
Hendeklerin kapatılması ile ilgili devletle yapılan anlaşmanın hemen arkasından, zırhlıların mahalleye girmesi ve Ümit Kurt’un katledilmesi “anlaşmayı” ortadan kaldırmıştı. Ardından Hatip Dicle’nin İmralı’dan getirdiği mesajla tüm hendekler tam kapatılacakken, Nihat Kazanhan’ın vurulması devlete karşı güven bunalımını büsbütün derinleştirmişti.
Bütün bunlar olurken, ansızın Cumhurbaşkanı da şöyle konuştu: “Düşünebiliyor musunuz, bu devletin resmi giysileri içerisinde olan bu devletin zırhlı araçlarıyla caddenin kenarlarına bombayı koyanları görebiliyor musunuz? (…)’’
Erdoğan olayları “paralele” bağlarken, aynı anda medya Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın şu sözlerini manşetlere taşıyordu: ‘’Bir eşkiya grubu ‘Biz silahı elden bırakmayız, şiddeti elden bırakmayız, burası bizimdir, kimseye vermeyiz, burada ancak biz olabiliriz, başkasının burada yaşama hakkı yoktur’ diyorsa, bunlarla mücadele etmek, bunların sesini kesmek, bunları o bölgeden artık ilişiğini kalmayacak şekilde uzaklaştırmak, şüphesiz hükümetimizin görevidir. Cizre‘de, o Peygamber şehrinde, Hazreti Nuh’un bulunduğu bir şehrimizde, böylesine gözü dönmüş canilerin, cinayet işlemesine kesinlikle izin vermeyeceğiz.”
Ne oluyor?
Eğer Erdoğan’ın sözleri gerçeği yansıtıyorsa, yani devletin Cizre’deki güçleri gerçekten “paralelcilerin” eline geçmişse, bu durumda YDG-H’nin mahallelerde yürüttüğü direniş yerden göğe kadar haklıdır, meşrudur, bu paralelin cinayetlerine, her türlü yöntemle karşı koymak Cizre halkının kendi kendini savunma hakkıdır, meşru müdafaadır.
Madem öyledir, o halde Bülent Arınç’ın sözleri ne anlama gelmektedir?
Yol kenarlarına “bomba” koyan ve Aşk Tepesi’ndeki zırhlılardan kenti kurşun yağmuruna tutan, buradan atılan kurşunlarla Zeki Alar ve Barış Dalmış’ı katleden polisler eğer “paralelci” iseler, onlara karşı mahallelerini “hendeklerle” savunmaya çalışanları “eşkıya grubu”, “cani” diye adlandırmanın ne anlamı var?
Soruyoruz: Takviye zırhlıları, iş makinalarını ve TOMA’ları kime karşı Cizre’ye yığıyorsunuz? Paralele karşı mı, yoksa Cizre halkına karşı mı? O tepedeki zırhlılar paralele karşı mı oraya mevzilenmiş yoksa Cizre’ye karşı mı?
Aşk Tepesi’ndekiler ya paralelcidir, o zaman onları oradan indirin, ya da sizin “paralelinizdir”, o zaman da “ben yapmadım paralel yaptı” aldatmacasından vazgeçin.
Şurası kesin, ister paralelciler ortalığı karma karışık etsin, isterse hükümet Cizre halkının iradesini kırmak için kirli bir oyun içine girmiş olsun, sonuç değişmiyor.
Çünkü hükümet Cizre’de ortamı öylesine geriyor ki, bu ortamda herkes, paralelci de, üçgenci de, Ergenekoncu da, kimin kaosta çıkarı varsa onların hepsi her türlü mel’aneti yapar. Sorumlu olan hükümettir. Arınç’ın sözleri Cizre’de her türlü uzlaşma ortamını havaya uçuracak kadar tehlikelidir.
Evet… PKK’yle, gerillayla masaya oturan hükümet, Cizre’de “öz savunmasını” yapan insanlara düşman muamelesi yapamaz. Bunu yapıyorsa, yarın aynı şekilde çözüm sürecini de çiğneyeceğini ve savaş siyasetine döneceğini ilan etmiş olur.
Dağda nasıl “diyalog”la sorunu çözecekseniz, Cizre’de de diyalog yoluyla sorunu çözün.
‘Yüzü örtülü’ zihni açık
Gece… Cizre’nin karanlık sokaklarında DİHA muhabiri Cengiz Oğlağı ve Sebahattin Koyuncu ile birlikte geziyoruz. Soruyorum: “Tehlike var mı?” “Gasp, hırsızlık, cinayet filan?”
Koyuncu ve Oğlağı gülüyor. “Varmış, artık yok…”
TOMA’ların, zırhlıların, polisin cirit attığı günlerde her türlü suç var; zırhlıların, TOMA’ların, polislerin sırra kadem bastıklarından beri bunların hiçbiri yok.
Bu rahatlıkla elimizi kolumuzu sallayarak dolaşıyoruz. Karşımıza iki kişi çıkıyor. Karanlıktan yüzlerini göremediğimi sanıyorum ama öyle değil, zaten yüzleri kapalı. Nöbet tutan gençler. “Ortada ne polis var, ne mobese var, yüzünüzü neden örtüyorsunuz?” Gülüyorlar, “yerin kulağı” yerine “duvarın ajanı var” diyorlar.
Konuşuyoruz: ‘’Biz Halk İnisiyatifi adına buradayız..” diyorlar. Soğuk havada bir tür “röportaj” kendiliğinden başlıyor.
Genç anlatıyor. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin bugünkü aşamasının bütün özelliklerini, yüksek bir siyasi bilinçle bize özetliyor. Durum açık, Kürdistan devrimci süreci güçleniyor, Türk devletinin konumu zayıflıyor. Çözüm o nedenle yalnız Kürtlerin değil Türklerin de çıkarına. Böyle olduğu halde, AKP hükümetinin özellikle Kobanê devrimiyle dayanışma için başlayan serhıldan sonrasındaki “kitlesel tutuklamalarla” yeni bir “siyasi soykırım” saldırısına “artık yeter” dediklerini söylüyor. Biz “koyunlar gibi tutuklanmayacağız.”
Hendek pratiğinin büyük ölçüde nedeni bu tutuklamalar ve polisin halk üzerinde kurmak istediği ırkçı otoriteyi önlemek. Bir de, devletin egemen olduğu durumda boy veren her türlü ahlaki yozlaşmaya, uyuşturucuya, hırsızlığa, fuhuşa ve bu unsurların içinde “ajanlaştırmaya” dur demek.
Genç Hüda-Par’la “savaşmadıklarını” özellikle vurguladı. “Onların bizimle savaşacak güçleri yok. Devlet kötü bir oyun oynuyor ama biz bu oyuna gelmeyeceğiz. Diğer taraftan da oyuna gelmeyeceğiz diye bu gibi unsurların devlet adına girişimlerine de sessiz kalacak değiliz.”
Özellikle şunu vurguladılar: “Biz Önderliğe bağlıyız. Onu boşa düşürecek hiçbir adıma izin vermeyiz. Çözüm sürecini sonuna kadar savunuyoruz. Ama devlet bizi çözüm süreci diyerek boyun eğdirmeye kalkarsa buna da izin vermeyiz.”
“Devlet müdahale edebilir mi?” diye soruyoruz. Yanıtı gerçekçi: “Edebilir, tankı var, topu var, hendekleri aşabilir…Bizim direnişimizi kırabilir. Bütün bunlar olabilir, ama aynı zamanda devlet bunun yaraıtacağı sonuçları da göze almak zorunda kalır.”
Gençler öfkeyle, hınçla konuşmuyor. Gayet sakinler. Yüksek politik bilinçle konuşuyorlar. Sorumluluk duygularının yüksek olduğu belli oluyor. Halktaki denetimsiz tepkileri bu gençler dizginliyor.
‘Hendekler ne zaman kalkar?’
Yanıt net: “Şimdi ortam sıcaklığını koruyor. Biraz zamana ihtiyacımız var. Devletin keyfi tutuklamaları durur ve Önderlik bize talimat verdiği zaman elbette hendekler kalkacak.”
Yani onlar “hendek oyunu” oynamıyorlar. Ama şunu da ekliyorlar: “Zırhlıların burada işi ne? Biz çözüm sürecinde olan bir halkın gençliğiyiz, onun öz savunma potansiyelini temsil ediyoruz; o halde bizim üzerimize zırhlılarla yürümek çözümün üzerine yürümek demektir, biz ise zaten onların üzerine yürümüyoruz, beş şehit verdik, tek bir polis ya da askerin burnunu kanatmadık.”
“Alan tutmak ne demek” diyorum. Gülüyorlar.
“Alan Cizre değil, tüm Kürdistan’dır. Sözümüz şudur: Bizim aramıza silahla gelmeyin, silahsız gelirseniz, başımız, gözümüz üstünde yeriniz var…Alan tutmak böyledir…
Bu arada sokakta kurulan sobanın başına yetmişini çoktan aşmış bir anne geliyor. “Nöbetteymiş.” Bize çay ikram ediyor. Helalleşip, ayrılıyoruz. Tam mahalleden ana caddeye çıkıyoruz ki, karşımızda dev gibi bir zırhlı. O anda artık bizim için güvenlik kalmıyor. Kenardan süzülüp, eve varıyoruz.
Bizim köyün Zapatistaları
Mukaddes Kitap’ta şöyle yazıyor: “Hiç kimse köyünden Peygamber çıkmaz.”
Bizim şark halklarının kompleksiyle ilgilidir bu.
Türk aydın kamuoyu aslında “gerillaya” meraklıdır. Yeter ki kendisinden “uzakta” olsun. Bolivya’daki Che’yi, Filistin’deki Leyla Halit’i, Uruguay’daki Tupamaro’yu çok merak eder, hele Meksika’daki Zapatista’lara hayrandır. Zapatista’nın komutanı Markos’un “yüzünü örtmesini” büyük efsaneler haline getirmişlerdir.
Ama Türk medyasında yüzü örtülü YDG-H’liyi görünce tuhaflaşır. Bu örtünün altındaki yüz, onun gözünde korku yaratan bir şeydir. “Uzak köydeki” yüzü örtülüyü sever, “yakın köylüsünün” yüzünü örtmesinden ürker.
Ya şu AKP’lilere ne demeli? Yüzü örtülü HAMAS gerillasının “terörist” olmadığını söyler, Cizre’de yüzü örtülünün ise kanına girmeye kalkar. Êdî bes e…
Kolayından paylaşılacak acılar değil
Cizre şehitlerine çok ağlamış. Şimdi 27 Aralık sonrası şehit düşenlerin anneleri, babaları ve kardeşleri “bizim evlerimize ateş düştü, komşu evlere düşmesin” diye dua ediyor. Onları ziyaret ettik. Acılarını paylaştık diyeceğim, ama dilim varmıyor. Çünkü bu acılar öyle kolayından paylaşılacak acılar değil. O yüzden şehit yakınlarına “baş sağlığı” ve “Allah’tan sabır” dilemekten başka bir şey yapamadık. Onlar bize baktı, biz onlara baktık…
Mirov cêra tijî li ya vala nade
Cizre Adliyesinde Şırnak Baro Başkanı Nuşirevan Elçi’yle buluştuk. Rahmetli Şerafettin Elçi’nin yeğeni. Dört yüz yıllık Cizreli. Olaylardan büyük kaygı duyuyor. Tarafların sağduyulu ve sorumlu davranmasıyla krizin aşılacağını düşünüyor. Kürdistanda halkın birliğine büyük önem veriyor. Hüda-Par konusu açılınca, şöyle dedi: “Mirov cêra tijî li ya vala nade”…Yani “dolu testi boşa vurulmaz…” Hüda-Par’ın Cizre’de beş on hanelik gücüne işaret ediyordu… Elçi zırhlıların plakasız dolanmasına karşı suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Nitekim, hem bu suç duyurusunun hem de bölgedeki yoğun medya trafiğinin sonunda, yepyeni plakalar zırhlıların sol üst köşelerinde ortaya çıkıverdi.
VEYSİ SARISÖZEN/CİZRE