Akla ziyan şeyler oluyor, sapla saman birbirine karıştırılıp ayıklama işi üzerimize yıkılıyor.

Bir yanda, Kobanê direnişini, Kürtlerin başarısı ve haklı kıvancını hazmedemeyen Türkiye Devleti olanların faturasını ödetiyor; resmi sınır kapısından Türkiye’ye girmiş olan 274 Kobanêli'ye günlerce eziyet ediyor, zorla savaş bölgesine sınır dışı ediyor, savaşta yaralanıp Türkiye’deki hastaneye getirilenlerden bazılarını kaçırıp bilinmeyen yerlere götürüyor. Çözüm sürecinde kararlılıklarını her fırsatta dillerinden düşürmeyen Cumhurbaşkanı ve Başbakan gittikçe daha saldırgan, daha tahrik edici bir dile sarılıyor.
Yetmiyor, Kobanê'ye insani ve askeri yardım koridoru açılmasını isteyen, devletin DAİŞ’e yardımlarını protesto eden vatandaşlarını sokak ortasında öldürüyor. Sivil faşistleri güçlendirip sokağa salıyor. Gazeteciler kim vurduya gidiyor. Polislere karanlık suikastlar düzenlenip faturası Kürtlere kesiliyor. Yetiyor mu? Hayır! Meclise sunulan yeni Güvenlik Paketi ile halk, muhalifler 90’ların karanlığı ile tehdit ediliyor.
Demokrasiye gidiyoruz diyorlar ama pakette polis devleti olmaya yaraşır her şey var. Polisin silah kullanma yetkisinin artırılarak yargısız infazlara zemin hazırlanması, arama, takip, dinleme,gözaltına alma faaliyetlerinin hakim teminatından çıkarılması, tutuklamanın bir tedbir olmaktan çıkarılıp peşin ceza olarak uygulanacak olması, her türlü ifade açıklama yönteminin ve gösteri aracının cezayı artıran bir unsur olarak kabulü, havai fişek için bile ağır cezaların öngörülmesi, avukatların yetkilerinin daraltılması…
Hukuk devleti olmaya, demokrasi ve insan haklarına fersah fersah uzaklaştıran bu pakete karşı en büyük tepki gazete sayfalarında henüz. Tepki sokağa çıkar mı? Hedefteki kesim, o da belki diyebilirim. Zor, çünkü bu yasanın Kürtlere, devlet düşmanlarına karşı, huzur sağlamak için yapıldığına inandırıldı ve kırk ölümle korkutuldu toplumun önemli bir kesimi.  
Şöyle de diyebiliriz aslında: Devlet, Kürtlere prestij kaybettirerek anadilde eğitim gibi haklı taleplerine kazandıkları desteği ellerinden almak ve gelişecek tepkileri frenlemek için de bu yasayı çıkartabilmek için o denli saldırgan, o denli tahrik dilini, pratiğini sergiledi. Gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını naklen eylem alanına çevirdi. Yakılan yıkılanı seyrettirdi. Karanlık eylemlere zemin hazırladı. Böylece halkı bölünme ve düşman Kürtler paranoyasına sokarak tepkisini bloke etmekle kalmadı, taraftar kazandı.
Buna karşın olanlar ise başka bir sap saman hikayesi. Devletin ayrımcı politikaları, tahrikleri ve şiddetinin sonuç üzerindeki etkisi yok sayılarak, HDP’nin protesto için halka sokağı işaret etmesi tartışılıyor. Süreç yönetiminde eksiği olabilir, tartışılır buna diyecek bir şey yok. Ancak kırk insanın ölümü, yağma olayları, bayrak ve büst kırma olayları HDP’ye fatura ediliyor. Öyle bir noktaya vardırılıyor ki, yıkılan büstün, yağmalanan dükkanın önüne barikat olsaydın bile deniyor. Bunlar bir dilek olarak anlamlı olabilir belki. Ancak bu olanların HDP kitlesince yapıldığını kim ispat etti? Bu olaylar önceden duyurularak mı yapıldı  diye sormadan edemiyorum. Kaldı ki televizyon görüntülerine bile yansıdı kimi yerlerde böylesi olayların halk ya da parti yöneticileri tarafından engellendiği... Hatta pek çok parti yöneticisi ölenlere siper olmayı da isterlerdi eminim…
Kısacası, pohpohlanan HDP aleyhtarlığında doğrudan hem Kürtlere hem HDP’ye haksızlık yapıldığını düşünüyorum. El insaf! Hırsızın hiç mi suçu yok?