyin bir sonu var. Hiçbir şey sonsuza dek aynı kalamaz. Bunun ne zaman olacağını bilmiyorum; ama görmeyi çok istiyorum. Devrime tanıklık ettim, bu yüzden tüm bu karanlığın bitişine de tanıklık etmeyi umuyorum.
Shereen Abou El-Naga kimdir?
Kahire Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Profesörü Shereen Abou El-Naga, 2009 yılından beri Al-Hayat Gazetesi’nde düzenli edebi yazılar yazıyor. Edebiyat, cinsiyet ve kadın hakları mücadeleleri, feminist mücadeleler hakkında otuzdan fazla yayınlanmış eseri (kitap ve makale) bulunuyor. Yerel ve uluslararası konferanslarda ilk çağırılan akademisyenlerden olan El-Naga’nın uluslararası pek çok ödülü de var. El-Naga Arap kadın edebiyatı, feminist kültürel eleştiri, ulusal, belediye ve siyasal sınırların kesişimleri üzerine yazılar yazıyor. Tezini William Wordsworth üzerine kaleme alan El-Naga doktorasını Kahire Üniversitesi’nde tamamladı.