Kürt halkına YASAK 20. yılında! - 11



Ceza Hukuku Avukatı Carsten Gericke, 129a ve 129b maddelerinin sadece “örgüt militanlarına” karşı değil, özgürlük hareketlerine destek veren aktivistelere karşı da uygulandığını belirtti. Alman Ceza Kanunu’nun 129b maddesinin Kürtlere karşı ilk kez uygulandığı pilot dava olarak bilinen Kürt siyasetçi Ali İhsan Kıtay’ın davasında Kıtay’ın savunmasını üstlenen avukatlardan Carsten Gericke, Alman Adalet Bakanlığı’nın Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı verdiği soruşturma izni uygulamasına son verilmesi gerektiğini söyledi.

Alman Ceza Kanunu’nun 129a ve b maddeleri kimleri mağdur ediyor?

129a ve 129b maddeleri Almanya’daki siyasi ceza hukukunun en sorunlu maddelerindendir. Çünkü bunlarla siyasi faaliyetlerin sistematik bir şekilde takip altında tutulması ve kriminalize edilmesi mümkün kılınıyor. Sırf örgüt üyelerine karşı değil, haksızlık rejimlerine ve zulme karşı militan bir şekilde direnen özgürlük hareketlerine destek verenlere karşı da uygulanıyor. Bu yasadaki suç kapsamı çok geniş tutulduğu için birçok aktivist mağdur olabiliyor. 129b maddesi gereği kimlerin soruşturmaya tabi tutulduğunu Alman Adalet Bakanlığı karar veriyor, yani bu tamamen siyasi bir karardır. Mevcut durumda sadece KCK ya da Avrupa Kürt Demokratik Toplum Koordinasyonu (CDK) yönetici pozisyonunda olan iddia edilenler takip ediliyor, ama bu her an değişebilir.

Böyle bir yasaya neden ihtiyaç duyuldu?

129b maddesi 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra çıkarıldı. Hukuk devleti açısından çok büyük eksiklikler görülüyor. Bu madde parlamentoda tartışıldığında özgürlük hareketlerine karşı uygulanmaması vurgulanmıştı. Fakat çıkarıldığı zaman bu uyarı dikkate alınmadı.

Bu maddeden en çok hangi örgütler etkilendi?
2002 yılında çıkarılan madde ilkin İslamcı gruplara karşı uygulandı. Sonra adım adım kapsamı genişletildi. Önce DHKP-C, sonra Tamillerin özgürlük hareketi Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları (LTTE) ve Ruanda’dalı milislerin oluşturduğu Ruanda’nın Kurtuluşu Demokratik Güçleri’ne (FDLR) karşı davalar açıldı. 2010 yılından itibaren ise Kürt Özgürlük Hareketi yoğun bir şekilde hedef alındı. Berlin, Hamburg ve Stuttgart kentlerindeki Yüksek Eyalet Mahkemelerinde davalar açıldı. Türkiye’de başlatılan barış sürecine rağmen bir dava da Düsseldorf’ta görülmektedir.

Bu maddelere karşı ne tür hukuki girişimlerde bulunulabilir?

Alman Ceza Kanunu’nun 129a ve 129b maddelerinin kaldırılması uzun zamandır ilerici çevreler tarafından talep ediliyor. Maalesef bu talebin yakın bir zamanda karşılanmayacağını düşünüyorum. Bunun için Almanya Adalet Bakanlığı’nın tamamen siyasi çıkarlar doğrultusunda 129b maddesi gereği soruşturmalara izin verdiğine vurgu yapılmalıdır. Özellikle Türkiye ve Suriye’deki gelişmelere bakıldığında Alman Adalet Bakanlığı’nın Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı uyguladığı soruşturma izni kaldırılmalı.


MEHMET ZAHİT EKİNCİ/HAMBURG




İSMET ÇELİK*: Alman halkı için yasak ne anlama geliyor?

Kürt halkı için yasaklar hemen her açıdan ele alındı, alınıyor. Peki Alman halkı için Kürtlerin temel örgütlenme, düşünce açıklama, yasal demokratik haklarını kullanma gibi hakların yasaklanması ne anlam taşır veya taşımalıdır?
Bu soruya kısaca iki açıdan cevap arayalım: Birincisi bu yasakları geliştirenlerin, uygulamaya koyanların kimliği ve kişiliği. İkincisi; bu bağlamda Almanya’daki temel hak ve özgürlükler açısından sonuçları.
Almanya’nın Kürtlere karşı politikasını izleyenler bir konuda hemfikir: Almanya eğer evrensel insan hakları çerçevesinde Kürtlere yaklaşmış olsa idi, Kürtler temel taleplerine ulaşmalarında bu kadar ağır bedel ödemek zorunda kalmazlardı. Her türlü silah satışı, halkının iradesine karşın dönemin Doğu Almanyası’nın “Halk Ordusu” silahlarını Türkiye’ye hibe etmesi ve bu silahlarla binlerce insanımızın katledilmesi, köy ve yerleşim, yaşam alanlarımızın yakılıp-yıkılması; Kürdistan’da işlenen ağır insan kıyımının-günahının bir yönü. Önemli olan diğer yön ise bu tutumla Kürdistan’ı sömürgeleştiren işbirlikçilerine verdikleri siyasi destek oldu.
Dönemin kararda payı olan en önemli politikacıları şüphesiz;  Kohl, Kanther ve Kinkel idi. Helmut Kohl başbakan, Manfred Kanther içişleri ve Klaus Kinkel de dışişleri bakanı idi. Bu “önemli” politikacılar bugün Alman politik arenasında yoklar. Özellikle Kohl ve Kanther’in neden artık kendi halklarının karşısına bile çıkacak yüzleri yok dersiniz?
Rüşvet, aldatma, sadakatsizlik…
Anlatalım: Alman halkı onlara güvenmişti, inanmıştı ve “yönetici” olarak seçmişti. Onlar ise Alman halkının bu güvenini kendi bireysel çıkarları amacında kullandı. Bu durumun sözlük açıklaması (isteyen o dönemin arşivlerine veya internetten bakar) şudur: “Hıyanet, hainlik; bağlı olduğu, savunduğu düşüncelerden görüşlerden vazgeçerek onlara ters düşme. Sevgide aldatma, sadakatsizlik; bir topluluğa, ülkesine kötülük etme. Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok  etme.”
Bağlı olduklarını ifade ettikleri düşüncelerden vazgeçmiş oldukları hem mahkeme ile anlaşma yollu devlete yüklü olarak geri ödeme yapan H.Kohl (300.000 DM. 2001) ve mahkeme kararı ile 18 ay hapis cezası alan ve anlaşmalı serbest bırakılan Manfred Kanther, kendilerine güvenen Alman halkının güvenlerine, sözlüklerdeki ifade ile “ihanet, hainlik” etmişlerdir. Ki; politik arenayı çok kötü bir düşüşle terk etmek zorunda kalmışlardır.
H.Kohl hakkında sadece “kara para” konusunda soruşturma yapılmadı. En az 3 yıl boyunca Kirch yayın grubundan “danışmanlık ücreti” adı altında yılda 600.000 DM aldığı ortaya çıktı. Bu konuda bir meclis araştırması yapıldı ama hukuki olarak bu araştırmalar mahkemelere yansımadı. Savcılığın yaptığı araştırmalarda uzun süre kamuoyunda alay konusu olan olay ironik “Bundeslöschtage” (Federal -Bilgi ve belge- Silme Günleri) olarak tarihe geçti. (Ölraffinerie Leuna) Leuna Rafinerisi ve MİNÖL (zamanın DDR’deki devlet şirketleridir) konusunda da Kohl hakkında usulsüzlük araştırması yapıldı. Dönemin Fransa devlet başkanı Mitterand ile usulsüz olarak bu şirketlerin Fransızların “Elf” şirketine satılarak özelliştirilmesi çalışmalarında fayda sağladıkları uzun süre tartışılmıştı. Fakat burada da tam 6 tane önemli tüm bilgilerin olduğu dosya kayboldu (veya silindi!). Bu konuda da yeteri kanıt bulunamadığı ilgili savcılıkça açıklansa da, başta anamuhalefet partisi SPD olmak üzere bu konuda araştırmaların gerçekten yapıldığını noktasında kamuoyu ikna olmamıştır.

Yasağı savunanların durumu

H.Kohl ve özellikle de M.Kanther’in konuşma tonlarına (1993’ten sonra) çok dikkat ederdim. Kanther’in tonu aynı dönemin Türk İçişleri bakanı İ.Sezgin’in aynısıydı. Ağızlarında “Kürt” sözü çıktığında; yüzlerine adeta maske takılır gibi ve saldırı pozisyonuna (gayri-ihtiyari) geçerlerdi. Ağızları, suratları, normal konuşma motorikleri değişir, ağızlarında yer yer sular sıçramaya başlardı. Kendilerinden geçerlerdi yani. Kanther  daha 1983’te parti kasasına 20,8 milyon DM geçirmek, bu parayı önce İsviçre’ye, oradak da Lihtenstein’e gizlice aktarmakla suçlandı. 25 Ocak 2000’de bu nedenle milletvekilliğinden istifa etmek zorunda kaldı.
Klaus Kinkel Türk-Alman Liberaller Organizasyonu’nun onur üyesidir. Avukat olduğu için yasaları çok iyi bilmesi beklenir. (Bu yüzden mi bilinmez) Kinkel sadece Romanya’dan 1992-93 yıllarında yaklaşık 100.000 vize başvurusunun hızlandırılması konusunda talimat vererek Almanya’nın güvenliğini ciddiye almamakla suçlandı. Bu durumu zamanın içişleri bakanı Kanther’in uyarısına rağmen yaptığı uzun süre kamuoyunda tartışıldı.
Dönemin PKK yasağının ateşli ne kadar savunucusu ve destekleyicisi varsa, uzun zamandır hemen hepsi kamuoyunun, halkların karşısına çıkacak durumda değil. Kişilik zaaflarından ve yanlış politik kararlarından dolayı geldikleri nokta budur. Bu sadece Alman politikacılar açısından da değil, aynı zamanda dönemin Türk politikacıları da aynı akıbeti yaşadı. Çiller, Menteşe, Sezgin, Ağar ve diğerleri biliniyor. Bugün hala CHP Bursa mv. yapan Onur Öymen dönemin Bonn büyükelçisidir. Öymen en son Kürt ve Alevi düşmanı bir ırkçı olduğunu Dersim katliamının arkasında durarak bir kez daha niyetini ifşa etti. Çiller’in meşhur “örtülü ödenek”inden acaba Almanya’ya, daha açıkçası koorupt (satın alınabilir- nazikleştirilmiş deyimle “usulsüzlük” yapmaya meyilli) olduğu tescilli olan Alman politikacılara bir ödeme yapıldı mı? Bu konuda bugüne kadar soru bile sorulduğuna rastlanılmadı. Sorulsa bile bu tür ilişkiler “devlet sırrıdır” denir ve orada cevapsız bırakılır.
İkinci nokta Almanya’daki temel hak ve özgürlüklere bu yasakların etkisi ne oldu?
Öncelikle bu yasakların, getiricilerinin de gerekçelendirdiği nokta önemlidir: “PKK (açıkçası; özgürlük sorunu olan Kürtler demek isteniyor) bizim yurtdışındaki çıkarlarımıza zarar veriyor” başat gerekçedir. Bu aslında şu anlama da geliyor: PKK, Türkiye ve Kürdistan’da bizim hareket alanımızı daraltıyor. Ya da buralarda bizim istediğimiz gibi kar/sömürü sağlamamızı engelliyor. Bu söylem defalarca yukarıda adı geçen Alman politikacılar tarafından dile getirildi. Ancak bu “çıkarlar”ın tam olarak ne olduğu hiç bir zaman halka açıklanmadı. Aynı Çiller’in örtülü ödeneği gibi, aynı Kohl’ün denetiminde olan dosya ve dökümanların silinmesi ve savcıların eline geçmemesi, aynı “Bundeslöschtage” gibi.

Alman halkı yasağa alıştırıldı

Alman toplumu devletin DKP (Alman Komünist Partisi)’den onyıllarca sonra PKK’ye ve Kürt kurumlarına uyguladığı kriminalize etme, baskı ve şiddetiyle tanıştı. Yine devletin kamu adına elinde bulundurduğu şiddeti çoğu Alman ilk bu güç Kürtlere yönelince tanıdı. “İnsan onurunun dokunulmazlığı” her ne kadar Almanya Anayasası’nın ilk maddesi olsa da, “devlet isterse kendi çıkarları için insan onurunu ayaklar altına alır” bilinci halka dayatıldı. Bu konuda Frankfurt’taki bir eylemde elleri kelepçelenip, yüzü koyun yere yatırılan bir Kürt gencinin boynuna Alman polisinin basmış haldeki fotoğrafı çok bariz bir imaj vermeydi. Kürtlerin Özgürlük Hareketi üzerinde kriminalize o dereceye vardırıldı ki; sivil toplum örgütlerinin Kürtlerle ilişkileri baskı altına alındı. Basın neredeyse Türk basını haline getirildi ve Kürtlerin sadece aleyhine yayın yapma politikaları benimsendi. Kohl’ün en büyük yayın grubuna danışmanlık yapıp yüklü para alması, en azından bu grubun Kürt halkına sırt dönmesi ve Kürtlere yapılan baskıların gizlenmesine de hizmet ettiği bugün çok daha açık görülüyor.
O hale gelinmişti ki; Kürtler basın açıklamalarını fotokopi olarak halkın posta kutularına atarak, düşüncelerini duyurmasından başka yol bırakılmamıştı. (Birçok basın açıklamamızı bu yolla dağıttığımız hala hafızalarda olmalı.) Bu aynı zamanda halkı ve sivil toplum örgütlerini ispiyonculuğa zorlamanın bir aracı yapıldı. Nitekim içerisinde birçok “dost” dediğimiz hatta sol ve Yeşillerden tanınan bazı şahsiyetler de bu oyuna alet dahi oldular ve kampanyalarla ima yollu da olsa “PKK yasağını meşrulaştırma kampanyaları” yürütüldü.
Kısacası bir yönüyle örgütlenme, diğer yönüyle de düşünce ifade hakkına saldırıların devlet tarafından yapılmasına alışık olmayan Alman halkı ve kamuoyu alıştırıldı. İşin etik yönünü de eklemek gerekir.
Sonuç olarak; politik açıdan güven duyulmaz, etik olarak zaafiyeti olan, kendi halkına dahi “ihanet” etmiş bir grubun aldığı kararlar bugün hala korunuyor. Köprünün altında belki çok sular geçti. Bazı şeyleri unuttuk veya kabullendik. Ama gelinen aşamada Almanya’nın çıkarları PKK yasağında diretmek değil, tam tersi gerçeklik ortada. Hem Alman devletinin, halkının ve Kürt halkının ortak çıkarı yasakların kaldırılmasındadır. Hatta Almanya Berlin’de PKK’nin remi büro açmasını teşvik etmelidir. Almanya’nın getirdiği yasaklar, Kürtlerin özgürlük için ödediği bedeli birkaç kat arttırdı. Bunu unutmayacağız ama bu nedenle ne Alman toplumu ve ne de kurumlarına kan düşmanlığımız da yok. Almanya normalleşmeyi seçmeli ve 20. Yılında, başından beri Kürtler tarafından kabul edilmeyen bu yasakları kaldırmalıdır. Bugün ne yasak kararlarını alanlar ve ne de bu yasakçı mantığın hiç bir anlamının olmadığı ortadadır.
*  YEK-KOM Kurucu Üyesi




MAHMUD SEVEN: Yasağa karşı otobüs...

Almanya’da 26 Kasım 1993’te, İçişleri Bakanlığı’nın bir genelgesiyle PKK ve ona yakın olduğu gerekçesiyle 33 kurumun çalışmaları yasaklandı. Yasağın gerekçesi ise; Almanya’nın çıkarlarına zarar vermek, Almanya’ya dost ve müttefik olan bir ülke ile ilişkileri bozmak. Yasak ile Almanya’da PKK’nin yürüttüğü çalışmaların dizginlemesi veya en azından Türkiye’yi rahatsız etmeyecek düzeye indirgenmesi hedeflendi.
Ancak Alman istihbarat verilerine göre yasaktan önce 6.500 dolayında olan PKK üye sayısı 2013’te 13.500’e ulaştı. Evet birçok yönüyle sayılar, durumlar değişti. Dün Türkiye ve dolayısıyla NATO’ya karşı silahlı mücadele yürüten PKK bugün ise Türk hükümeti ile müzakere düzeyine ulaştı. Kürtler Almanya’da yürüttükleri mücadeleleri sayesinde aslında yasağı işlemez hale getirdiler. Ancak Avrupalıların çifte standartlı uygulamaları burada da kendisini ele veriyor. Dün PKK mücadelesi Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlaşması önünde engel olarak görülürken bugün ise buna büyük bir imkan sunduğu biliniyor, ama buna rağmen yasakta ısrar ediliyor.
Kürtler ise yasağa paralel olarak yaşanan tüm hukuksuzluklara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi’ne sahip çıkıyor, yasağa karşı tepkisini her fırsatta dile getiriyor. Yasağa karşı yapılan sayısız eylemden akıllarda kalanlardan birisi de kuşkusuz otobüs eylemiydi. 3 Kasım 1997’de Berlin’de başlayan otobüs eylemi, 16 eyaleti kapsayan tur ardından yasağın yıldönümünde sona erdi. Üç hafta süren eylemde ilginç anılar da yaşanmadı değil.
Bunlardan biri 12 Kasım’da Wiesbaden’de yaşandı. Birgün öncesi Frankfurt’taydık, sivil polisler hazırladığımız pankarta karışmamışlar ancak, Wiesbaden’de ‘indirin, yasak’ diye sorun çıkarmışlardı. İlk önce “yıldız fazla görünüyor” dediler, bunun üstü biraz kapatıldı. Aradan kısa bir süre sonra bu seferde “pankartı indirin” dediler. Bunun üzerine “dün pankarta birşey demediniz bugün neden sorun oluyor” diye sordum. Polisin yanıtı şu oldu: “Dün sayınız fazlaydı ondan ses çıkarmadık, ama bugün biz daha fazlayız.” Bu şunu açıkça gösteriyordu, sahiplenme olmadığı yerde keyfi uygulamalar yapılıyordu.
Diğer ilginç bir olay ise Münih’te yaşandı. 17 Kasım’da otobüs Münih girişinde özel timler tarafından durduruldu. Arama kimlik kontrolleri yapıldı. Şehire girişe izin verilmedi. Ancak biz 3 kişilik heyet olarak bir taksi ile görüşmelere gittik. Tabi takip ediliyoruz. Belediyedeki görüşmeden sonra GEW sendikasının binasına geçtik burada bilgilendirme toplantısı yapıldı. Eylemin sözcüsünün konuşmasına ‘polislere teşekkür’ ederek başlaması, grubu takip eden polis ekibinde tam bir şok etkisi yarattı. Onlar, suç teşkil edecek bir konuşma bekliyorlardı. Ancak teşekkür gelince şaşırdılar. Biri “biz bunu beklemiyorduk. Demek ki siz yeterince tanımamışız” dedi.
Ancak biraz zorumuza giden Stuttgart’a bir polisin bize “biz sizi ciddiye alıyoruz, ama örgütünüz sizi ciddiye almıyor” demesiydi. (Bu da kimi yerlerde, otobüsü karşılamaya gelenlerin az olmazı ve bizim sitemlerimiz.) Tabi bununla tüm telefonlarımızı dinlediklerini de itiraf ediyorlardı.
Güçlü dostlukların kurulduğu bu etkinlikle Almanya’da bir dostlar hereketi gelişti. Bu da etkinliğin önemli bir sonucuydu. Etkinliğe katılan tüm arkadaşlara ve emeği geçenlere buradan bir daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Canlı olan ve sürekli gelişme halinda olan bir yapılanmayı anlamak zor. Zaten anladığın an hakikate erişmiş olur insan. 20 yıllık yasak ve araştırmalara göre PKK hala hiç bir kalıba sığdırılamadı. Herkes PKK’yi kendi kalıplarına sığdırmak istedi ve böyle bir değerlendirmeye gittiler. Kendilerince ölçtüler biçtiler ama bir kalıba sığdıramadılar. Ya da buldukları kalıp ve ölçüler PKK’yi ne anlamaya ne de çözmeye yetti. Alman istihbarat servisleri birçok uzmana baş vurmalarına rağmen halen PKK gerçeğini anlamaktan uzaklar. Çünkü anlamak istemiyorlar. PKK ne klasik partilerin ne de kendi partilerinin kalıbına uymuyor. Uyamaz da, nasıl uysun ki! Dünü, bugünü ve yarını kendinde birleştiren, hakikati sürekli arayan ve kendini sürekli buna göre şekillendiren bir yapılanmanın adıdır PKK…
BİTTİ