Dün gece. Bir kedinin sesine gömüldüm, hüznünü okşadı saçlarımın. Annemin dilinden ağlamaya başladım. Koyudan kuyuya doğru, kayboldum sesinde. Uykularımı bölen cellatların karabasanları gökyüzünden sarkan karanlıklarla içine süzülüyordu uyruğumun.

Ben içimin yangınlarına düşüyordum, titriyordum, annemin sesinden kanıyordum.
Derin bir sancı başlıyordu, yağmalanıyordum sesinde annemin.
Uğultular ve dumanlar eşliğinde karanlığa gömülüyordum.
Tenimde yalpalayan ölüm
Talan olunan kayıp bir yüzün ifadesizliği
Dilimin ucunda adresi kayıp bir mültecinin
- Ki annemle ben mülteciydik hep -
Çığlığı sarıyor bedenimi, büyüyor içimdeki korkusu mülteciliğimizin. Tenime ilişiyor bir cellat. Titreyen bir mum alevinde soğuk çığlıklar birikiyor gözlerimde. Sonra yokluğu uzanıyor yüreğime, anne dilimin. Eylülün acılı yüzü, kan revanlığı uyruğumun, savaş sonrası, ürkek telaşlılığı, yağmur sonrası toprak kokusu, bulutların gri gecesi gibi…
Yağmur sonrası
Açıyor annemin elleri
Tel tel dökülüyor eteğindeki yangınlar
Uyanan celladın şah eseri talan olmuş insanlık coğrafyası, yağmur sonrası içime ekilen çorak toprak, mavi bir yalnızlığın ötesine düşmüş mülteci bir sürgünden yükselen çığlıklı ömrümün dili, annemin yanına düşüyor.
On iki eylülün alnında bir Halepçe boyu üryan cesetler düşüyor, dün gecenin anlamsız diriliğinden rüyalarıma.
Tenimde yalpalayan ölüm
Talan olunan kayıp bir yüzün ifadesizliği
Dilimin ucunda adresi kayıp bir mültecinin
- Ki annemin dili mülteciydi hep -
Nasılda sancılı tüm iklimler. Roboskî’den Paris’e. Nasılda kanıyor ana yürekleri. Öfkelidir şimdi anamızın mülteci dili...