Geçtiğimiz günlerde, yine maksatlı, niyetli bir görüntü dolaşıma sokuldu. Sağ yakalanmış iki gerillanın öldürülmesi görüntüleri… Psikolojik savaş üst düzeyde sürüyor. Elbette aynı zamanda simgeler üzerine ve simgelere ilişkin bir savaş bu. Geçtiğimiz kış olup bitenleri, Kürt halkının Kobanê nedeniyle yaşadığı zafer duygusunun alt üst edilmesi yönünde bir girişim olarak okumak da mümkün. “Bakın burada, cenazelerinizi bile biz vermezsek alamıyorsunuz” diyen, bunu son derece şiddetli bir simgesel dille anlatan bir Devlet… Tereddütsüz bir biçimde insanın aklına Roma’yı düşürüyor. Sağ yakalanan Makabeli isyancıların, yol üzerine dizilmiş binlerce çarmıhta ölüme terk edildiği ve cenazelerinin yine bu çarmıhlar üzerinde çürümeye bırakıldığı dönemin Roma’sı… 

Dağlarda vuku bulan bir öldürme edimini, bu tarzda bir gösteriye dönüştürmenin tek yolu günümüz teknolojisidir (kamera, sesli görüntü, internet vs.). Bu da geleneksel egemenlik formlarıyla modern egemenlik formlarının iç içe geçtiği bir döneme girmiş olduğumuz anlamına geliyor. Bundan tek çıkış yolu da jus divinum (ilahi hukuk) karşısında ‘res publica’ anlamında Cumhuriyet’i, yani siyasal olanı savunmakmış gibi görünüyor. 

Tabi hemen not düşmeli: Siyasal olanda ısrar etmek anlamına geliyor bu, yoksa daha kuruluşundan beri Cumhuriyet taklidi yapan dikta rejimini kast ediyor değilim. İlhan Şevket Aykut’u hatırlayınız. Kendi deyimiyle bir “kılıç artığı”nı… Atatürk’ün Galatasaray Lisesini ziyaret ettiği bir günde, bütün derslerinde, söze “Diktatörler!” diye başlayan felsefe öğretmenini…

Bu saçma iç içe geçişe karşı siyasal olanda ısrar etmek gerekiyor. Çünkü sürekli dolaşıma sokulan görüntüler, bir şeyi gösteriyor: Hem insani yasanın, hem de jus divinum’un dışına atılan insanları, hem profan alanın hem de dinsel alanın istisnalarını. Böylelikle ‘kutsal’, tam da dışlama için gerekli olan içleme işlevini yerine getiren terim olarak beliriyor. Bu istisnalar, jus divinum’un da dışlanarak içlenen figürleri olarak görünür kılınıyorlar. Böylelikle bu insanlar, insani hukukun dışına bırakılırken, onların ilahi hukuk tarafından kapsanmasının da önüne geçiliyor. Bu durumdaki bir insan, artık bir topluluk içindeki özgül yaşam(lar)ın mutat biçimlerinin ya da niteliklerinin taşıyıcısı olmaktan çıkar. Bütün bu biçimler ve nitelikler üzerinden alındığı zaman artakalan şey bir insan yaratığı, bir çıplak hayattır (zoē) ki bu görüntülerden artakalan da budur: Hukuksal ve siyasal statüsü olmayan, salt biyolojik canlılık durumuna indirgenmiş varlıklar.

Bu biyolojikleştirme, yalnızca bir özne-olmayış biçimi olarak değil, aynı zamanda bütünlüğün bir parçalanması olarak anlaşılmalıdır. Bu da parçanın bütünün yerine geçirilmesi anlamına gelir. Lee Edelman bu durumu şöyle tarif ediyor: “[parçanın bütünü ikame etmesi] ırkçılığın örnek değerindeki metaforudur ve kimliğin bütüncülleştirici mantığını tahkim etmenin çeşitli yolları içerisinde mevzilenmiştir.” Bu, yalnızca bedenselliğin şiddetli bir formu değildir; aynı zamanda ete indirgenmenin bir tarzıdır ve kişiliği yoklaştırarak bedenin et olarak statüsünü tahkim eder.

O halde Hacı Birlik, Kevser Eltürk, Taybet Ana’dan başlayarak, sağ yakalanıp öldürülen iki gerillaya uzanan mesele, gerçekte, bir ahlaki sapmayı değil; bu durumun belirli bir egemenlik biçiminin mantıksal sonucu olduğunu göstermektedir. Çıplak hayata indirgenmiş, salt biyolojikleştirilmiş insanlar, gerçeğin hukuktan ve hukukun da gerçekten ayırt edilemez hale geldiği bir eşik durumundadır. Türk Devletinin yönetim biçimi de artık bu eşiğin, dolayısıyla siyaset-dışı olanın belirlenmesine dönüşmüş durumdadır. Bunun anlamı, hem ruhsal hem de bedensel varoluşumuzun sonuna kadar hukukileştirildiğidir. Her an her birimiz kendimizi bir soruşturmanın, bir davanın konusu olarak bulabilir durumdayız. Bu durum ise paradoksal bir biçimde bizzat hukuksal statülerimizin iptali anlamına geliyor. Hayatla hukuk birbirine karışıyor; hukuk kendisini bütünüyle hayata dönüştürürken hayatın kendisi de hukuki kural halini alıyor. Hukuk, kendi sınırlarını da kendi bünyesine katarken, bizzat bu sınırlarda eriyip yok oluyor.