Hicrette yaşamak nedir bilir misiniz? ‘Bilmek için yaşamak lazım sözü’ en fazla ‘hicret’ yaşamı için geçerlidir. Onun için Hicret sözcüğüne Kur’an’da çokça rastlarız. Bu meşakkati yaşayarak hicret etmek zorunda kalan Peygamberlerin Kıssalarını Kur’an bize defaatle anlatır. Kur’an Peygamberimiz (sav) ve dava arkadaşlarının hicretinden sıklıkla bahs eder. Kur’an, muhacirlerin çektikleri eziyetlerin, zulümlerin ve işkencelere karşılık, Allah’ın dostluğunu kazandıklarını da yazar. Bu işe zorlananların ve hicreti yaşayanların üstünlüğünü vurgular. İktidar sahibi zalimlerin zulmüne karşı koyanlara, sadece dört seçenek bırakıldığı açıklanır; Ya teslim olacaksın, ya öleceksin, ya zindana gireceksin ya da eğer başarabilirsen hicret edeceksin.
Hz İbrahime ve Hz Muhammed’e de hicret dışında yol bırakmamışlardı. Nemrutların, Firavunların, Ebu Süfyan ve Ebu Cehillerin uygulamaları ile, şimdiki iktidarların uygulamaları nasılda birbirine benziyor. Tarih sadece ezen ve ezilenleri yazmıyor, birde zulm edenleri ve zulme karşı kıyam edenleri kayda geçiriyor. Zulme karşı kıyama Seyda da katılmıştı. Çünkü Rehberlerimiz olan, Kürdistan Medreselerinin ulemaları, Mele Abdullahê Timokî, Mele Muhemmed (Sıddık Durmuş), Mele Hesenê Bazidî, Mele Abdulvahap Barış, Mele Sadık ve Mele Abdurrehman Durre de, Hicrette vefat etmişlerdi. Seyda Siraceddin de Kürdistan İslam ulemasının sağlam bir halkası olarak Almanya’da hicrette hayata gözlerini kapadı.
"Şüphesiz Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihat edip sabredenlerin yanındadır." (Nahl 110)
Bir davayı savunmak, zulme karşı koymak, zalimin işkence ve hapislerine boyun eğmemek ve kıyama kalkmak, dava insanının temel sıfatlarıdır. Dava insanı olmak sorumluluk üstlenmektir. İnsan sorumluluğunu yüklenmek ağırdır, İslam’ın hakikatını yaşamak ve yaşatmak kolay değildir. Zalimlere karşı mücadele tevhid dininin esasıdır. Kürt ve Kürdistan’ın davasını yüklenmek ise Ağrı Dağını sırtlamaktan daha zordur. Bu davanın sahipleri Allah dostu olurlar, Peygamberlerin arkadaşları olurlar, Nemrutların, Firavunların, Ebu Süfyanların ve onların çağdaşları olan kemalistlerin, sahtekar din satıcılarının, Arap ve Fars milliyetçilerinin ise düşmanları olurlar. Bu davanın eri olmak, Seydası olmak büyük bedeller gerektirir. Bu davayı sırtlamak, ölümü, zindanı veya hicreti sırtlamaktır. Seyda hicreti seçmek zorunda kaldı. Hicrette ve sürgünde yaşamak ise ölmenin başka bir biçimidir, ruhun bedeni kabullenmemesidir. Allah’ın, insanın ve Kürt’ün düşmanları, Seydayı zindanlara koymuş, işkenceden geçirmiş, kontraların hedefine oturtmuş ama Seyda’yı inançından asla geriye çevirememişlerdi.
Seyda zorunlu bir şekilde hicreti seçmişti. Turan devletinin hakim cellatları Seyda’ya yıllarca hapis cezası kesmişlerdi ve Seyda zorunlu bir şekilde hicrette yaşamaya mecbur bırakılmıştı. Seyda bu zulme teslim olmamış, öfkesi ve kini hücrelerine kadar yayılmıştı. Hz Ali’nin, Hz Hamza’nın hicreti gibi… Özgür ülkesinde özgürce inancını, yaşamını ve kültürünü yaşama çalışmalarını hicrette de aralıksız sürdürüyordu. Bunu bazen kalemi ile bazen şeker gibi dili ile yapmaktaydı. Mutlaka Müslüman Kürtleri ve Kürdistan’ın bütün kesimlerini din ve insanlık düşmanlarından koparacak diye, zihinsel ve cemaatsel çalışmalarını azim ve kararlılıkla sürdürmekteydi. Bedenini ülkesinden binlerce kilometre uzak yerlere ulaştırmıştı ama, ruhu bedeninden her geçen saniye ayrılıyordu. Çünkü sorumluluk üstlenmiş dava insanının sorunu sadece maddi yaşam değildir. İnsanı yaşatan ruhi, zihni ve inancıdır. Hicrette ruh maneviyatsızlığa isyan eder, hasretle boğuşur, karaya vurmuş balık misali susuzluktan nefessiz kalır, can çekişir, köklerinden zorla koparılan bir meşe ağacı gibi kuruyarak ölür.
Botan’ın Şırnak ilinin Göçlükonak ilçesinde dünyaya gözlerini açan Seyda, toplumun sosyal ve manevi hazzı ile büyümüştü. Oysa Botan Hz Nuh tufanına göre, ikinci insanlığın yeniden yeryüzüne yerleşip serpilmesidir. İnsanlık ailesinin beşiğidir, çocukları kahramanlık ve ihanet ninnileri ile büyütülürler, dürüstlüğün, cömertliğin, cesaretin, paylaşmanın, zulme karşı kıyam etmenin ve yurtseverliğin coğrafyasıdır. Bu topraklar da doğabilmek başlı başına bir mücadeledir, yaşamı sürdürmek ise daha çetindir. Hz Nuh da bu coğrafyada mücadele yürütmüş, tufan bu toprakla da başlamıştı; ‘Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve gök sende suyunu tut’. Su çekildi iş bitiriliverdi, (Gemide) Cudî (Dağı’nın) üstünde durdu ve Zalimler topluluğuna da:’ Uzak ol sunlar’ denildi. (Hud 44)
Değerli Seydam sen Kur’an emrini anlayarak, zalimlerin Botan’a ve Cudî gibi kutsal bir coğrafya ya girmemleri için mücadele ettin ve sonunda hicrette vefat ederek Kutsal Botan topraklarının kucağında huzurla uykuya daldın.
Siraceddin Kayran, 1950’de Botan’da doğdu. Medrese tahsilini dedesinin yanında gördü. 1968’de Urfa İmam Hatip’te kayd oldu, 1972 mezun oldu. Eruh’un Bağuze köyünde imamlık yapan Seyda, 1980’de defalarca gözaltına alınmış ve işkence görmüştü. Daha sonra Amed’de İplik Fabrikası Camii’nde imamlık yapan Seyda, en son Siirt’in Yatılı okulları öğrenci müdürlüğünden emekliye ayrılmıştır. İki dönem Siirt HDP il başkanlığı yapan Seyda, KCK davalarında bir buçuk yıl zindan hayatından sonra Almanya’ya hicret etmişti. Seydam, 08.04.2020 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Bıraktığı davayı kardeşleri olarak, Kürdistan’da bütün zalimlerin sökülüp atılmasına kadar sürüdürecek, onun amaçlarına Allah’ın izni ile ulaşmış olacağız.