Anne demek benim için, tüm annelerin pencerelerinde sarkan çiçekli perde demek. 

Çiçekli perdelerin arkasında susmak için, kocalar dağılırdı sokaklara.

Kocalar, haki-lacivert devlet kabanlarıyla ayaklarını sürüdüğünde, tanıdık bir bulgur kokusuna çekilirdi açlıkları 

Bu kentin her evinde bulgur pişer o saatlerde! 

Anne demek ne kadar çiçekli perdeydiyse, babanın işten gelişi bulgur kokardı öylece...

Günler günler boyunca ayakkabı içinde büzüşmüş ayakların ekmek taşıdığını unutmuyor kadınlar. O nedenledir ki baba eve yaklaşınca, kız çocuklar elde leğen, yeşil sabun ve havluyla yorgunluktan arındırmak için ayakları, bekliyor pusuda. Kızlar babalarının ayaklarından tanıdılar, hayatın kendi hanelerine yazılan zorluğunu.

Ve bir kokusu var şehirlerin. Ege’de ya da Akdeniz’de olduğu gibi ahh, çiçek kokmaz ama. Yalnızlık ve alışkanlık kokar burada hava. Yalnızlık ve aşksızlık. Ölüme bekçi kılınan çocukların gürültüsünden başka bir şey çarpmaz kulağa. Bahçelerde hep erik, kayısı ve elma. Çiçekler en kıymetlisi kadınların, yaz gelince küpeli baş köşede, hemen altında sardunya… Anladın sen, niye anneler kışın pencerelerinden kafa kadar büyük motifli çiçekli perdelere asılırlar?

Çiçekler de korkuyor silahlı kuvvetlerin gölgesinden. Çiçekler de az tarumar edilmedi ha! Başka kap ağırlığı sunulmayınca onlara, 5 kiloluk evita tenekelerinden sarktılar hep darbe defterlerinden. Komşunun sardunyası, bir darbe sırasında askerin süngüsüyle daha yeni gürlemiş bir dalının kesildiğini anlatır mesela…

Bir başkası begonya. Küpeliye kur yaparken yakalanmış baskına. "Gencecik lise öğrencileriydi ev sahibim, çizgili pijamalarıyla bindirdiler cemseye," diyor, "Tam küpeli dudaklarını uzatmışken bana…"

Şu portakal ve limonu kışın sobalı odaya alan kadın... Özenle poşetlediği meyvelerine bakıp bakıp ağaççığın, "ay, limon saksıda mı büyüyor dünyanın her yerinde" deyip ve kahkaha atardı hani... Evi basan asker, "aptal, limonun saksıda kocadığı nerede görülmüş?" dedi ve bir tekmeyle caanım limonu devirdi, boynundan tutup toprağıyla serdi yere. Ayağıyla karıştırdı toprağı ve dönüp arkaya "temiz" dedi, komutanına. Komutan evin salonunu bir boydan bir boya geçmiş sarmaşığın altındaydı o sıra…

Anneler çiçekli perdelerin yer yer turuncuya batırdığı akşamların sessiz iç çekenleri olarak çekiliyorlar şimdi hayatımızdan.

Bari bir Pazar sesini duysam dediğimiz anneler, sesini sessize alıp, göçüp gidiyorlar. Baki’nin, Nazan’ın, Şeyhmus abi’nin annesi niye gitsindi ardı ardına... Dicle’nin gencecik ağabeyi de soldurdu Seniha Hanım’ın perdelerindeki turuncuyu...

Çocukluğumu örten perdelerin Maraşlı çerçinin bohçasından çıktığını bilmesem, bir kentin tüm köyleriyle ikiz olacağına inanacağım. Perdeler masum, dışarılar kötü, benzeşelim tüm anneler.

Ancak bu kadar çekebiliyoruz perdeyi bacım, kornişleri kısa bu hayatın. 

Ahh anneler, demek çiçekleri soldu perdelerin, artık yalnızlığınız turuncu değil!

Çizgili pijama gibi hayata dik gelmiş, akıp gitmişiz yıllarla. Bir işe yaramaz bizim kişisel tarihimiz. Kerpiç evlerden akan toprağın bit zamanlarına doğmakmış kaderimiz. Sonrası ölmek, ölmek ve ölmekmiş. Annelerimizin ölümlerinden birbirine benzemekmiş yazgımız. 

Çiçekli perdelerin eteğinde zaman bir Kaaria suresi kadar vefadır hayata:

"Ve bildin mi, Haviye nedir?

Kızışmış bir ateştir!"

Haviye kızışmış bir ateşse, çiçekli perdeler nesidir bir ülkenin?

Oğulları ve kızları erken ölen anneler, çiçekli perdelerden çok vazgeçtiler. Saksıda limon yok artık! Maraşlı çerçi de şehirde mağaza açtı, zaten satmıyor o perdelerden... Küpeli mi? Rüzgarı az onun. Rüzgarı az, hikayesi kısa. 

Hayat? Hikayeden çıkmak olsun onun da adı...