Bu gerçeği görmeyen kör, duymayan sağır, söylemeyen laldır. Bunca güzel insanın aynası olan devrimin gözü, kulağı ve dili olamayan insan, günahkardır. Can ile, ruh ile nakış nakış işlenen bu değerler bizimdir, bütün insanlığındır artık bu soylu öyküler...

Rojava toprağına düşen YPG’li özgürlük savaşçıları Bagok Serhed (Ashley Johnston) ve Kemal (Konstandinos Erik Scurfield) yoldaşlar bize tekrar gösterdi ki, bu haklı mücadele, bu hiçbir sözle ifade edilemeyecek eşsiz direniş herkesleşti. Bu kavga artık herkesin, bu yürüyüş artık herkesin, bu aşk herkesleşti artık... Kürtlerin Ashley Johnston’ı ve Konstadinos Erik Scurfield’i, dünyanın Bagok ve Kemal’i oldu. Onlar da bir hakikat olarak görülmek, duyulmak ve dile gelmek ister.

Bu iki kahramanı, yani Bagok ve Kemal yoldaşları ilk kez Şengal’de gördüm. Sıcakkanlı, heyecanlı halleri, çocuksu bir masal içinde olduğum hissiyatı uyandırdı benliğimde. Sonra patlama sesleri içinde eğilerek bir mevziye doğru ilerledik Bagok ile beraber. O mevzi, bir halklar mozaiği gibiydi. Amerikalı Şervan, Vietnamlı Cudi, İngiltereli Kemal, Fars Mesiha, İngiliz Cudi, Avustralyalı Ronî, İngiliz Şoreş ve daha ismini öğrenemediğim nice devrimci, güzel insan vardı aynı mevzide. Her biri dünyanın bambaşka yerlerinden gelip birleşmişlerdi ve birbirinden ayrı su bile içemeyecek kadar bağlanmışlardı birbirlerine. Ne yalan söyleyeyim, gurur duydum bu insanları bir araya getiren o harika insani duyguyla. Yalan söylemeye ne hacet, kıskandım da o sıcak mevzi arkadaşlığının bağlılığını. 

Bir ara bu enternasyonal savaşçılara komutanlık yapan arkadaşı gördüğümde, “Bu farklı ülkelerden gelen savaşçı arkadaşlar, koşullar karşısında zorlanmıyorlar mı?” diye sordum. Bana bakıp güldü: “İster inan, ister inanma ama onlar, bizden daha kurallı. Disiplin anlayışları çok derin. Bizim hayatımız onlara çok çekici geliyor, ön mevzide olmazlarsa kabul etmiyorlar ve hiçbir zorluk karşısında şikayet etmiyorlar.” 

Duvarları delik deşik bir evi kendine mevzi haline getiren bu güzel insanlarla sohbet ederken dil sorunundan kaynaklı bütün beden dilimiz ve mimik hareketlerimiz devreye girdiği için ortam bir tiyatro salonuna dönmüştü. Gülmelerimiz ve patlama sesleri birbirine karışıyordu. Kendini izaha kavuşturma gereği duymadan, dilini bilmediği bir halkın savaşımına katılan bu insanların çoğunun cebinde Kürtçe sözlükler vardı. Aralarında Kürtçe’yi en iyi konuşanlar, Amerikalı Şervan ve Vietnamlı Cudi’ydi ama Bagok da kendini anlatacak kadar öğrenmişti. Şöyle diyaloglar geçmişti, Bagok ile aramızda:

“Tirkî nizanim ez, min Kurdî fêr bûm, pirtûk zanî ferheng” 

“Erê erê zanim” 

“Baş ez u Heval Cudî Vietnam û Şervan Amerika Kurdî axivîn zanîn”

“Tu gelek jehatî yî, zu fêr bûyî”

“Na zêdetir baş, pir baş nebû”

“Ohoo Bagok, tu di nav 3 mehan de ewqas fêr bûyî pir baş e!”

“Okey okey, baş e!” 

Bu zifiri karanlıklarda mermilerin mevzi taşlarına değmesiyle çıkan kıvılcımlar neyi çağrıştırıyor diye düşünüp durdum o gece, bir ifade bulamadım. Sonra dedim ki, aşk dışında hiçbir şey insanı bu mevzide tutamaz. Aşk diyorum, nedir acaba? Bir duygu mu; bir algılayış ya da bir inanış biçimi mi? Toprağa cemrelerin düştüğü bugünlerde eli üşüyen bir çocuğun ellerini öpmek midir aşk... “Şengal’in çeperlerini koruyan bu güzel insanlara bakıp aşka tarif aramak güzel şey” deyip kurtuldum sorgularımın çetrefilli sokaklarından.  

Sabah tekrar karşılaştık. Til Hemis’ta başlatılacak olan operasyona gitmeye hazırlanıyorlardı. O enternasyonal savaşçılar arasında Kemal arkadaşın gömleğinin kirlenmiş yakasını düzeltip raxtını taktığını gördüğümde, bir resmini çekmek istedim. Fotoğraf makinesini ona çevirdiğimi görünce “No no” dedi. Ama yine de çektim bir kare. 

İki gün sonra Til Hemis’in özgürleştirilen Xesan Köyü’ne gittiğimde bir yandan çetelerin yabani yaratıklara benzeyen cenazeleri, bir yandan dünyalar güzeli insan yüzleri, resmini çektiklerinin birazdan ne olacağını bilememenin iç sızısı ve aralıksız mermi sesleri. Tavşan ve güvercinleri de kurtarmayı ihmal etmeyen savaşçılarla zaman geçirmek, kızıl hatlarda dolanmaya benziyordu. Daha dün resmini çektiklerimin bazıları, görünmüyordu bugün...  

Bu kez Kemal arkadaşı bir ateşin başında çay yaparken gördüm. Suskun, buruk ama bir cenge atılmanın kararlılığı vardı yüzünde. Bize de yaptığı çaydan verdi. O ara Bagok arkadaşı sordum bir kadın savaşçıya, “Dün gece saat ikide şehit oldu” dedi. Kanım dondu. “Nasıl” dedim. Anlattı: “Bizi kurtarmak için kendini feda etti. İçinde olduğumuz panzer DAİŞ’in kuşatmasına girdi. Heval Bagok da panzerden inip biz çemberden kurtulalım diye bizi savundu.” Gözleri dolu dolu olan bu kadın savaşçının içi alev alevdi. Artık onun anlattıklarını ne ben duyuyordum, ne de o anlatabiliyordu artık olan bitenleri... Öylece sustuk ama cevaplanması gereken yüzlerce soru vardı, biliyorum. Bu nasıl bir ruhtur? Bu insanları bir araya getiren amacın yüceliği nedir? Bunca acı içinde ülkesi için kılını kıpırdatmayan Kürt, kendini tarihin neresine iliştirecek? Bagok bir tutku mudur? 

Ve sağım solum Bagok... Kulaklarımda Bagok’un sözleri çınlıyor. “DAİŞ bir dünya sorunu. Ben çocukların ve kadınların öldürülmesini kaldıramadım ve Kürdistan’a geldim” diyordu. “Buna neden şaşırıyorsun ki” der gibi o bakışı, o gülümseyişi, zihnimi hiç terk etmiyor. Gün gelirmiş, hiç sorgusuz sualsiz can verenler gerçek anlamda yaşayanlarmış meğer... “Bagok, biz Kürtlerin Che Guavera’sı oldu” diye geçirdim içimden o an. 

Birkaç gün sonra Kemal arkadaşın da şehit düştüğünü duyduk. Keşkeler yine saldırdı ruhumuza. Yine herkesleşti bu özgürlük tutkusu...

“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler” 

Evet, gittiler! “Kobanê” dediler ve gittiler. Til Hemis, Til Berak, Şengal, Gabar dediler ve gittiler... Hiç tanımadıkları ve yüzlerini bile görmedikleri insanlar için ölümlere gittiler. Bebekler uzun yaşasın diye ömürlerini kısa tutup gittiler... Biz yaşayalım ve gülelim diye bedenlerine kan ağlatıp gittiler! Asla unutulmayacak öykülere güzel yüzlerini nakış nakış işleyip gittiler...


MEDYA DOZ