HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, müzakere masasında HDP, devlet heyeti ve gözlemci heyetin bulunması gerektiğini söyledi.
Son dönemlerde Türk Hükümeti’nin Kobanê direnişi nedeniyle hedefe oturttuğu HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, gelişmelere ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı.

Süreçte hangi aşamadayız, müzakere aşamasına geçildi mi?

Süreç başladığında diyalog aşaması olarak tanıma, güven oluşturma ve müzakere zemini yaratma esas alınmıştı. ‘Müzakere yasası’nın çıkarılmasıyla bu dönem bitti, denilmişti. Hükümet aylardır müzakere ile ilgili adım atmıyordu. Yani İmralı heyetini genişletilmesi, sekreterya, izleme heyetinin oluşması ve müzakere formatında tartışmaların başlaması; karşılıklı madde madde konuların görüşülüp karara bağlanması gerekiyordu. Şimdi geldiğimiz aşamada artık hükümet bu konularda adım atacağını; müzakere formatında tartışmaya başlayacağını buna açık olduğunu belirtiyor. Birkaç gündür İmralı’da Sayın Öcalann ile devlet heyetinin görüşmeler yaptığını olumlu bir noktaya doğru gelindiğini aktarıyorlar. Tabii bütün bunları, HDP heyeti İmralı’ya gitmeden öğrenmemiz mümkün değil.
Müzakerenin başlaması da her şeyin sonuçlandığı anlamına gelmiyor. Müzakereler başarılı olacak mı? sonuç alacak mı? Bunların hepsini mücadele gerektirir ve önümüzdeki süreçte yaşanacak.

Müzakere ile şimdi yürütülen diyalog süreci arasında ne fark olacak?

Şuanda devlet heyeti ile Sayın Öcalan baş başa görüşüyor ama resmi kayıt altına alınmıyor. Müzakere başladığında ise masada devlet heyeti ile bizim genişletilmiş heyetimiz olacak. Bir de gözlemci olacak. Dolayısıyla tartışma şahitlerin huzurunda gerçekleşecek, tutanak altına alınacak ve taraflar imzalayacak. Daha şeffaf, açık ve bağlayıcı bir görüşme trafiği olacak. Farkı budur.

Hükümet müzakerelerin başlayacağını söyledi mi?

Hükümet müzakerelerin başladığını söylemiyor, sadece buna açık olduğunu belirtiyor.

Hükümet sürecin yerli bir süreç olduğunu ve kesinlikle yabancı heyetlerin dahil olmasını istemiyor. Nedir bu izleme kurulu ya da 3. göz meselesi?

Müzakere masasında 3. göz olmalı ki, tarafların uzlaşamadığı konularda yardımcı olabilsin. Tarafların dışarıda talepleri sürece aykırı olursa onları uyarsın. Kim ateşkesi ihlal ediyor, süreci zorluyor bunları tespit edip kamuoyunu doğru bilgilendirsin. Bir de görüşme trafiğine tanıklık etsin.

Müzakere masasında mı olacak bu kurul?

Tabii ki, bu tartışmalar yürütülürken, bizatihi tanık olması lazım. Mümkünse oluşacak mutabakat metnine bunlar da imza atacak. Toplumun kamusal vicdanını temsil eden, barıştan özgürlükten yana taraf olduğu bilinen insanlardan oluşması lazım ki, süreç ilerlerken bu heyete güven oluşsun.

Önerilerinizi Türk Hükümeti ile paylaştınız mı?

Elbette. Sayın Öcalan’ın ve bizim önerilerimiz paylaşıldı.

Süreç koptu kopacak noktasından yeniden görüşmelerin başladığı düzeye geldi. Ne oldu?

Hükümet sürecin bitmesinin maliyetinin yüksek olacağını biliyor. Kolay kolay ‘süreç bitti, bitirdim süreci’ diyemez. Daha çok süreci havada tutup zamana yayıp çürütüp oyalayıp kendi istediği noktaya getirmek istiyor. ‘Evet süreç devam ediyor ya da devam etmeli’ şeklindeki açıklamalar, büyük bir eleştiri olarak dönüyor. Çünkü tabanımız/kitlemiz sürece olan inancını yitirdi. Bizim buradaki çabamız/derdimiz, Sayın Öcalan bu görüşmeleri sürdürmek istediği müddetçe ona yardımcı olmaktır.

Sürece yönelik bir rahatsızlık mı hissediyorsunuz?

Halkın genelinde değil, bizim örgütlü yapılarda bazen çok ağır eleştiriler yapılıyor. Bu bazen bizim heyetimize de ağır eleştiriler olarak yansıyor örgütlü yapılarımızdan. Bunlar yazılıyor çiziliyor, doğrusu bunlar bizi zorluyor. Siyasetçiler olarak bizim görevimiz süreci bitirmek değildir, süreç tek bir pamuk ipliği ile bile bağlı olsa bağlantıyı korumaktır bizim işimiz. Bizim işimiz barışı kurabilmek, çözüm kanallarını açabilmektir. Bunu yaparken eleştiri alıyorsak bunu saygı ile karşılıyoruz, fakat bu konuda haksızlık yapıldığını düşünüyoruz.

Bu barış ısrarına rağmen partinizin 6-8 Ekim direnişi nedeniyle hedef haline getirilmesini neye bağlıyorsunuz?

6-8 Ekim direnişi kesinlikle meşruiyete dayalı haklı bir direniştir. Bu konuda hiçbir zaman tereddüt olmadı. Halk sürece müdahale etmiştir. Halkı sokağa direnişe iten şey tek başına bizim çağrımız da değildir. Halk zaten psikolojik olarak bu meşruiyeti hissetti ve zaten sokağa çıkmıştı. HDP’nin çağrısı bunu belki desteklemiştir. Burada sorun provokasyonların önlenememiş olmasıdır. Bu da HDP’nin değil, AKP’nin sorumluluğundadır. Birçok yurtseveri bizzat devlet güçleri katletmiştir. Bunların üstü örtülmek istendiği için HDP, HDP şahsında ben hedef haline getirildim. Partimiz özellikle seçimlerden önce güç kaybetsin diye, bu ölümlerin, yakıp yıkmaların faturası partimize çıkarılsın ve tabii bizim Türkiye’nin her tarafında aldığımız destek kesilsin diye çaba içine girdiler.
Ben de, partililerimiz de bütün bu psikolojik saldırılardan etkilenmiş falan değiliz. Bizim bu dönemde canımızı sıkan şey, bu toplu saldırıya karşı kurumlarımızın, arkadaşlarımızın, Kürt Özgürlük Hareketi bileşenlerinin derli toplu bütünlüklü cevap vermemiş olmasıdır. Bizi üzen budur, yoksa bu psikolojik saldırılardan zerre kadar etkilenmediğimizi herkesin bilmesi lazım. Asıl bizi eleştiren dostlarımızın biraz özeleştirisel yaklaşmasında fayda görüyoruz. Çünkü HDP’ye ve şahsımıza bu kadar kapsamlı saldırı yapılırken, bir çok kurumumuzdan tek bir açıklama dahi yapılmamıştır. Asıl saldırıyı büyüten, bu kadar yaygın hale getiren, cesaretlendiren kurumlarımızdaki sessizliktir. Yoksa devletin psikolojik saldırısına yenilecek kişiler değiliz.

Partinizin güçsüz düşürülmesinden nasıl bir fayda umuluyor?

HDP ilk defa kitle partisi olma kararını aldı ve cumhurbaşkanlığında adayını göstererek damgasını vurdu. Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında da her yerde il ilçe kongrelerini başlattı. Kongreler HDP’nin kitleselleşeceği aşamalardır. Dolayısıyla oralarda farklı kesimlerin, HDP’ye olan ilgisini azaltmak ve HDP’yi kriminal hale getirmek için özel çaba sarf ettiler. HDP’yi korkulacak, korkulması gereken, devletin hedefinde olan bir parti gibi göstermek istediler. Bizim dışımızdaki, bizi yeterince tanımayan çevreler bu psikolojik saldırılardan etkilenirler. Fakat herkes işini yaparsa biz partiyi devletin kirli propagandasından kurtararak 2015 seçimlerine ciddi hazırlayabiliriz.

Şunu anlamaya çalışıyorum, çözüm sürecinin yürütüldüğü, hatta silahsızlanma tartışmalarının başlatıldığı bir dönemde legal siyaseti güçsüz düşürmek nasıl bir siyasetin ürünü?

AKP’yi eleştiriyoruz, hatalarını yanlışlarını sürekli teşhir ediyoruz. Bunu meşru görüyoruz. Muhatabımız da kendince yaptıklarını meşru görüyor. Bizi sıkıştırmak için elinden geleni yapıyor. Farkımız; bizim eleştirilerimiz haklıdır, meşrudur; AKP ise, bunu kirli propaganda, tabansız, kolektif eleştiriler şeklinde yapıyor. Fakat dediğiniz doğru, AKP demokratik siyaseti zayıflatarak aslında silahsızlanmanın önünü kapatmış oluyor. Kendileri bunun farkına vardıkça dikkat edin yeniden HDP ile temas kurmaya çalışıyorlar. Birine ‘silah bırak’, diğerine ‘siyaset yapma’ diyemezsin. Bu yüzden gel-git yaşıyor. Bir ay HDP’ye saldırıyor, bir ay sonra durumun kritik olduğunu görüyor HDP ve Sayın Öcalan üzerinden görüşme trafiği başlatıyor. Biz AKP’nin bu çelişkili tutumunun farkındayız.

Acilen hükümetin ne yapması gerekiyor?
Müzakere dışında acil olarak atılması gereken bir adım yok. Bir hafta on gün içerisinde heyetler gidecek Sayın Öcalan ile masaya oturup tek tek konuları müzakere etmeye başlayacaklar. Sosyal, ekonomik, eğitim, kadın, çevre politikaları gibi 9 başlıkta tek tek müzakere edilecek. Bunlar, Kürt sorununun, kadın sorununun, Alevi sorununun, Türkiye demokrasi sorununun temel başlıklarıdır. Her başlık masada müzakere edilecek ve orada uzlaşma sağlandığında o başlık için hangi yasal düzenleme, hangi pratik düzenleme yapılacağı kararlaştırılacak, işin esası orada görüşülecek. Bundan daha acil bir şey yok. Bu başarılırsa müzakerede ortak bir yol haritasına, ortak bir mutabakata varılırsa ondan sonrası bunu pratikleştirme sürecidir. O zaman KCK-PKK’nin, atması gereken adımlar olacak, hükümet kanadına atması gereken adımlar atılacak. Eş zamanlı olarak bu adımlar atılırsa Kürt sorununun çözümünde artık sona gelinmiş olacak. Acil olan müzakerenin başlamasıdır. Başladığında sorun çözme konusunda hükümetin iradesi, niyeti netleşmiş olacak. Yani hükümet Kürt’ün hangi hakkını tanıyor, hangisine karşı çıkıyor bunları ancak müzakere masasında anlayabilirsiniz.

Seçimlerden önce hükümet gerekçeler yaratıyor ve adım atmak istemiyor…

Sayın Öcalan seri adımlar ve hızlı adımlar konusunda ısrarcı. Başbakan ile görüştüğümüzde kendisi de seçimden önce bütün başlıkları pratikleştirip bitirmek istediklerini belirtti. Bunun olup olmayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Yalçın Akdoğan eylemsizliğin sürecin temeli olduğunu belirtti ve eylemsizlik tanımı da sadece silahlı eylemlerle sınırlamadığını söyledi…

Sayın Öcalan buna kapalı değil ki. ‘Müzakere edelim’ diyor. Bu da başlıklardan biridir. Eş zamanlı senkronize adımlar, diyor. Sayın Öcalan bunu karşılıklı adımlar olarak tanımlamıyor. Olacaksa bir mutlak eylemsizlik, hükümet eş zamalı adımlar atsın ki bu gerçekleşsin. Bu karşılıklı şartlarla yürüyecek bir süreç değil artık.

Sorun çözülmeden bütün meseleler hal edilmiş gibi hükümet silahsızlanmayı tartışmaya açtı. Neden sürecin son aşamasına atladılar?

Hükümet belki kendi kamuoyunda psikolojik bir zemin yaratmak için bu başlığı öne çıkarıyor. Çünkü hükümetin elde etmek istediği asıl sonuç budur. Kürtlerin asıl elde etmek istediği sonuç demokrasi ve özgürlüktür. Hükümet de silahsızlanmış bir PKK istiyor. Hükümeti destekleyen kanat da daha çok oraya odaklanmış durumda. Dolayısıyla bizim yaptığımız açıklamalarda, ‘Aslında sorun çözülürse sorunun sonuçlarından biri de PKK’nin silahsızlanmasıdır’ demiştik. Sayın Öcalan da, Mart-Nisana kadar bir kongreyle bu çağrıyı yapmaya hazır olduğunu belirtiyordu. Ama bu müzakere olmadan, sorun çözülmeden yapılacak bir çağrı değil. Bunu sanki hiçbir şey olmadan Sayın Öcalan silahsızlanma çağrısı yapacak gibi yansıtmak istediler. Herkes bilir ki, müzakere siyasi boyutları ile netleşmeden, adım atılmadan hiç bir silahlı örgüt silah bırakmamıştır. PKK de herhalde durup dururken ‘ben pişman oldum silahları bırakacağım’ diyecek değil.

Kürtler hep savaşmayacak

Demokratik siyasetin güçlenmesinin önündeki tek engel AKP mi, iç mekanizmalarda da sorun yok mu?

Demokratik siyasete tek ihtiyacı olan AKP değil. Biz Kürtler ve bütün ezilenler de kendi içimizde demokrasiye eninde sonunda ciddi şekilde ihtiyaç duyuyoruz. Kürtler hep savaşacak diye bir şey yok. Bu barış bir gün mutlaka olacak ve bizim demokratik siyasetimizin güçlü olması lazım. AKP’den demokratik kanallarını güçlendirmesini tek başına bekleyemeyiz. Kendi içimizdeki demokratik sorunları görmezden gelerek, demokratik siyaseti güçlendiremeyiz. Temel sorunlarımızdan biri budur. Siyasetin demokratikleşmesi bizim iç işimizdir ve orada sıkıntılar olduğunu düşünüyoruz.

Mesela?

Özellikle partileşme süreçlerinde halen yeterince siyasi partinin yerelde özellikle kendi ayakları üzerinde durabileceği mekanizmaları yaratmıyoruz. Karar alma süreçleri, kongre süreçleri partinin alana hakim olma konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Yerellerde iç içe geçmişlik var. Bazı yapılarımız STK’lar, demokratik siyasetle iç içe çalışma yürütüyorlar. Bu bazı yerlerde doğal karşılanabilir, ama karar alma süreçleri yönetme süreçlerinde de doğru kolektif bir süreç yaşanmaz ise bu siyaset üzerine ‘yetki aşımı’ yaratıyor. Bundan bu halk ve siyasetimiz zarar görüyor. Bunun cesurca tartışılması lazım. Doğru formüllerle doğru çözümler üretmemiz lazım. Bu yönlü eleştiriler geçiştirilecek şeyler değil. Biz kendi içimizde psikolojik savaşa çok da alet olmadan bu tartışmaları yürütemezsek ne ekonomik sorunları, ne sosyal sorunları, ne çevre sorunlarını çözemeyiz. Şuanda bütün kurumlarımız kaba anlamda siyaset yapıyor. Oysa bu partinin işidir. İstihdamı, ekonomik sorunları çözmesi gereken kurumlarımız var, bakıyorsun sadece siyaset yapıyor. İşte göç sorunu, yerinden edilmiş insanların sorunlarını çözmesi gereken kurumlar var, bakıyorsunuz siyaset yapıyor. Belediyelerimiz, yerel hizmetler ve demokratik yönetimin geliştirilmesi işiyle uğraşması gerekirken, bakıyorsunuz siyaset yapıyor. Herkesin kaba anlamda siyasetçi olduğu, siyaset yaptığı yerde karmaşa yaşanıyor. Oysa görev ve rol dağılımları iyi yapılsa, herkes kendi işini doğru yapsa, daha etkili sonuçlar ortaya çıkabilir. Bizim ekonomik model, işsizliğe çare bulma, demokratik bir model üretme konusunda çok iyi bir yerde olmadığımızı görmemiz lazım. Kapitalizme alternatif modeller tartışıyoruz, fakat tek bir uygulaması, örneği yoktur. Kaba saba bazı uygulamalar var, esnafı, çiftçiyi, emekçiyi, çoğu yerde rahatsız, huzursuz eden bazı uygulamalar var, bunlara kimse ekonomik model diyemez. Bunlar bu hareketin önderliğinin önerileri değildir. Bunların hep eleştirilmesi lazım. Halktan gelen eleştirilerin dikkate alınması lazım. Demokratik kooperatifçilik tek bir yerde hayata geçirilmedi. Bu partinin işi değil, ama eleştirilerin tamamı partiyedir. Parti toplumun bütün alanlarına dair söz ve karar sahibi olursa yanlış olur bu, bunun adı demokrasi olmaz, tek parti sistemi olur. Bunu yapması gerekenler, bu işi yapmak yerine kaba siyaset yapıyorlar.

Demokratik siyasetin gelişmemesi için bir engel olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Ciddi bir ideolojik bilinç sorunu var. Sayın Öcalan ısrarla vurguluyordu ya siyaset akademilerinde bu konular tartışılacak. Bunun kadrosu yetişecek, halk eğitimi yapılacak. Bunlar ideolojik donanımla hayata geçirilecek. Bir çok yerde özerklik adı altında, demokratik ekonomi inşası adı altında kaba saba uygulamalar yapılıyor. Bu da halkı ürkütüyor. Siz alternatif kooperatifçilik komün modelini oluşturursunuz, bu ne yasaya ne anayasaya aykırıdır. Modelinizi başarılı bir şekilde hayata geçirirsiniz, bir köyde bir kasabada proto tip olarak örnek olarak hayata geçirirsiniz. Bunu yaparken bu modelin sürdürülebilir olduğunu gösterirsiniz. Bu yıllardır tartışılmasına rağmen tek bir adım atılmıyor. Bunu da döndürüp dolaştırıp parti üzerinde eleştiriye dönüştürmek haksızlıktır. Bu toplumsal, sosyal alanın işidir. Bunu yapması gereken çok sayıda kurum ve kadro var. Onların hepsi kaba anlamda siyasetle meşgulken diğer işler yarım kalıyor. Bu tür engeller var, bilinçli bir dirençten çok yetmezlikler, kadromuzun yetmezliği, bu konuda eğitimin, ideolojik donanımın yetersizliğinden dolayı sıkıntılar yaşanıyor.
Bir de özellikle belirtmek istediğim bir konu var. Bazı yerlerde bizi eleştiren veya bizimle uyumlu olmayan basın emekçilerine dönük müdahaleler oluyor. Bunları eleştirdiğimizi açıkça belirtmek istiyoruz. Bu Rudaw olur, Hürriyet olur hiç fark etmez basın emekçisi sahada çalışan emekçidir. Sahada çalışan basın emekçileri kim olursa olsun etnik kimliği ne olursa olsun saldırı olmasını tasvip etmiyoruz.

ABD ile ilişki meşrudur
Kobanê üzerinden Kürtlerle ABD’nin yakınlaşması tartışılıyor. “Sizin emperyalistlerle ne işiniz var” diyen ABD’nin müttefikleri var. Bu konuya ilişkin yaklaşımınız nedir?
Uluslararası güçler ile PYD’nin ilişkisi son derece meşrudur, ahlakidir. Kimse bunu eleştiremez. Bunun eleştirilmesi saçmalıktır. Bu eleştirileri ciddiye bile almamak lazım.
Herkesin dünyada ittifak geliştirme hakları oluyor da Kürtlerin niye olmasın? Kürtler devletsiz bir halk olarak niye ittifak geliştirmek, taktik ilişki kurmak, uluslararası ilişkileri kendi lehine kullanmak, diplomasi yapmak hakkına sahip olmasınlar ki? Bu Kürtleri köle olarak gören egemen zihniyetin/dilin eleştirisidir. Kürtler zaten yüzyıldır işgal altında; bırakın da kimle ilişkiye geçecekse kendileri karar versin. Herkes buna saygı duysun.

ABD çıkarsız hesapsız kendi yararına olmayan hiçbir işe girmez. İlişkiye girdiğiniz ülkenin tümüyle etkisi altına girmemek için sağlam bir ideolojik duruş gerekiyor. Bir yandan Amerika ve uluslararası güçlerle taktik ilişki geliştirirken, bir yandan bölge halklarıyla sağlam ittifak ilişkilerini sürdürmek zorunda. Halklarla, ezilenlerle bağlarınızı kesmemeniz lazım. Bu Rojava ve PYD için de geçerlidir. Rojava Devrimi ezilenden yanadır, umuttur, ışıktır.




KENAN KIRKAYA/ZEYNEP KURİŞ/DİHA/ANKARA