- Güney Afrika’daki Rising Star mağara sisteminde bulunan Homo naledi fosilleri üzerinde yapılan araştırmalar gömülerdeki kemiklerin tümünün kadın bireylere ait olduğunu keşfetti. Bu keşif beraberinde birçok soruyu getiriyor.
Güney Afrika’daki Rising Star mağara sisteminde bulunan Homo naledi fosilleri, insan evrimi araştırmalarındaki en tartışmalı keşiflerden biri olmaya devam ediyor. Fosil dişler üzerinde yapılan yeni bir protein analizi, mağarada kalıntıları bulunan en az 20 bireyin tamamının biyolojik olarak kadın olabileceğini ortaya koydu. Bulgular, Homo naledi topluluklarının ölülerini cinsiyete göre ayırarak mağaraya bırakmış olabileceği görüşünü gündeme getirirken, araştırmacılar erkeklere özgü genetik belirtecin bu türde kaybolmuş olabileceği ihtimalini de dışlamıyor.
Güney Afrika’nın derin ve dar geçitlerden oluşan Rising Star mağara sisteminde bulunan Homo naledi fosilleri, insan evrimi hakkındaki yerleşik kabulleri bir kez daha tartışmaya açtı. Fosil dişlerden elde edilen antik proteinleri inceleyen araştırmacılar, örnek alınan bireylerin hiçbirinde erkeklere özgü protein belirtecine rastlamadı. Sonuçların doğrulanması halinde mağarada kalıntıları bulunan Homo naledi bireylerinin tamamı ya da çok büyük bir bölümü kadınlardan oluşuyor olabilir.
Bu olağan dışı dağılımın tesadüfen mi meydana geldiği, Homo naledi’nin toplumsal yaşamıyla mı bağlantılı olduğu ya da türün biyolojisinden kaynaklanan bilinmeyen bir özellik taşıyıp taşımadığı henüz açıklığa kavuşmuş değil. Yeni bulgular, Homo naledi’nin ölülerini bilinçli biçimde mağaranın derinliklerine taşıdığı ve belki de kadınlarla erkekler için farklı ölüm uygulamaları geliştirdiği yönündeki tartışmalı görüşü yeniden gündeme getirdi.
İnsan evriminin en tartışmalı alanlarından biri
Homo naledi fosilleri ilk kez 2013 yılında, Johannesburg’un kuzeybatısındaki İnsanlığın Beşiği Dünya Mirası Alanı içerisinde bulunan Rising Star mağara sisteminde keşfedildi. Keşfin ayrıntıları 2015 yılında bilim dünyasıyla paylaşıldı. Araştırmacılar, mağaranın Dinaledi Odası olarak adlandırılan bölümünde çok sayıda kemiğin olağan dışı biçimde bir arada bulunduğunu açıkladı.
Fosiller, daha önce bilinmeyen küçük yapılı bir insan akrabası türüne aitti. Tür, mağaranın adından hareketle Homo naledi olarak isimlendirildi. “Naledi” sözcüğü Sesotho dilinde “yıldız” anlamına geliyor. Homo naledi, hem ilkel hem de görece gelişmiş anatomik özellikleri bir arada taşıması nedeniyle paleoantropologların dikkatini çekti.
Türün beyni modern insan beyninin yalnızca yaklaşık üçte biri büyüklüğündeydi. Beyin hacminin 460 ila 610 santimetreküp arasında olduğu tahmin ediliyor. Buna karşılık ayakları iki ayak üzerinde yürümeye uyum sağlamıştı. Elleri, bilekleri ve bazı parmak özellikleri ise nesneleri kavrayabildiğine ve muhtemelen alet kullanabildiğine işaret ediyordu.
Homo naledi’nin yaklaşık 335 bin ila 241 bin yıl önce yaşadığı belirlendi. Bu tarihler, küçük beyinli ve ilkel özelliklere sahip bir insan akrabasının Afrika’da erken Homo sapiens topluluklarıyla aynı dönemlerde yaşamış olabileceğini gösterdi. Bu durum, insan evriminin doğrusal bir ilerleme biçiminde gerçekleşmediğini; farklı anatomik özelliklere, beyin büyüklüklerine ve yaşam biçimlerine sahip çok sayıda insan türünün uzun dönemler boyunca bir arada var olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Mağaranın derinliklerindeki fosiller
Rising Star, sıradan bir kaya sığınağı ya da kolaylıkla girilebilen geniş bir mağara değil. Birbirine bağlanan karanlık galerilerden, dikey bölümlerden ve son derece dar geçitlerden oluşan karmaşık bir sistem. Mağara sistemi yaklaşık 4 kilometre uzunluğa ve 100 metreye varan dikey derinliğe sahip. Fosillerin önemli bir bölümü, ulaşılması son derece güç olan Dinaledi Odası’nda bulundu.
Bazı geçitlerin yalnızca 15 ila 20 santimetre genişliğinde olması nedeniyle kazı çalışmalarında küçük yapılı ve özel mağaracılık eğitimi bulunan araştırmacılar görev aldı. Fosillerin büyük bölümünü mağaranın dar kanallarından geçebilen kadın araştırmacılardan oluşan ekip çıkardı. Mağaranın derinliklerinde çok sayıda Homo naledi bireyinin bulunması ise kalıntıların buraya nasıl ulaştığı sorusunu gündeme getirdi.
Bölgede yırtıcı hayvanların fosiller üzerinde bıraktığı belirgin diş izlerine rastlanmaması, kemiklerin bir sel ya da başka bir doğal süreçle mağaraya taşındığını gösteren güçlü jeolojik kanıtların bulunmaması ve fosiller arasında başka hayvan türlerine ait kalıntıların çok az olması, doğal birikim açıklamasını tartışmalı hale getirdi. Kazı ekibine liderlik eden paleoantropolog Lee Berger ve çalışma arkadaşları, Homo naledi bireylerinin ölülerini bilinçli biçimde mağaranın derinliklerine taşıyarak burada bıraktığını öne sürdü.
Araştırmacılar bazı iskeletlerin sığ çukurlara yerleştirildiğini, mağara zemininde kazılmış olabilecek alanlar bulunduğunu ve duvarlarda bilinçli biçimde yapılmış olabilecek geometrik çizgiler tespit edildiğini açıkladı. Bu yorumlar doğruysa Homo naledi, küçük beynine rağmen ölülerine yönelik karmaşık davranışlar sergiliyor, karanlık mağaralarda hareket edebiliyor ve belki de sembolik işaretler üretiyordu.
Ancak bu iddialar bilim dünyasında geniş bir tartışmaya yol açtı. Çok sayıda araştırmacı, çukurların gerçekten mezar olup olmadığını, kemiklerin bilinçli olarak yerleştirildiğini ve duvar çizgilerinin Homo naledi tarafından yapıldığını kanıtlayacak verilerin yetersiz olduğunu savundu.
Diş minesindeki antik proteinler incelendi
Yeni araştırmada bilim insanları, Rising Star mağara sisteminden çıkarılan Homo naledi dişlerinin minesinde korunmuş proteinleri analiz etti. Araştırmaya, çalışmanın yürütüldüğü dönemde Kopenhag Üniversitesi Globe Enstitüsü’nde görev yapan moleküler bilimci Palesa Madupe liderlik etti. Madupe daha sonra Almanya’daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürdü.
Ekip toplam 23 diş minesi örneğini inceledi. İki dişten kullanılabilecek düzeyde protein verisi elde edilemedi. İki örneğin ise aynı bireye ait olduğu belirlendi. Böylece araştırmada en az 20 farklı Homo naledi bireyi temsil edildi. Bilim insanları, bireylerin biyolojik cinsiyetini belirlemek için amelogenin adı verilen proteinleri araştırdı.
Amelogenin, diş minesinin oluşumunda görev alan temel proteinlerden biri. Bu proteini kodlayan genlerin X ve Y kromozomlarında farklı biçimleri bulunuyor. AMELX olarak adlandırılan biçim X kromozomuyla, AMELY biçimi ise Y kromozomuyla bağlantılı. Memelilerde biyolojik dişiler genellikle iki X kromozomuna, biyolojik erkekler ise bir X ve bir Y kromozomuna sahip. Bu nedenle bir fosil dişte Y kromozomuyla bağlantılı amelogenin proteinlerinin bulunması, bireyin erkek olduğuna dair güçlü bir moleküler belirteç olarak değerlendiriliyor.
Araştırmacılar, incelenen Homo naledi örneklerinin hiçbirinde AMELY proteinine ait belirteç tespit edemedi. Protein analizleri iki ayrı laboratuvarda tekrarlandı ve veriler olası laboratuvar hatalarını dışlamak amacıyla yeniden değerlendirildi. Sonuç değişmedi: İncelenen örneklerin hiçbirinde erkeklere özgü Y bağlantılı amelogenin belirteci bulunmadı.
20 bireyin tamamı kadın olabilir
Araştırmanın en doğrudan açıklamasına göre analiz edilen dişlerin tamamı kadın Homo naledi bireylerine aitti. Berger, sonuçların araştırma ekibinde şaşkınlık yarattığını belirtti. Daha önce mağarada bulunan yetişkin fosilleri arasında boyut, biçim ve diğer anatomik özellikler bakımından çok az farklılık bulunduğu biliniyordu.
Erkek ve kadın bireylerin vücut büyüklüğü, iskelet yapısı ya da dişleri arasında görülen ortalama farklılıklar cinsel dimorfizm olarak adlandırılıyor. İnsanlar ve diğer primatlar arasında cinsel dimorfizmin derecesi türlere göre değişiyor. Homo naledi fosilleri ilk tanımlandığında araştırmacılar, türü bilinen eski insan akrabaları arasında en düşük cinsel dimorfizme sahip türlerden biri olarak değerlendirmişti.
Yeni protein bulguları, fosillerde neden erkek ve kadın bireylere özgü iki farklı vücut yapısının seçilemediğine ilişkin yeni bir açıklama sunuyor. Fosiller birbirine benziyor olabilir, çünkü karşılaştırılan yetişkin bireylerin tamamı gerçekten aynı biyolojik cinsiyete aitti. Ancak araştırmacılar, protein analizlerinin tek başına bütün mağara topluluğunun kesin biçimde kadınlardan oluştuğunu kanıtlamadığını vurguluyor.
Kadınlara özgü bir ölüm alanı mıydı?
Berger, elde edilen sonuçların Homo naledi’nin ölüm uygulamalarında cinsiyete dayalı bir ayrım yapmış olabileceğini gösterdiğini savunuyor. Bu yoruma göre Homo naledi toplulukları, ölen kadın ve erkekleri farklı yerlere bırakmış veya gömmüş olabilir. Dinaledi Odası yalnızca kadınların, kız çocuklarının ya da topluluk içerisinde belirli bir konuma sahip kadınların yerleştirildiği özel bir ölüm alanı olabilir. Böyle bir uygulama, ölüm sonrasında bireylerin cinsiyetine göre ayrıldığı bilinen en eski örneklerden birini oluşturabilir.
Ancak bu açıklama, Homo naledi’nin ölülerini bilinçli biçimde mağaraya taşıdığı varsayımına dayanıyor. Kalıntılar doğal süreçlerle birikmişse dişi ağırlıklı örneklem başka şekillerde de açıklanabilir. Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nden paleoantropolog Ryan McRae, Homo naledi ve Rising Star alanının olağan dışı özelliklerinin her yeni bulguda cevaplardan daha fazla soru ürettiğini belirtti.
Mağarada kalıntıları bulunan bireylerin hangi koşullarda yaşadığı, nerede beslendiği, mağaraya canlı mı yoksa ölü mü girdiği ve kemiklerin uzun bir zaman dilimi içerisinde mi biriktiği henüz bilinmiyor.