Halit ERMİŞ
Ortadoğu’da siyasetin ve toplumun gündemi seçimlere endekslendi. Neredeyse her gün değişik bir ülkenin seçim gündemiyle güne başlar olduk.
Seçimler, bölgeyi yaşanan kaostan çıkarabilir mi, bölgede bir çıkış yaratır mı? Şu devletin politikası seçim sonrası nasıl bir şekil alır? Küresel güçler şu ülkede yapılan seçimlerde kimi destekledi? Seçim yapılan yerlerde kim kazandı kim kaybetti? En önemlisi halkın tercihi ne? Vs. Vs…
Soruların ardı arkası kesilmiyor. Ama soru işaretleri bir türlü tam karşılıklarını da bulamıyor. Herkes değişik yorumlar, analizler, tahminler yürütüyor. Kaosun olduğu, ilişkilerin tümden menfaatlere endekslendiği bir ortamda tam olarak şu şudur demek de zaten mümkün değil. Her şey olasılıklarla tanımlanıyor.
Olasılıkların çokluğu yanılgı oranını da yükseltiyor. Çünkü perde önünde cereyan edenler aslında birer illüzyondan ibaret kalıyor. Asıl gerçek görünmeyendir. Görünmeyen şey ise asıl tehlike yaratandır. Çünkü asıl olan şey direkt hayatımıza sirayet eden, gün kadar geleceğimizi de etki alanına alandır. Dolayısıyla bu gerçeklerin bu denli karanlıkta tutulması, geleceğin şimdiden kararmasına da büyük olasılık payı veriyor.
Geleceğin karanlık görünmesi bizim umutsuz, melankolik, kaderci olmamızdan kaynaklı değil, egemen sistem sahiplerinin antidemokratik zihniyetlerinden kaynaklıdır. Amaçlarının kötücüllüğünden kaynaklıdır. Ama bu bir kader değildir. Ve biz onlara mahkum değiliz.
Şöyle bakalım; eğer siyaset şeffaf yürütülüyor olsaydı, biz de birer yurttaş olarak bizi bekleyen geleceğe yön vermek açısından önümüzdeki olasılıklardan doğru tercih yapabilecektik. Ha yeri gelmişken şunun da altını kalın çizgilerle çizelim; siyasetin şeffaf yürütülmüyor olması zaten bir tercih. Zira gerçekleri karanlıkta tutulabildiği oranda bu sistem sürekliliğini sağlayabilir.
Şöyle bakalım, eğer sistem sahipleri devletler arası ilişkileri, topluma dönük politikalarını, ekonomi politikalarını, siyasi ve politik açıdan nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini açık bir şekilde söylemiş olsalardı o zaman sunulanlar arasında rahatlıkla tercih yapma şansımız olacaktı. Belki şöyle diyenler olabilir, efendim işte herkes çıkıp seçim meydanlarında vaatlerini açıktan söylüyor, falan filan. Evet söylüyorlar söylemesine de acaba bugüne kadar bizi yönetenler bize verdikleri vaatlerin kaçta kaçını yerine getirdiler? Yapmayınca bizim bunlara müdahale edip, hesap sorma imkanımız ne kadar oldu?
Soru ve cevapları her birimiz daha da çoğaltabiliriz. Fakat işin püf noktası şu, 20. yüzyılın egemenleri toplum olarak bizi öyle bir duruma getirdiler ki, bırakalım sorgulayıp, hesap sormayı, en masumane soruları sorma imkanımızı dahi elimizden aldılar. Ötesi sorma yetimizle oynadılar.
Peki buna karşı hiç mi bir şey yapamayız? Hayır yapabiliriz. İnsanın en büyük ayrıcalıklarından biri soru sormasıdır. Neden bu duruma geldik sorusu bence iyi bir başlangıçtır. Sonra kim? Sonra neden? Derken sorular peşi sıra gelir. Sorulan her soru bir sorgu yaratır ve her sorgu bizi karanlıkta bırakılan gerçeği görmeye bir adım daha yaklaştırır.
Bizler gerçekle yüzleştikçe egemen sömürgecilerin, faşistlerin, soykırımcı ve işgalcilerin gerçek yüzleri ortaya çıkmış olacak. O zaman da soru sormayı bir adım öteye taşırarak hesap sorabileceğiz. Unutmayalım, soru sormak ve hesap istemek ahlaki bir ilkedir.
O açıdan Lübnan, Irak, Türkiye ve diğer ülkelerde gerçekleşen seçimlerde ortaya çıkan ya da çıkacak olan sonuçlarda kendi payımızı da görmemiz gerekir. Çünkü soruyu sadece karşıya sorarsak gerçeğin sadece bir yönünü görmüş oluruz. Zira bu durumda kendi yanlışlarımızı, sorumluluklarımızı görmemek kadar, kendi gücümüzün de doğru bilincine varamamış oluruz. Oysa biz halkız, haklıyız ve güçlüyüz. Halk olma gücümüzü doğru kullandığımız zaman hiçbir antidemokratik sistemin bizim geleceğimizi karanlığa gömmesi, ipotek altına alması mümkün olmayacaktır. O zaman bu seçimler bizim hesap sorma seçimlerimiz olsun, onların bizim üzerimizdeki iktidarlarını daha da tahkim ettikleri bir seçim değil.