• Dini ve siyasi kökleri tamamen Yemenli olan Husiler, İran yardımından önce de mevcuttu. Uzmanlar onları bir vekil değil, Tahran'ın "gayriresmi ortağı" olarak görüyor. Husileri anlamak için Yemen’den, özellikle kuzeyde kendine özgü dini, aşiret ve siyasi tarihi dağlık Saada bölgesinden başlamalıyız.
  • Husileri Suudi-İran rekabetiyle değil, kuzey Yemen’in içinden okuyan araştırmacılar; Selefi genişlemesi, Zeydi uyanışı, aşiret dinamikleri, ekonomik ihmal ve siyasi dışlanmışlığın iç içe geçtiği ortamı anlatır. Hüseyin el-Husi, ekonomik, siyasi ve dini olarak marjinalleştirilen insanları bir araya getiren bir figür oldu.
  • İran, Yemen dini geleneğine kök salmış, altı savaşla sertleşmiş, kendi liderliğine ve tabanına sahip, eski düşmanlarıyla ittifak kurabilen ve sonunda başkenti ele geçirebilen bir hareketle karşılaştı. İran bu temelleri yaratmadı. Daha sonra hareketin askeri kapasitesini dönüştürmeye yardım etti.
  • İran, Husilerin önemli bir askeri ve siyasi destekçisidir ama destek tek başına kontrol tesis etmez. Husileri İran vekili olarak adlandırmak tarihi tersine çevirir; çünkü bu, onları üreten Yemen koşullarıyla değil, Tahran’la geliştirdikleri ilişkiyle başlar.

Yohannes Woldemariam* - Çevri: Yeni Özgür Politika

Husiler rutin olarak İran’ın bir vekili diye tanımlanır. Askeri erişimleri kuzey Yemen’den Kızıldeniz’e ve Bab el-Mandeb’e doğru genişledikçe bu tanım daha da yaygınlaştı. İran, Husi askeri kapasitesini büyük ölçüde artıran silah, eğitim, istihbarat ve teknik destek sağladı. Bu ilişki gerçek ve önemlidir. Ancak Husilerin hikayesine İran’la başlamak, onların tarihini alt üst eder.

Kim olduklarını anlamak için Yemen’den, özellikle kuzeyde kendine özgü dini, aşiret ve siyasi tarihi olan dağlık Saada bölgesinden başlamak gerekir. Sonunda Ensarullah’a dönüşen hareket, yirminci yüzyılın son on yıllarında orada bir Zeydi dini ve siyasi canlanışından doğdu. 1990’larda kurulan Mümin Gençlik hareketi, Zeydi öğretisini ve kimliğini canlandırmayı amaçlıyordu. Hüseyin el-Husi bu ortamdan çıktı; Arap Yarımadası’nda silahlı bir örgüt kurmaya yönelik bir İran projesinden değil. The Iran Primer’da yayınlanan anlatım, hareketin kökenlerini İran askeri yardımının önem kazanmasından çok öncesine dayandırır.

Yemen, Ortadoğu’nun alışıldık Sünni-Şii haritasına sıkıştırıldığında Zeydiliğin kendisi kolayca yanlış anlaşılır. Husiler Şii’dir, ama İran’ı yöneten dini yapı gibi On İki İmamcı Şii değildir. Zeydiliğin dini otorite ve imamet konusunda kendi doktrinleri vardır ve önemli teolojik ve hukuki yönlerden tarihsel olarak İran On İki İmamcı Şiiliğinden çok Sünni geleneklere daha yakın durmuştur. Ayrıca Yemen’de derin köklere sahiptir. Zeydi imamlar ülkenin bazı bölgelerini yaklaşık bin yıl yönetti ve Kuzey Yemen’deki son Zeydi liderliğindeki krallık 1962’ye kadar ayakta kaldı.

İran’ın ‘gayri resmi ortağı’ mı?

Bu, Hizbullah’la karşılaştırmayı önemli kılar. Hizbullah ve İran liderliği On İki İmamcı Şiiliği paylaşır ve İran, Hizbullah’ın Lübnan’da ortaya çıkışında derin biçimde yer almıştır. Husilerin soy kütüğü farklıdır. Dini gelenekleri ve liderlikleri Yemenlidir ve hareket, ciddi İran askeri yardımı gelmeden önce de vardı. ‘Council on Foreign Relations’, kapsamlı İran desteğini belgelerken, birçok uzmanın Husileri basitçe bir vekil değil, İran’ın “gayri resmi ortağı” olarak gördüğünü kaydeder.

Yemen tarihi ayrıca çatışmayı kadim bir Sünni-Şii hesaplaşmasına indirgemeye karşı uyarır. 1962’de cumhuriyetçi subaylar Kuzey Yemen’deki Zeydi imametini devirdi. Cemal Abdünnasır’ın Mısır’ı cumhuriyetçilerin yanında müdahale etti ve sonunda on binlerce asker gönderdi, Suudi Arabistan ise Zeydi kralcıları destekledi. Mısır da Suudi Arabistan da ezici çoğunlukla Sünniydi.

Bu saflaşma, salt mezhepçi bir mercekten bakınca pek anlam ifade etmez. Sünni Mısır, bir Zeydi monarşisini savunan güçlerle savaşırken Sünni Suudi Arabistan onlara yardım ediyordu. Mücadele, Nasır’ın devrimci Arap milliyetçiliği ile bölgedeki muhafazakar monarşiler arasındaki daha büyük hesaplaşmayla iç içeydi.

Mısır, Yemen’e müdahalenin ne kadar zor olabileceğini kısa sürede anladı. Askeri taahhüdü uzadı ve maliyetli hale geldi. Tarihçiler hâlâ Yemen seferinin Mısır’ın 1967 Altı Gün Savaşı’nda İsrail karşısındaki felaket performansına ne kadar katkıda bulunduğunu tartışıyor. Yenilgiyi tek başına Yemen açıklayamaz. Ancak bu taahhüt yeterince askeri kaynak ve dikkat tükettiği için Mısır’ın hazırlık durumu üzerindeki etkisi önemli bir tarihsel soru olarak kalıyor.

Sonradan olanlarda çarpıcı bir ironi var. 1960’larda Mısır’a karşı Zeydi savaşçıları destekleyen Suudi Arabistan, sonunda aynı Zeydi kuzeyden doğan başka bir hareketle savaşırken buldu kendini. Sadece bu tersine dönüş bile Suudi-Husi çatışmasını esas olarak mezhepçi görmekte bizi ihtiyatlı olmaya sevk etmelidir.

Hüseyin el-Husi figürünün etkisi

Aradan geçen on yıllarda çok şey değişmişti. Cumhuriyet devrimi, imametle ilişkili siyasi sistemi söküp attı. Zeydi seçkinler eski konumlarının büyük bölümünü kaybetti; kuzeyli topluluklar siyasi ve ekonomik ihmal yaşadı; Selefi dini kurumlar geleneksel Zeydi bölgelerine doğru genişledi.

Marieke Brandt’ın Husi çatışması tarihi özellikle yararlıdır; çünkü o, bu gelişmeleri Suudi Arabistan ile İran arasındaki sonraki rekabetten başlayarak değil, kuzey Yemen’in içinden yeniden kurar. Selefi genişlemenin, Zeydi canlanışının, aşiret siyasetinin, ekonomik ihmalin ve siyasi dışlanmanın giderek birbirine dolaştığı bir ortamı anlatır. Hüseyin el-Husi sonunda kendini ekonomik olarak ihmal edilmiş, siyasi olarak dışlanmış ve dini olarak marjinalleştirilmiş hisseden insanları bir araya getirebilen bir figür haline geldi.

Hareketi yakından inceleyen Yemenli akademisyen Ahmed Nagi, Husi genişlemesinin basitçe Zeydi dayanışmasıyla açıklanamayacağını gösterir. Başlangıçta birçok Zeydi onları desteklemedi. Hareket, koşullar değiştikçe farklı dini, siyasi ve toplumsal kimliklerden yararlanma konusunda giderek daha ustalaştı.

Sonra Yemen devleti onlara karşı savaşa girdi. 2004’te Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in hükümeti Hüseyin el-Husi’yi ve takipçilerini bastırmaya çalıştı. Hüseyin öldürüldü, ama hareket ayakta kaldı. 2004 ile 2010 arasında hükümet, Saada ve çevresinde Husilere karşı altı tur savaş yaptı; çatışma sınırı aşınca Suudi Arabistan sonunda doğrudan savaşa girdi.

Yemen’in başkenti Sana'da toplanan Husi taraftarları, "Mekke'ye saldırdıkları" suçlamalarını reddederek Kabe görselli pankartlarla eylem yaptı. 18 Eylül 2026./foto:AFP

İç savaştan sağ çıktılar!

Bu savaşlar hareketi dönüştürdü. Husiler savaş alanı deneyimi, komutanlar, silahlar ve örgütsel bilgi edindi. Yemen ordusunun nasıl işlediğini ve daha büyük konvansiyonel ateş gücüne sahip güçlere karşı nasıl hayatta kalacaklarını öğrendiler. İran yardımı ciddi boyuta ulaştığında, Yemen devletine karşı yıllarca savaştan ve Suudi Arabistan’la doğrudan çatışmadan çoktan sağ çıkmışlardı.

Siyasi olarak da uyum sağlayabilir hale geldiler. Nagi’nin çalışması, Husilerin Zeydi kimliğine, aşiret dayanışmasına, siyasi mağduriyete, yolsuzluk karşıtlığına ve Yemen milliyetçiliğine yaptıkları çağrılar arasında nasıl gidip geldiklerini gösterir. Bu, başlangıçtaki tabanlarının ötesine geçmelerine ve bir zamanlar olanaksız görünecek ittifaklar kurmalarına yardımcı oldu.

En çarpıcısı, hükümeti kendilerine karşı altı savaş yürütmüş olan Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’le kurdukları ittifaktı. Arap ayaklanmaları sırasında Salih görevden uzaklaştırıldıktan sonra, onun Yemen ordusu ve siyasi yapısı içindeki ağları Husi savaşçılarıyla birleşti ve 2014’te Sana’nın düşmesinin koşullarını yaratmaya yardım etti. İttifak sonunda çöktü ve Husi güçleri 2017’de Salih’i öldürdü. Ama o zamana kadar hareket başkenti ve kuzey Yemen’in büyük bölümünü kontrol ediyor ve Yemen devletinin önemli askeri kaynaklarına erişim sağlamış bulunuyordu.

Genişleme, müdahale ve dayanıklılık

Suudi Arabistan, Mart 2015’te Husi ve müttefik güçler güneye doğru genişlerken askeri müdahalede bulundu. Konvansiyonel güç dengesizliği muazzamdı. Riyad modern savaş uçaklarına, gelişmiş ithal silahlara, muazzam mali kaynaklara ve güçlü uluslararası ortaklara sahipti. Yine de yıllarca süren savaş Husileri ortadan kaldırmadı.

Karşıtları da bölünmüş kaldı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri farklı Yemenli müttefikler yetiştirirken uluslararası alanda tanınan hükümetin otoritesi parçalandı. Dış müdahale Husilere siyaseten kullanabilecekleri başka bir şey daha verdi: kuzey Yemen’de doğan bir hareketi dış müdahaleye direniş olarak sunabilme imkânı. Bu mesaj, hareketin Zeydi dini geçmişini paylaşmayan Yemenlilere de ulaşabildi.

Bu tarih Husileri romantikleştirmemelidir. Siyasi genişlemeleri ve insanları harekete geçirme yetenekleri, zorlama, baskı ve giderek merkezileşen kontrolle birlikte var oldu. Dayanıklılık bize bir hareketin nasıl hayatta kaldığını söyler. Yönetiminin meşru ya da insani olup olmadığını söylemez.

İran’ın devreye girmesi

İran ancak bu tarihten sonra hikâyenin merkezine gerçek anlamda yerleşir. İran’ın askeri yardımı, Husilerin kendileri güçlendikçe arttı. Silahlar, füze ve insansız hava aracı teknolojisi, eğitim, istihbarat ve teknik uzmanlık, yapabildiklerini büyük ölçüde genişletti. Hizbullah da yardım sağladı. Council on Foreign Relations’ın İran desteğine dair incelemesi, bu ilişkinin ne kadar önemli hale geldiğini, özellikle de Husilerin asıl savaş alanlarının çok ötesine güç yansıtmasını sağlaması bakımından açıkça ortaya koyar.

İran yardımı olmasaydı, Husiler neredeyse kesinlikle çok daha az gelişmiş uzun menzilli kapasitelere sahip olurdu. Ancak yardım, hizalanma ve kontrol farklı şeylerdir. İran silahlarının, danışmanlarının veya istihbaratının kanıtı, tek başına Husi siyasi ve askeri kararlarını kimin verdiği sorusunu yanıtlamaz.

Vekillik sorusuna ayrılmış bir Brookings analizi, Tahran onların davranışları üzerinde kontrole sahip olmadığı için Husilerin katı bir vekil tanımına uymadığını savunur. Husi kararlarının İran’ın tercihlerinden ayrıldığı durumlara işaret eder. Bu, İran etkisini azaltmaz. Bu etkinin derecesini varsaymak yerine araştırılacak bir şey haline getirir.

Kronoloji açıklayıcıdır. İran, Yemen dini geleneğine kök salmış, altı savaşla sertleşmiş, kendi liderliğine ve tabanına sahip, eski düşmanlarıyla ittifak kurabilen ve sonunda başkenti ele geçirebilen bir hareketle karşılaştı. İran bu temelleri yaratmadı. Daha sonra hareketin askeri kapasitesini dönüştürmeye yardım etti.

Yemen’in başkenti Sana'da toplanan Husi taraftarları, "Mekke'ye saldırdıkları" suçlamalarını reddederek Kabe görselli pankartlarla eylem yaptı. 18 Eylül 2026./foto:AFP

Bab el-Mandeb’de İran etkisi

İlişki iki tarafa da yarar sağladı. İran, Yemen’e İran ordusu konuşlandırmadan Suudi Arabistan’a baskı yapabilecek ve Kızıldeniz’e askeri güç yansıtabilecek bir ortak edindi. Husiler ise erişimlerini büyük ölçüde genişleten silah, teknoloji ve uzmanlık edindi. Çıkarları örtüştü, ama örtüşme komuta anlamına gelmez.

Bu ayrım Bab el-Mandeb’te özellikle önemli hale gelmiştir. Husilerin boğaz çevresindeki Yemen topraklarını kontrol etmesi harekete muazzam stratejik önem kazandırırken İran yardımı bu coğrafyadan yararlanma kabiliyetini artırır. Ancak bundan İran’ın Bab el-Mandeb’i kontrol ettiği sonucu çıkmaz.

İran Bab el-Mandeb’e sınır değildir ve Yemen kıyısı üzerinde egemenlik kullanmaz. Oradaki Yemen topraklarını Husiler kontrol eder. İran onları silahlandırabilir, onlara danışmanlık yapabilir, istihbarat paylaşabilir ve onlar üzerinde etki kurabilir; bu, Husi kontrolünü İran toprak kontrolüne dönüştürmez.

Bab el-Mandeb, Hürmüz Boğazı’yla karşılaştırıldığında bu ayrım daha da netleşir. İran, Hürmüz’de kıyıdaş bir devlettir. İran toprakları doğrudan o su yolunun kenarındadır ve İran devleti kendi kıyı şeridinden egemen yetki kullanır. Bab el-Mandeb’in Arap tarafında Yemen, Afrika tarafında ise Cibuti ve Eritre vardır. İran orada kıyıdaş bir devlet değildir.

Dolayısıyla iki boğazı birbirine karıştırmak, siyasi olduğu kadar coğrafi bir sorun da yaratır. Bab el-Mandeb çevresindeki İran etkisi, boğazın İran kontrolüne dönüşmeden de hatırı sayılır düzeyde olabilir. Husi kontrolündeki toprakları İran kontrolündeki toprak olarak tanımlamak, tam da vekil etiketinin kanıtlaması gereken şeyi varsayar.

Dolayısıyla ilişkinin en güçlü sınavı, Yemen’de İran silahlarının bulunup bulunamayacağı değildir. Bulunabilir. İran ile Husilerin sık sık ortak düşmanlara sahip olup olmadığı da değildir. Sahiptirler. Zor soru, çıkarları tam olarak örtüşmediğinde ortaya çıkar: Nihai kararı kim verir ve İran yardımı Tahran’a bu karar üzerinde ne kadar kaldıraç sağlar?

Silahı ve kararı kim veriyor?

Bu yüzden Husilerin daha geniş bölgesel çatışmalar sırasındaki davranışları yakından izlenmeyi hak eder. Ne zaman savaşılacağı, ne zaman geri durulacağı ve kime saldırılacağına dair kararlar, ilişki hakkında tek başına silah envanterlerinden daha fazlasını ortaya koyabilir. İran desteği bize Husi kapasiteleri hakkında çok şey söyler, ama belirli bir Husi kararını kimin verdiğini otomatik olarak söylemez.

Hatırlanmaya değer daha eski bir tarih de var. Mısır 1960’larda ezici konvansiyonel üstünlükle Yemen’e girdi ve maliyetli bir savaşa hapsoldu. Suudi Arabistan yarım yüzyıl sonra çok daha gelişmiş teknolojiyle başka bir Yemen savaşına girdi ve kendi sınırlarını keşfetti. Bunlar çok farklı savaşlardı, ama ikisi de Yemen’i esas olarak daha güçlü dış güçlerin üzerinde hareket ettiği bir sahne gibi görmeye karşı uyarır.

Brandt’ın çatışmanın iç tarihine dair savunduğu gibi, bölgesel jeopolitiğe yoğunlaşmak, çatışmanın kökenlerini, sürekliliğini ve genişlemesini açıklayan yerel güçleri gizleyebilir. Husilerin dayanıklılığı o yerel tarihten doğdu: Zeydi canlanışı, siyasi dışlanma, aşiret ilişkileri, ekonomik şikayetler, Saada savaşları, ele geçirilen askeri kaynaklar, parçalanmış rakipler ve hareketin kendi eleman kazanma, zorlama, uyum sağlama ve ittifak değiştirme kabiliyeti.

İran daha sonra bu gücü muazzam ölçüde büyüttü, özellikle de Yemen’in ötesine güç yansıtma kabiliyetini ama onu yoktan var etmedi. Bu yüzden “İran vekili” terimi sadece nitelendirilmekle kalmamalı, sorgulanmalıdır. İran, Husilerin önemli bir askeri ve siyasi destekçisidir, ama destek tek başına kontrol tesis etmez.

Husileri İran vekili olarak adlandırmak tarihi tersine çevirir; çünkü bu, onları üreten Yemen koşullarıyla değil, Tahran’la geliştirdikleri ilişkiyle başlar. Ayrıca başka bir sıçramayı teşvik eder: İran’ın Husilere desteğinden, Husilerin bizzat ellerinde tuttuğu toprakların İran kontrolünde olduğu sonucuna varmayı. Bab el-Mandeb’te bu ayrım özellikle önemlidir. İran, Yemenli bir hareket üzerinden etki sahibidir, ama boğazı kontrol etmez.

Husileri neyin yönlendirdiğini, neden hayatta kaldıklarını ve kararlarını nasıl verdiklerini anlamak istiyorsak, İran hikâyede belirgin bir yere sahiptir. Ama İran, Yemen’in kendisinin yerini tutamaz. Hikâye, Husiler Tahran için stratejik olarak yararlı hale gelmeden çok önce onları üreten toplum, tarih ve savaşlarla başlamak zorundadır.

* Yohannes Woldemariam, Afrika Boynuzu (özellikle Etiyopya ve Eritre) jeopolitiği, uluslararası ilişkiler ve küresel çevre politikaları üzerine uzmanlaşmış Etiyopya kökenli Amerikalı bir akademisyen, araştırmacı ve analisttir.

Kaynak: ZNetwork

Kaynak link: https://znetwork.org/znetarticle/to-understand-the-houthis-begin-with-yemen/