Tecavüzcülerin eline düşmüş genç kadını kurtaran “Kovboy”dur, o. Bütün alkışlar onun içindir.
Fakat, hastalık bu ya, her “halksız, tek kişilik kurtarıcı”nın beyninin ortasında, ruhunun yüreğinde, birer haydut yuvalanıp, beslenmektedir. “Kurtarıcısı” ahlaksız kovboya dönüşür, “kurtarıcısı” olduğu kadına tecavüzcü olarak musallat olur.
Bununla, öfke birikmeye başlar. Bir zamanlar başından aşağıya dökülen alkışlar, meydanlarda “çek git” uğultusuna dönüşür.
Osmanlı imparatorluğunun “ilk” Türkleri (hiç biri Türk değildi) Talat, Enver ve Cemal Paşalar, ülkeden kaçmayı kurtuluş bildiler. Ama akıttıkları kan peşlerini bırakmadı. Gittikleri yerde vuruldular.
Meydanların sesine kulağını kapatıp, işine bakanlardan Kübalı Batista, Nikaragualı Somoza iç savaşla gitti, ama Dominik’in “kuratıcı Generalisimos”u Trijilo, karısı, kızı, oğlu ve damadıyla ülkenin, tartışmasız tek efendisi, kadınlar, fabrikalar, çiftlikler dahil her şeyin sahibiydi. Ona muhalif olmak, “galeyancı“ Türk-İslam linç ustalarına davetiye tertibinden “camide bira içen, tüccarın malına zarar veren çapulcu” değil, çapulculuğa ek olarak, “vatana ihanet”ti. Çünkü, Trijilo vatanın kendisiydi.
Kimse, sokakta “git” hatırlatmasında bulunamayınca, bir kadını ziyarete giderken vurdular. Sokağa, meydanlara çıkmak da savaştı. Diktatörlerin, bu savaşlardan tekini bile kazanıp, galibiyet sularında yıkandığı görülmemiştir, bugüne kadar. İran Şahı gibi, yıkılan heykellerinin altında kaldılar.
Uganda’nın diktatörü çavuş İdi Amin, “git” davulları çalmaya başladığında, “güç bende gösterisi” için timsahlarla güreşmeye çıkmıştı.
Mao ve Saddam Hüseyin, çocuklar ve yüzme bilmeyenler için “geçilmez” olan nehirlerde, bir kıyıdan ötekine yüzmüştü. Mao, yatağında huzur içinde öldü, ama “güç bende” delisi Saddam’ın sonunu anlatmaya gerek yok, daha dün yazıldı.
Recep Erdoğan timsahlarla güreşmeye çıkmıyor. Yüzerek nehir geçmeye de kalkışmıyor. O, “seçmelerde zaferler şerbeti içen olarak, güç bende”nin daha etkin biçimiyle seri mitinglere hazırlanıyor. Mahalle imanının altına makam arabasının çekildiği, makarna, piriç paketlerinin elden ele dolaştığı, ihaleyi alan pabuçsuzların dolardan köprüler inşa ettiği, hırsızlıkların sevap sayıldığı bir yerde büyük kalabalıkların toplayacağına inanıyorum.
Oysa seçim görecelidir. Diktatörlerin kalabalıkları görkemlidir. Kenan Evren’in kalabalıkları meydanlardan taşıyordu. Evrensel zalimlerden Almanya’nın Hitler’i, İtalyan Mussolinisi de birer seçilmişti.
Arjantinli Juan Peron’u yakınlarda boyu devrilen Mısır’ın Mubarek’i de.
Ve bunların mitinglerinde yer oynuyor, gök gürlüyor, kalabalıklar meydanlara sığmıyordu. Arjantinli General Videla, General Galtieri, Şilili Pinochet’in mitingleri birer insan deniziydi. Saddam Hüseyin’in mitinglerinde, sevdasına doyamayanlardan kimisi kendini bıçaklarak sakatlıyor, kimileri oracıkta ruhu teslim ediyordu. Ancak kalabalıklar, çıkar sarmalında yanıltıcıdır. Diktatöre sevgi ve sadakat onun tökezleme anına kadardır.
Mesela Türk medyasının büyük tüccarlar, müteahhitler kesimi bugün, Recep Erdoğan’ın badigardıdır. Bir zamanlar İnönü, Menderes ve Demirel’den geçinenler de onlara hizmet vermişlerdi. Sonra efendi değişince yandaşlık hizmeti de yön, yan, mevzi değiştirivermiş, karşı tarafa atlamış, geçmişe “vay zalim oğlu zalim” diye döktürmüştü.
Ve tabii ki, alçaklığın bir raconu, kendisine yaraşan şerefi, yakışan fazileti, yani fiyatı vardır. “Ücreti mukabilinde” sunulan hizmetlerin adı, her zaman ve yerde “kira” değildir. Bazı yer ve zamanlarda fikir namusu, “millet” (halk değil) uğruna fekadarlıktır.
Misal mı? AKP “fedailer”inden bazıları geçmişin işsiz, mesleksizleri en hızlısı, en okkalı, en belalısından “işçi sınıfı” naralısıydı. “Şef”in yazdığı, yalnız TC’yi değil, dünyayı sarsıp kurtaracak bildirileri uçarcasına götürüp, çöp tenekesine atan, aynı hızla dönüp “hepsini dağıtarak, görüşlerinizi halkımızla bütünleşmiş bulunuyorum” tekmil verendi.
Devrimciliğin en ateşlisi olarak en kirlisinden pantolonu, pençelene pençelene pençe tutmaz olan askeri postalı giyendi.
Sonra dönem, devran değişti. Bilgi çağında, 1800’ler sonu sloganları artık para getirmiyor, ama bazıları yine de, sağda solda aynı teraneyle, kimi fukraların sırtından geçinmeye çalışıyor, hatta Fethullah Gülen yanaşması olmaya çalışan biri, “İslam da devrimcidir” diye yazıyordu.
Ama zekası gelişkin olanlar, AKP saflarında, “liberal” etiketiyle “şef” oldular. Yandaş gazetelerde yazıp, yandaş ekranlarda dalkavukluk suları köpürdeterek bohçalar dolusu para götürüyorlardı. Bunlardan biri, diktatöre zalim diyen Prof. Fatmagül Berktay’ın üstüne hamle ediyordu.
Her neyse, kendi halkıyla savaşan hiç bir diktatörün maydanlardan zaferle çıktığı görülmemiştir, henüz. Onun için, hemen değil, ama Recep Erdoğan da kaybedecektir. Amerikan’ın CNN, Britanya’nın BBC, Katar’ın El Cezire televizyonları yok yere zulümü naklen yayımlamıyor.
Çünkü onlar, “çem”i görmeden postal çıkarıp, paçaları sıvamazlar. Bildikleri, gördükleri vardır.
Britanya’nın Financial Times gazetesinin, Recep Erdoğan’ı “son savaşını veren komutan” olarak nitelemesi de yola çıkmış gitmekte olduğu görünen, haber veren başlıktı.
Hiçbir diktatörün kazanamadığı...
Bütün diktatörler, “tek önder benim, ben karar verdim, uygun buldum” demeden önce birer “kurtarıcı”dır. Halk, özgürlükler uğruna savaşırken ölen yok, o vardır. O tek kişilik kurtarıcıdır.