- İran’ı uzlaşmaya zorlayan üç kritik gelişme şunlardır: Körfez ülkelerinin altyapı tehdidi nedeniyle Washington’a ortaklığı bitirme resti, Pentagon’un mühimmat üretiminde Çin hammaddesine bağımlılığı ve Körfez petrolüne bağlı Japonya üzerinden tetiklenebilecek küresel finans krizi riski.
- Tahran’ın uzun vadeli stratejisini şekillendiren üç temel hedef şunlardır: Körfez’deki üs saldırılarıyla ABD askeri varlığını ve Beşinci Filo'yu bölgeden uzaklaştırmak, Hürmüz Boğazı’nda fiili kontrol sağlayarak masaya askeri üstünlükle oturmak, yaptırımları kaldırtıp normalleşirken Gazze üzerinden Filistin meselesini ana pazarlık kozu yapmak.
- Anlaşma ne zaman sağlanırsa sağlansın, Hürmüz Boğazı krizinin yarattığı ekonomik hasar artık kalıcı hale gelmiştir. Tedarik zincirlerindeki sarsıntı küreselleşmeyi yavaşlatırken, birçok ülke enerji güvenliğini yalnızca Basra Körfezi'ne bağlamanın risklerini yeniden hesaplamaktadır.
BAHAR AVJÎN
Donald Trump, 5 Ağustos gecesi kameraların karşısına geçti ve Washington'ı yakından izleyenlerin ezbere bildiği o cümleyi bir kez daha tekrarladı: "48 saat içinde sonucu öğrenmiş olacağız."
Trump, Hürmüz Boğazı'nın açılmasını sağlayacak bir anlaşmanın yakında duyurulacağını öne sürüyordu. Ancak saatler içinde bunun gerçek bir diplomatik gelişmeden ziyade, İran savaşı boyunca sıkça başvurduğu algı yönetiminin yeni bir örneği olduğu anlaşıldı.
Tahran iddiaları yalanladı. Ortada ne anlaşma ne de Washington'la yürütülen bir müzakere vardı. İranlı yetkililere göre Axios haberi kurmacaydı.
Gerçekte İran'ın muhatabı Washington değil Umman'dı. Üstelik görüşmeler, Amerikan desteği olmadan yürütülüyordu. Amaç, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran denetimini güvenceye almaktı. Tahran'ın mesajı açıktı: ABD ordusu müdahale ettiği sürece Hürmüz açılmayacaktı.
Eski CIA analisti Larry Johnson ile emekli Albay Lawrence Wilkerson'a göre yaşananlar başarı değildi. Danny Haiphong'un programında, Washington'ın stratejik bir geri çekilişe zorlandığını ve bunun arkasında ABD'nin askeri zafiyetlerinin yattığını savundular.
Trump, yıllardır İran'a karşı "azami baskı" politikasını dış politikasının temeli olarak sunuyordu. Peki aynı Trump neden bir anda diplomatik bir çıkış yolu aramaya başladı? Johnson'a göre bunun cevabı Washington'ın askeri ve lojistik zafiyetlerde yatıyor. ABD'nin lojistik üstünlüğününün zayıflaması ve Washington'ın, gerçeği kabullenememesi asıl hikayeydi.
Trump'ı geri adıma zorlayan üç etken
İran'a karşı sert söylemler kullanan Trump neden bir anda uzlaşmacı bir çizgiye yöneldi? Johnson'a göre Beyaz Saray'ı sıkıştıran üç gelişme vardı.
İlk baskı Körfez ülkelerinden geldi.
Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri Washington'a uyarıda bulundu: "İran'ı vurursanız bedelini biz öderiz." Çünkü İran'ın füze ve İHA kapasitesi, Körfez ülkelerinin kritik altyapısını hedef alabilecek durumdaydı. Körfez ülkelerinin deniz suyununu arıtma tesisleri, petrol terminalleri ve elektrik şebekeleri vurulduğu anda hayatı felç olabilirdi.
Johnson, Körfez başkentlerinin mesajını şöyle özetliyor: Dolarınızı bırakırız, ülkelerimizi terk etmek zorunda kalırız." Yani, sadece askeri değil, ekonomik ortaklığımızı da yeniden düşünürüz, diyorlardı.
İkinci baskı mühimmat kriziydi.
Pentagon'un elindeki mühimmat stokları hızla erirken bunların yerine yenisini koymak kolay değildi. Çünkü üretim için gerekli hammaddelerin önemli bölümü Çin'in kontrol ettiği tedarik zincirlerine bağımlıydı. Johnson'a göre Pentagon'un en büyük açmazı buydu. Fabrikalarınız olabilir ama hammaddeniz yoksa üretim yapamazsınız.
Üçüncü baskı ekonomik risklerdi.
Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya, petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 90'ını Basra Körfezi'nden karşılıyor. Dahası, Japon rafinerileri ABD'nin ürettiği hafif petrole değil, Körfez'den gelen ham petrole göre tasarlanmış. Bu nedenle Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalması yalnızca petrol sevkiyatını aksatmakla kalmaz; Japon sanayisini de sekteye uğratabilir. Bunun zincirleme bir finans krizini tetikleyebilir.
Johnson, ABD Hazine Bakanlığı'nın Japon tahvil piyasasına acil likidite sağlamasını da bu kırılganlığın işareti olarak görüyor.
Hürmüz Boğazı'nın kapanması yalnızca askeri sonuçlar doğuracak bir gelişme değil; küresel finans sistemini sarsabilecek bir şok anlamına geliyor. Petrol akışının birkaç ay kesintiye uğraması bile, 2008 krizinden daha ağır bir borç sarmalını tetikleyebilir.
İran'ın uzun vadeli stratejisi
Washington günü kurtarmaya çalışırken, Tahran daha uzun vadeli bir hesap yapıyor. Johnson'a göre İran'ın üç temel hedefi var.
İlki, ABD'nin askeri varlığını Basra Körfezi'nden çıkarmak. Kuveyt, Bahreyn ve Katar'daki Amerikan üslerine yönelik saldırılar, ABD Beşinci Filosu'nun hareket alanını ciddi ölçüde daralttı. Amerikan hava unsurlarının önemli bölümü İsrail ve Ürdün'e kaydırıldı.
İkinci hedef, Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolünü kabul ettirmek. İran bunu kendi egemenlik alanını korumanın doğal sonucu olarak görüyor ve müzakere masasına askeri üstünlükle oturmaya çalışıyor.
Üçüncü hedef ise yaptırımların hafifletilmesi ve uluslararası normalleşmenin önünü açmak. Bunun yanında resmi olarak dile getirilmeyen başka bir hedef daha var: Filistin meselesini müzakere sürecinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmek. Johnson'a göre İran, Gazze'deki gelişmeleri pazarlık masasındaki en önemli kozlarından biri olarak görüyor.
Ancak Tahran, henüz elindeki tüm kozları kullanmadı. Wilkerson'a göre İran'ın, küresel enerji altyapısını hedef alabilecek daha üst düzey hedef listeleri de bulunuyor. Böyle bir saldırının dünya ekonomisini ağır bir durgunluğa sürükleme ihtimali var. Buna rağmen İran şimdiye kadar bu seçeneğe başvurmadı.
Johnson bunu şu sözlerle açıklıyor: "Bunu yapmak istemiyorlar. Ama köşeye sıkışırlarsa yapabileceklerini herkes biliyor." İran şimdiye kadar yüksek değerli Amerikan hedeflerini vurdu, bir yük gemisini batırdı ve Suudi Arabistan'a ait bir radar tesisini devre dışı bıraktı. Buna rağmen Washington doğrudan askeri karşılık vermedi. Çünkü ABD yönetimi biliyor ki her misilleme yeni bir tırmanmayı beraberinde getirecek.
Hesapları bozan aktör: İsrail
İran krizini değerlendirirken göz ardı edilmemesi gereken bir unsur daha var: İsrail ve Başbakan Binyamin Netanyahu. Wilkerson ile Johnson'ın ortak değerlendirmesine göre, en büyük belirsizlik İsrail'in nasıl hareket edeceği.
İçeride derinleşen güvenlik sorunları ve siyasi baskıyla karşı karşıya kalan Netanyahu, Lübnan'daki askeri faaliyetleri hızlandırdı. Gazze üzerindeki kuşatmayı daha da sıkılaştırırken, insani yardım çağrılarını büyük ölçüde görmezden geldi. Ayrıca İsrail ordusuna Hizbullah'a yönelik yeni operasyonlar için hazırlık talimatı verdi.
Johnson ve Wilkerson'a göre bütün bunlar, yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanabilecek adımlar değil. Aksine, içeride zayıflayan siyasi konumunu daha geniş çaplı bir çatışma üzerinden tahkim etme arayışının işaretleri. Wilkerson durumu şu sözlerle özetliyor: "Bu denklemi bozabilecek tek unsur İsrail. Trump'ın Tel Aviv üzerinde hâlâ ciddi bir etkisi var. İsterse bunu kullanabilir. Ama şimdiye kadar buna cesaret edemedi." Ayrıca Washington'daki İsrail lobisi Amerikan siyasetindeki ağırlığını koruyor. Trump Evanjelik seçmen tabanını ve muhafazakar desteğini İsrail politikası etrafında şekillendirdi.
Ancak bugün dengeler değişmiş durumda. Eğer Tahran, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimin İsrail tarafından Lübnan'a yönelik yeni bir askeri harekatın örtüsü olarak kullanıldığı kanaatine varırsa, İran'ın karşılık vermekten başka seçeneği kalmayabilir. Wilkerson'a göre bu karşılığın niteliği artık eskisinden çok daha ciddi olabilir: "İran'ın elinde bir ya da birkaç nükleer silah bulunuyor olabilir. Bundan sonra herkes hesaplarını buna göre yapmak zorunda."
Eğer İran gerçekten nükleer eşiği geçmişse, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın (NPT) dengesi fiilen çökmüş demektir. Bunun anlamı da açık: ABD ile İsrail'in İran'ın nükleer kapasitesini tamamen ortadan kaldırması artık gerçekçi bir hedef olmaktan çıkmıştır. Bundan sonraki mesele, İran'ın fiili bir nükleer güç olduğu varsayımıyla yeni dengeyi yönetebilmektir.
Vekalet savaşında Yemen cephesi
Körfez'deki gerilim, Husilerin Babülmendep Boğazı'nda saldırılarını artırdı. 24 saat içinde düzenlenen dört saldırı, bir yük gemisinin batırılması ve petrol fiyatlarının 17 dolar yükselmesi, krizlerin bağımsız olmadığını gösterdi.
Yaklaşık 300 bin kişilik Husiler, Yemen nüfusunun yüzde 80'inin yaşadığı bölgeleri kontrol ediyor. Buna karşılık Suudi Arabistan'ın desteklediği kara kuvvetleri oldukça sınırlı. Ordunun bir bölümü yabancı unsurlarla desteklenirken, hava kuvvetleri karadan ateşlenen füzeleri durduramadı.
Johnson bu tabloyu özetliyor: "Suudiler tam olarak neyi hesaplıyor?" Ona göre Riyad'ın Husilere karşı kara savaşını kazanması zor. Füze saldırılarını durduramıyor, ekonomik ve siyasi açıdan yıpranıyor. Washington'un askeri kapasitesi de mühimmat stokları da bir bölgesel savaşı taşıyabilecek durumda değil.
ABD yıllarca Husilere karşı Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu destekledi. Bugün ise gerilimi düşürmeye çalışıyor ve Riyad'a itidal çağrısı yapıyor. Diplomatik girişim gibi sunulan bu değişik, Johnson'a göre sahadaki başarısızlığın kabulü niteliğinde.
Wilkerson ise uyarıda bulunuyor. Eğer Husiler Kızıldeniz'deki ticareti felce uğratırsa, Çin ve Rusya da ortak bir uluslararası girişime destek verebilir. Ancak Wilkerson'a göre bunun gerçekleşme ihtimali düşük. Dünya ortak hareket edebilecek kadar bütünleşmiş değil, büyük güçler farklı krizlere odaklanmış durumda ve birçok ülke enerji kaynaklarına olan bağımlılığı nedeniyle Tahran'a karşı bir cephede yer almak istemiyor.
Nükleer kısır döngü
Pentagon'un yeni bir nükleer doktrin üzerinde çalıştığı iddia ediliyor. Bu strateji, Çin veya Rusya ile yaşanabilecek bir çatışmada kısa menzilli taktik nükleer silahların kullanımına ağırlık veriyor.
Johnson ve Wilkerson bu yaklaşımı eleştiriyor. Johnson'a göre, "Patriot füzesi üretemiyorsunuz ama çözümü nükleer silahlarda arıyorsunuz. Bunun akılcı bir tarafı yok."
Wilkerson ise bu düşüncenin kökenini Obama dönemine götürüyor. Obama, nükleer silahların risklerini görmesine rağmen, 2010 yılında Nükleer Duruş Belgesi'ni değiştiremedi. Sağlık reformunu geçirebilmek için Cumhuriyetçilerle uzlaştı ve nükleer altyapısının genişletilmesine onay verdi.
Bugün ortaya çıkan yapı kendi kendisini besleyen devasa bir bürokratik düzene dönüştü. Nevada ve Washington araştırma merkezleri milyarlarca dolarlık kamu kaynağıyla beslenirken, yeni sistemler (askeri) üretmeye devam ediyor.
Wilkerson'ın en büyük kaygısı düşünce biçimi: "'Elimizde varsa neden kullanmayalım?' anlayışı son derece tehlikeli," diyor. ABD, gerçek bir askeri ihtiyaçtan değil, sistemin dinamiklerinden dolayı önümüzdeki yıllarda iki ila üç trilyon doları nükleer cephaneliğe harcamaya hazırlanıyor. Rusya ve Çin de taktik nükleer silahların yaygınlaşmasını tehlikeli görüyor. Wilkerson'a göre yeni bir silahlanma yarışı isteyen taraf Moskova ya da Pekin değil; savunma sanayisiyle iç içe geçmiş Amerikan askeri bürokrasisi. Seçim finansman sistemi, lobi faaliyetleri ve nükleer sektör, korkunun sürekli canlı tutulmasından besleniyor. Bu nedenle mesele yalnızca güvenlik politikası değil; milyarlarca dolarlık bir çıkar düzeni. Johnson ve Wilkerson'a göre dünya, stratejik zorunluluktan çok bu ekonomik ve siyasi yapının etkisiyle yeni bir gerilimin eşiğine sürükleniyor.
Çıkış: Muhtemel bir anlaşmanın çerçevesi
Askeri zafer gerçekçi görünmüyor, nükleer tırmanma ise felaket senaryosu ise, olası bir anlaşma nasıl şekillenebilir? Johnson ile Wilkerson'a göre bunun ana belli.
Umman'ın arabuluculuğunda yürütülen temasların şu başlıklarda bir uzlaşmaya dönüşmesi bekleniyor:
• İran Devrim Muhafızları'yla bağlantılı kişi ve kuruluşlara yönelik yaptırımların kademeli olarak kaldırılması.
• Hürmüz Boğazı'nın deniz trafiğine açılması; ancak fiili denetimin İran'da kalması.
• Nükleer program konusunda, KOEP'e (JCPOA) benzer sınırlamaların kabul edilmesi; ancak İran'ın teknik altyapısını tamamen ortadan kaldırmasının beklenmemesi.
Tahran'ın gerilimi düşürmesi, ticaret gemilerine yönelik saldırıları durdurması ve Lübnan ile Yemen'deki gruplar üzerindeki etkisini kullanması öngörülüyor.
Ancak Wilkerson'a göre bu denklemin kilit noktası İsrail. Netanyahu'nun Gazze ve Lübnan'daki askeri operasyonlarını sürdürmesi hâlinde İran yönetiminin böyle bir anlaşmayı kabul etmesi neredeyse imkansız.
Trump'ın ortaya çıkacak sonucu kendi lehine yorumlayacak; Hürmüz Boğazı'nın açıldığını ilan edecek, küresel ekonomiyi kurtardığını söyleyecek ve diplomatik geri adımı bir başarı hikayesi olarak sunmaya çalışacak. Ancak ABD, Basra Körfezi'nde İran'ın belirleyici aktör hâline geldiği yeni güç dengesini fiilen kabul etmiş olacak.
Johnson'ın vardığı sonuç: "Trump'ın önünde diplomasi dışında bir seçenek kalmadı. İran'a karşı askeri zafer kazanabileceği hiçbir senaryo yok."
Anlaşma ne zaman sağlanırsa sağlansın, Hürmüz Boğazı krizinin yarattığı ekonomik hasar kalıcı hale gelmiştir. Tedarik zincirlerindeki sarsıntı ve piyasaların toparlanma süreci, küreselleşmenin yavaşladığı ve enerji güvenliği için yeniden şekillendiği yeni bir dönemi hızlandırmaktadır. Birçok ülke artık enerji güvenliğini Basra Körfezi'ne bağlamanın risklerini yeniden hesaplıyor.