“Hewlêr Anlaşması” olarak da tarihe geçen bu görüşmede PYD’nin dahil olduğu Halk Meclisi ve Kürt Ulusal Konseyi; anlaşmanın yerine getirilmesi için mekanizma kurmayı, Rojava’daki Kürtler’in çıkarlarını korumak için yürütülecek ortak politikayı yönetmek için Yüksek Kürt Konseyi’nin oluşturulması, taraflardan eşit (5+5) katılımlı üç uzman komitenin (Ulusal ve Dışilişkiler Komitesi, Sosyal (Kamu Hizmetleri) Komite ve Güvenlik Komitesi) kurulması ve bunların iki hafta içeriside hayata geçirilmesi, medya üzerinden yürütülen anti propagandanın son bulması, taraflar arasındaki istikrarsızlaştıracak tüm çaba ve şiddet olayların kınanması ve Hêwler anlaşmasına bağlı kalınması üzerinde uzlaştı. Suriyeli muhalifler (siyasi ve silahlı) gruplar anlaşamazken, Kürtler birlikte hareket etmek için Yüksek Kürt Konseyi’ni kurmak için büyük adım atmışlardı.
Anlaşmanın imzalandığı zamanda Kürt kentlerinde silah sesleri artık daha çok duyulmaya başlanıyordu. Çatışmalar Kobanî’ye yaklaşmasıyla PYD ve Halk Savunma Güçleri de sırasıyla Kobanî, Efrîn ve Derik’teki Baas rejimine bağlı güçleri kovarak yönetime el koydu. Bu kimsenin beklemediği bir durumdu. Aslında PYD lideri Salih Muslim, 13 Kasım 2011 tarihinde Rudaw gazetesine verdiği bir demeçte, hazırlıklarını Baas rejimine yıkılmasına göre yaptıklarını söyleyerek, “Bizim partimiz Baas rejimi yıkıldığında kontrolü ele geçirecek kapasiteye sahip olacak şekilde organizasyonlar ve komiteler kurmakla meşgul” demişti. Ancak PYD’nin ne yaptığıyla ilgilenmeyenler hemen kara progandayı devreye koydu. ‘PYD’nin Esad rejimiyle işbirliği yaptı‘, ‘Esad yönetimi bilerek yönetimi PYD’ye devretti, isyanın sona ermesiyle bu kentlerin yönetimini tekrar alacağı’ gibi söylemler basında yer aldı. Aslında bu iddiaların kaynağı belliydi. Zira daha yakın zaman öncesinde Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bu yönlü belgesi halen hafızalarda yer alıyordu.

Kürtleri görmek istemediler ama...

Bu iddiaları ve Kürtler’in yönetime el koymasındaki süreci Salih Muslim’e sorduğumuzda Kürtler’in yönetime el koyduğu dönemi şöyle anlattı: “Biz baştan beri halkı örgütlerken halkın kendisini yönetebileceği bir aşamayı hedefliyorduk. Halk meclislerini, şehir meclislerini bu amaçla kurduk. Ama kimse bunun farkında değildi. Bir taraftan karalama vardı. Ama halkımız ne yaptığımızı biliyordu. Temmuz’da savaş kapımıza dayandı. Bir taraftan silahlı güçler diğer taraftan rejimin varlığı. Yani Kürdistan savaş alanına dönecekti. 19 Temmuz’da Kobanî’deki halk “yeter artık. Buraya kadar” dedi. Biz de böyle adımlar atmaya zorlandık. Biz de kalktık buradaki rejim güçlerine “Dışarı çıkın. Oradaki güçlerinizi görmeyeceğiz” dedik. Ayın 20’sinde Efrîn’de, 22’sinde de Derik’te aynı şeyler oldu. Eğer biz yönetime el koymasaydık bu üç yer savaş alanına dönmekle karşı karşıya kalacaktı. Onun için rejim güçlerini kovduk. Kimse bunu beklemiyordu.
Onun için Türkiye ve diğerleri için sürpriz oldu bu durum. ‘Ne oluyor’ diye birbirilerine sordular. Sanki Kürtler yokmuş da yeni dirilmişler, çıkmışlar da el koyuyorlar. Bu da nerden çıktı? Böyle tepkiler vardı. Aleyhimizde kampanyalar yürütüldü. Ama biz bir gün iki gün geç kalsaydık, Kobanî, Efrîn, Derik savaş meydanına dönüşecekti. Biz bu fırsatı kaçırsaydık halk bizi affetmezdi. Bu durumu (yönetime el koymayı) en fazla Türkiye kabul etmedi. Önceki Yüksek Kürt Konseyi’ni kurmamızı kabul etmediler. Sonra böyle birşey olunca iyice şaşırdılar. Bizim PKK ile bağlantılı olduğunu ileri sürdüler. Biz ne yaptığımızı, ne ettiğimizi iyi biliyoruz. Zaten onun için bugüne kadar geldik.”

Yeni Osmanlıcılık oyunları

Kürtler’in bu stratejik adımları Türkiye’yi çok rahatsız etmişti. Önce Kürtleri Suriye’de bir güç olarak kabul etmeyen Türkiye, daha sonra parayla satın almaya çalışmıştı. Müslüman Kardeşler’in destekçisi olarak lanse etmeye çalıştığı Kürtler birçok kentte iktidarlarını kurmuştu. ‘Yeni Osmanlıcılık’ politikasıyla bölgede yeni bir politika izleyen Türkiye tekrar eski ‘Osmanlı oyunları‘na başvurmakta gecikmedi. İlk olarak, Kürtler adına izleneecek politikayı belirleyecek olan Yüksek Kürt Konseyi’ni dağıtmakla işe başladı. Bunun için diğer partilere göre ne yaptığını bilen, halkı koruyan ve hem Türkiye güdümlü hem de Esad rejimine karşı duruşu net olan PYD’nin güç kazanmasından, prestijini arttırmasından korkan Kürt partilerini biraraya getirerek PYD’yi, Yüksek Kürt Konseyi’nden dıştalatmaya çalıştı. Bunu yaparken Kürtler arasında olası bir çatışmayı da körüklemeyi ihmal etmedi Ankara yönetimi. Türkiye, Eylül ayında ilişkilerini askıya aldığı İsrail ve ABD’yi yanına alarak Güney Kürdistan’da gizli bir toplantı yapılmasını sağladı. Toplantıya Batı Kürdistan’daki bazı partiler de katılmıştı. PDK ve YNK temsilcilerinin de hazır bulunduğu toplantının ana gündemi PYD’yi safdışı etmek için karalama ve kötülemeydi. Fırat Haber Ajansı’nın deşifre ettiği toplantıda şu kararlar alınmıştı:
* Türkiye Suriye’de federal bir sistemin kurulması önünde engel olmayacak ve gerekirse askeri ve ekonomik yardımda bulunacak. Ayrıca peşmerge birliklerinin Batı Kürdistan’a geçişine yardım edecek. Batı Kürdistan’ın askeri güçleri oluşana kadar bu yardım devam edecek.
* Türkiye, Derik, Cindirês ve Kobanî’ye üç askeri havaalanı kurmak şartı ile devlet hazinesini açmaya hazırdır.
* Diğer Kürt partileri tüm faaliyetlerinde PKK’nin Suriye’deki kolu PYD’yi karalama ve kötülemeyi esas alacak. Bu çalışmalarda PYD’ye bağlı kurum ve heyetlerin resmi olarak Kürtleri temsil etmediğine işaret edilecek.
* Yüksek Kürt Konseyi, PKK’ye bağlı Halk Meclisi’nin etkisini kırmak için varlığını sürdürmeli.

PYD’ye iftira devreye konuldu

Bu toplantıdan hemen sonra bazı Kürt partilerin PYD ve YPG’nin Yüksek Kürt Konseyi’nin kararlarına uymadığını, diğer Kürt partilerinin üyelerine karşı tutuklama furyası başlattığını öne sürdü. Yine Rojava halkı için hayati önem taşıyan yakıtlar için PYD’nin ‘rüşvet aldığı’, gıda dağıtımına, sınır kapılarında gelen vergilere el koyduğu iddiaları dolaşmaya başladı. İddialar bazı Kürt Ulusal Konsey yöneticileri tarafından dillendirilmesi dikkat çekiyordu. İddiaları ortaya atanların Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşmesi de bir başka ayrıntı.
Hewlêr Anlaşması neredeyse sona eriyordu. Kürtler birlik olurken, başka güçlerin araya girmesiyle dağılma noktasına gelmişti. Bunu gören Kürtler bir kez daha Hewlêr’e giderek hem anlaşmanın güncellenmesini hem de PYD karşıtı karalama kampanyasının sona ermesini istedi. Hewlêr Anlaşması’nın hayata geçmesi için yeni plan yapıldı.
Buna göre;
* Yüksek Kürt Konseyi’nin merkezi Qamîşlo olacak ve Derik, Amûdê, Kobanî ve Efrîn’de şubeler açılmasına,
* Sınır kapıları noktaları Yüksek Kürt Konseyi’nin direktifleri ENKS ve PYD’nin katılımıyla yönetilmesine,
* ENKS ile PYD arasındaki sorunların çözümü için bir toplantı düzenlenmesine,
* İnsani yardımları organize edecek bir komitenin kurulmasına,
* Kürt bölgelerinde hukuk sistemini rayına oturtacak bir adalet komisyonun kurulmasına karar verildi. Bu kararların hayata geçmesi için tarih olarak da 15 Ekim olarak belirlendi. Şubeler açıldı ve siyasi parti ve bayraklarının yerine Konseyi’nin logosu konuldu. PYD, bu planın hayata geçmesini savunanlardı. Zira kendilerine isnat edilen suçlamalar sözkonusu planın kabul edilmesiyle asılsız olduğu ortaya çıkıyordu. Ancak bu kez PYD’ye suçlamalarda bulunan ENKS, planı kabul etmiyordu ancak Kürtler arasında olası bir çatışmanın çıkmasını da istemiyordu.

Ambargo oyunu da tutmadı

Türkiye’nin Kürtleri parçalama ve PYD’yi gözden düşürme oyunu tutmadı. Ancak Osmanlı geleneğini savunanlarda oyun çoktu. İkinci adım PYD’yi destekleyen halka, ambargo uygulamak oldu. Salih Muslim bu durumu şöyle anlatıyor:
“Halkı örgütleyen PYD’nin muhattaplıktan çıkarmak gerekiyordu. Bunun için de ambargo uyguladılar. Halkı kışta, açlığa, mazotsuzluğa mahkum ettiler. Sonra ‘Bu belalar (ambargo) PYD’nin TEV-DEM’in belasıdır. Halk bunlardan (PYD, TEV-DEM) kurtulursa açlık da gider, soğuk da gider, mazot gelir herşey gelir. Yani ambargo kaldırılır” dediler. Ancak halk, açlığa ve soğuğa rağmen, mazotun olmamasından dolayı tarlalarını ekememesine rağmen PYD’nin öncülüğünde yürümeye devam etti. Ambargo oyunu da tutmadı.”
Halk ambargoyu kendi imkanlarıyla delmeye çalıştı. Güney’den, Kuzey’den, Suriye’nin diğer kentlerinden mazot getirmeye çalışıyordu. Yine Kuzey Kürdistan sınırındaki halk, Rojava’daki kardeşlerine yardım etmeye çalışıyordu. Kürtler Rojava için seferber oldu. Bu kez de Türkiye çetelerini devreye koydu. Para karşılığında Suriye’de savaşan, savaş alanına dönen Suriye kentlerinde yağma yapan çete üyeleri Serêkanîyê’ye getirildi ve halkın getirmeye çalıştığı mazota, gıda maddelerine el koymaya başladı. Ambargonun yanı sıra halka saldırıyorlardı. Devreye YPG girdi. Kürt gençleri bu çetelerle savaşmaya başladı. Yaşanan savaşta çetelere ağır kayıplar verdirildi. Yaralanan çete üyeleri de Türkiye’ye götürülüp tedavi ediliyordu ve tekrar bölgeye getiriliyordu. PYD lideri Muslim aslında bu duruma yabancı olmadıkların zira hem Efrîn hem de Halep’te da bu oyunu sahneye koyduklarını ancak sonuç alamadıklarını söylüyor.

Halk çetelere karşı direndi

Muslim’in dediği gibi de oldu. Halk bu çetelere karşı direndi. Çeteler aldığı her yenilgi karşısında yeni bir anlaşma imzalayarak geri çekilme zorunda kaldı. Ancak her çekilmenin ardından tekrar Kürtlere saldırıldı. Kürtler, her türlü saldırıyı püskürttü. En son 17 Şubat’ta yeni bir anlaşma imzalandı. YPG ile Hür Suriye Ordusu arasında yapılan görüşmeler sonrası 11 maddelik bir antlaşma metni imzalandı ve bu antlaşma daha sonra Yüksek Kürt Konseyi (KYK) ile Suriye Muhalifleri Koalisyonu da onaylandı.

‘Kendimizi savunacağımızı ispatladık’

PYD lideri Muslim’e göre çetelerin Serêkaniyê’ye saldırmasının iki nedeni vardı. Muslim, “Serêkaniyê bizim için stratejik bir yerdi. Çeteler bütün gücüyle saldırdılar. Daha (Kasım ayındaki) ilk saldırıda kendileri açıkca ‘görevimiz sizi 10 kilometre boyunca savunmasız bırakmak. Silahlı güçler burada bulunmayacak’ dediler. 10 kilometre sınırı bütün Kürt sınırını kapsıyor. Hem bütün Cizirî’yi elde edeceksin hem de Rojava’yı ikiye böleceksin. Halkı savunmasız bırakıp Türkiye ve diğer güçlerin merhametine bırakacaksın. Böyle düşünüyorlardı. Buna karşı direndik ve sonuç aldık. Kendimizi savunabileceğimizi ispatladık. Bundan sonraki adımları bekliyoruz. Bakalım bizim için neler planlıyorlar” şeklinde konuştu. DEVAM EDECEK

DENİZ BAŞPENİR