
Çocukluk yıllarımın geçtiği Dêrsim'de Kirmançki lehçesinde ayılara “hes” deniliyor. O asi doğamızda oldukça fazla heslerimiz vardı. Üstelik bu hesler bugünkü sömürgeci sistemin HES'leri (Hidro Elektrik Santral) gibi ürkütücü, yaşam ve doğa karşıtı değildi. Dersim coğrafyanın çoğunlukla dağlık olması bizim heslere rahatça yaşama imkanını sunuyordu. Ürkütücü olarak yansıtılmış olsalar da ayıların doğa ve insana verdikleri bir zararları yok. Diğer canlılar gibi onlar da kendilerine can veren doğaya nankörlük etmez, doğayla barışık bir yaşamı esas alırlardı. Dersim halkı da onları birer nesne ve tehlikeli yaratıklar olarak görmedi. Kızılbaşlık inanç kültürünün de etkisiyle korunurlardı. Her canlı gibi heslerimizin de doğanın bir parçası olduğuna inanılırdı. Bu gerçeği yaşı kemale ermiş her büyüğümüz bize anlatırdı. Hakikat böyle olduğu için heslerin yaşama hakkına kıyılmazdı.
Halen iyi hatırlıyorum; bizim heslerimiz de bize karşı asla bir düşmanlık içerisinde olmazlardı. İnsana dostlardı. Hele içinde beslendikleri doğaya karşı son derece duyarlı davranıyor, zarar vermiyorlardı. Bostanları bozmadan ve ağaçların dallarını kırmadan beslenirlerdi. Ağaçların dallarını, fidanları kırmazlardı. Gerçi bizim oralarda zeytin yetişmiyor ama eğer olsaydı bugün HES projelerini uygulayanlar gibi zeytinleri kesmezlerdi. Kendi ihtiyaçları kadar yer ve abur cuburluğa düşmezlerdi. Kısaca, bizim heslerimiz, doğa kıyımı yapan aç gözlü kapitalist barbarlığın HES’lerine benzemezler.
Bu barbar, faşizan ulus devlet sistemin doğaya verdiği zarar ve kıyımla birlikte, halklara yönelik de bir kıyım uyguladı. Bu sisteme muhalif Kürt, Ermeni, Kızılbaş, kadın, işçi, emekçi ve köylüleri potansiyel suçlu ve her türlü ve kötülüklerin kaynağı olarak yansıtıldı. Muhalif kesimler sömürüldü, ötekileştirildi, inkar ve imha kıskacına alındı. Yıllarca bu politikanın derin sancılarını yaşadık/yaşıyoruz. Devlet ve iktidar sisteminin bu bukalemin gerçeğinin anlaşılan sömürü boyutlarına karşı mücadele ederken, şimdi yaşadığımız toprakların, doğamızın da bu sömürü politikasına kurban edilmek istendiğine tanık oluyoruz. Bu kuşatma HES, termik santral, barajlar, karakol, kalekol projeleriyle boyutlandırılıyor. Son yıllarda HES'lerle doğa kıyımı yapılıyor. Bu HES'ler ne yazık ki çocukluğumuzdan hatırladığımız heslerden oldukça farklı. HES’ler yavuz hırsız misali her yanımızı çevreliyor, talan ediyor. Doğanın bize bahşettiği kimliklerimiz, doğan değerlerimiz, tarihsel kültürümüz ve insanca yaşama hakkımız HES’ler aracılığıyla yok edilmek isteniyor.
Doğaya, geleceğimize sahip çıkalım
Elbette bu politikalar Kürdistan ve Dersim'le sınırlı değil. Tüm Kürdistan’da, Karadeniz'de, Ege'de, İç Anadolu'da ve her yerde uygulamada. HES’leri üstümüze salan sömürgeci iktidar rant hırsıyla tüm değerlerimize göz dikiyor. Doğa kıyımıyla birlikte insan haklarını, insani değerleri, tarihi de yerle bir ediyor ve hiçe sayıyor. Bize ait olan her şeyi elimizden almaya, yutmaya çalışıyor. HES'lerle uslanmaz bir açgözlülükle kültürümüzü, dağımızı, ırmaklarımızı, derelerimizi, bu derelerdeki elmas gözlü balıklarımızı, meşe, ceviz zeytin ağaçlarımızı, dallarında öten bülbüllerimizi ve ekin ektiğimiz tarlalarımızı her şeyimizi yutuyor. HES'ler yaşamın elementleri olan havamızı, ormanlarımızı, suyumuzu, toprağımızı kirletiyor, yok ediyor. Bu yönüyle HES’lerin yol açtığı tahribatlar her geçen gün boyutlanıyor, bir ahtapot gibi her yere uzanıyor. Bu talan ve sömürü çarkı AKP iktidarı ile birlikte yayıldı. Onlar için doğa, insan, tarih her şey birer sömürü ve kar nesnesi. Zira ahlak ve adalet bunların ''rant'' fıtratına terstir.
Kapitalist modernite denilen sömürgeci devlet sistemi ve AKP'nin rant politikalarıyla özelleştirme şirketlerine peşkeş çektiği doğamız ve değerlerimiz için harekete geçmemiz, güçlü bir duruş sergilememiz gerekiyor. Yoksa başımıza musallat ettikleri HES canavarı geçmişimizi yuttuğu gibi, geleceğimizi de yok edecek. Dolayısıyla Türkiye’nin diğer sorunlarının özellikle de barış ve demokratik çözüm sürecinin bu sorunla olan sıkı ilişkisini görerek vakit geçirmeden bir araya gelinmeli bu kıyıma dur denilmeli. Bu sorunların mağdurlarıyla ortak cephe oluşturulmalı, örgütlenerek eylem planı çıkarılmalı.
Buna acil ihtiyacımız var. Nerede olursak olalım, kimliğimiz, inancımız, siyasi düşüncelerimiz, mesleğimiz ne olursa olsun geleceğimizi tehdit eden bu canavara karşı birleşmeliyiz. Yeter ki özgür doğa, özgür ve demokratik toplumdan yana olalım. Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi, Arabı, Ermenisi, Süryanisiyle birlikte bunu yapmak ve başarmak durumundayız. Bu demokratik ve özgürlük temelinde kardeşçe bir arada yaşayabilme umudumuzun de bir gereği. Doğa anamız can çekişiyor. O, can çekişiyorsa bilmeliyiz ki can çekişen biziz, toplumlarımız, dilimiz, kültürlerimiz ve geleceğimizdir. Geç olmadan doğamıza, geleceğimize sahip çıkalım.