
Hz. İsa (0- MS. 33)
Kutsal kitap İncil’de Hz. İsa Mesih (kurtarıcı) olarak tanımlanır. İncilin anlamı ise Müjde olmaktadır. Bu iki kelimeye baktığımızda var olan toplumsal sorunların ne kadar ağırlaştığını ve insanların tanrıdan bir kurtarıcı bekledikleri, bunun müjdesini almak için çırpındıklarını, bir belirti gördüklerinde yönlerini hiç tereddüt etmeden oraya çevirmeye hazır olduklarını çıkarsayabilmekteyiz. O halde Hz. İsa’nın yaşadığı coğrafyanın siyasi, askeri, sosyal durumuna bakmak bize Hıristiyanlığın çıkışı hakkında fikir sahibi kılacaktır.
Hz. İsa’nın kendisi de bir Yahudi olmaktadır. Ancak alt tabakada olan bir Yahudi. Yaşadığı yer günümüzdeki Filistin topraklarıdır. Bu coğrafya o dönemin iki hegemon gücü olan Roma ve Sasani güçleri arasında tampon bir bölge gibidir. Daha doğrusu Hz. İsa’nın yaşadığı dönemde Filistin’de hakim olan güç Roma İmparatorluğu olmaktadır. Fakat Sasani İmparatorluğu da her zaman aktif bir güç olarak bölgeye müdahale etmektedir.
Hz. İsa İbrani kabilesinin yoksul bir üyesidir. Yaşadığı coğrafyada Roma İmparatorluğunun bir bütün Akdeniz kıyısında yarattığı toplumsal sorunların aynısı varlığını sürdürmektedir. Roma İmparatorluğu Akdeniz kıyılarında ve içlerinde kabile sistemini giderek dağıtmış, sınıflaşma, kentleşme ve iktidarlaşma eliyle komünal değerleri giderek aşındırmış bulunmaktadır. Yine zorla askere alınan farklı etnik yapıdaki insanların ordudan giderek kaçması ve kendisini gizleme çabası da bir diğer yaşanan durumdur. Kabile ve kavminden kopartılmış ve şehirlere taşınmış binlerce insan yoksulluk içinde yaşamakta, açlık içinde debelenmekte ve bir kurtarıcı aramaktadır. Tabi burada kadının durumu daha bir beter olmaktadır. Kadın daha fazla sömürülmekte ve baskı altına alınmakta, köleden beter bir durumu yaşamaktadır.
Hz. İsa’nın barış dini
Diğer yandan Roma ve Sasani İmparatorluklarının kendi arasındaki çatışmaları bölgeyi çok olumsuz etkilemektedir. Roma’nın dayandığı Grek felsefesi toplumsal sorunlara cevap verememektedir. Diğer yandan Sasani İmparatorluğunun resmi öğretisi olan Zerdüştlük de kendi dönemine göre reforme edilemediğinden o da bir çözüm sunamamakta, iki güç birbirleriyle çatışırken, aynı zamanda çözümsüzlüğü de giderek derinleştirmekteler.
Bu iki güç arasında çok yoğun çatışmalar ve savaşlar yaşanmaktadır. Artık değerin sınırlı olması, farklı tekellerin kendi aralarında ve yeni doğan tekelci güçlerle bir mücadele içine girmesi anlamına gelmektedir. Tüm savaş artık değerin farklı ellerde toplanması ya da bunun paylaşımı üzerine verilmektedir. Ki savaşın temelinde de artık değere el koyma amacı vardır. Son tahlilde savaş, sermaye ve iktidarın el değiştirme aracıdır.
Elbette tüm savaşlar artık değer için değildir; bir de halkların kendi öz varlıklarını korumak için verdikleri savunma savaşları vardır. Savunma savaşları; kendi topraklarını, özgürlüğünü, kendi üretim güç ve ilişkilerini; yani toplumun kimliğini, ahlaki politik yapısını, varsa demokrasisini korumak için halkların verdikleri mücadeledir. Meşruiyetini de buradan almaktadır.
Bu tekel savaşları belki uygarlık tarihinde bir motor gücü rolünü oynayabilmektedir. Yeni geliştirilen teknikler, teknolojik gelişmeler beraberinde örgütsel ve eylemsel yeniliklere de yol açmaktadır. Ama halklar açısından ise tekel savaşları hep tahribat, yıkım, yoksulluk, göç, vb. sorunlar demektir.
İşte Hz. İsa böylesi bir çatışma ve sosyal sorunların olduğu bir coğrafyada ve ortamda gözlerini dünyaya açmış ve çarmıhta can verene kadar da bu sorunlara çözüm gücü olmak için çaba harcamıştır. Her şeyden önce Hz. İsa’nın dini bir BARIŞ dinidir. Çünkü savaşın tahripkar, yoksullaştırıcı yönünü görmüş, yaşamış, bunun aksine barış’ın üretim, zenginlik, esenlik, refah olduğunu bilerek, bunda ısrar etmiştir. İşsizliğin, yoksulluğun, açlığın kaynağının tekel savaşları olduğunu bildiğinden Barış’ı esas almış ve bu İseviliğin ya da Hıristiyanlığın temel ilkesi olmuştur.
Ezilenlerin nehrinde direniş
Yoksul kesimlerden, işsizlerden, kölelerden, kadınlardan, bir cümle tüm ezilenlerden yana tavır alan İsevi hareket, aynı biçimde bu kesimlerden büyük ilgi ve destek görmüş, adı gibi kurtarıcı ve müjdeleyici bir hareket olmuş, etrafında onlarca halkı toplamış, uğruna nice bedeller ödenerek kurumsallaşması sağlanmış, manastırlarda, yer altı şehirlerinde üslenerek bu dinin savunucuları kendilerini hem korumuş, hem de bu görüşü farklı farklı kavimlere, topluluklara, coğrafyalara yayma başarısı göstermişlerdir.
En nihayetinde İsevi dinin toplumsalcı, barışçı, kardeşlikçi yanı üçyüz yıl boyunca kendisini büyük bir coğrafyada kabul ettirdikten sonra, iktidar güçleri tarafından çembere alınıp iktidar çıkarlarına aracı kılınır. MS. 325 yılında Doğu ve Batı Roma’nın resmi dini olarak kabul edilir ve bundan sonrasında Hıristiyanlık da iki nehir akışında kendisine yer bulur: Egemenlerin nehrinde çıkarlar temelinde kullanılan ve özünden boşaltılan Hıristiyanlık ve ezilenlerin nehrinde direnişçi, barışçı ve umut veren Hıristiyanlık olarak.
Elbette burada ilk Hıristiyan olan halkları da dile getirmek gerekmektedir. Asuriler, Ermeniler, Keldaniler ve Anadolu Helenleri ilk Hıristiyan olan halklar ya da kavimlerdir. Ne hazindir ki bu halklar Türk, Arap ve Kürt kavimleri tarafından yine bu coğrafyada katliamlara uğramış ve varlıklarını koruma mücadelesi verir olmuşlardır.
Hz. Muhammed (MS. 571-632)
İsevi hareketten sonra Ortadoğu coğrafyasında bazı dini çıkışlar olmasına rağmen, dünyayı etkileyen ve büyük bir taraftar toplayan çıkışlar için altıyüz yıl geçmesi gerekti. Arap yarımadasında, günümüz Arabistan’ında bu çıkış gerçekleşti. Son İbrahimi çıkış olarak değerlendirilen bu çıkışın peygamberi Hz. Muhammed ve dini de İslam’dır.
Hz. Muhammed’in doğdu yer Suudi Arabistan’ın Mekke kentidir. Kendisinin bulunduğu coğrafya üç büyük imparatorluk tarafından kuşatılmış olan ve Arap kabilelerinin mekanı olan Arabistan’dır. Doğuda Sasani İmparatorluğu, Batıda Bizans İmparatorluğu ve Güneybatıda ise Habeşistan İmparatorluğu tarafından çembere alınmış bir coğrafyada büyümüş ve ticaretle geçimini sağlayan bir ailenin ya da kabilenin çocuğudur. Ticaretle uğraşması onun etrafındaki uygarlık güçlerini tanımasını getirmiştir. Yine Şam ile Mekke ticaret yollarında bulunan çeşitli dini bilginlerden de gerekli bilgileri almış, Yunan Felsefesini tanımış, Sümer ve Mısır mitolojisinden de haberdardır. Kabile toplumunun bir üyesi olarak pagan dini geleneklerini de iyi bilmektedir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in düşünsel olarak belli bir birikime sahip olduğu, yeni bir toplum için gerekli olan sosyal, siyasal, ideolojik donanıma kendisini erdirdiğini, bir anlamda ilk büyük dini kavramları inşa eden Sümer rahiplerinin son büyük temsilcisi olma unvanını hakkettiğini söylemek mümkündür.
Hz. Muhammed hem dıştan gelen uygarlık saldırılarına karşı kendi toplumunun savunusunu yapmak, hem de var olan Arap kabileleri içindeki sorunları çözmekle karşı karşıyadır. Amacı da bu tür sorunlara karşı yeni bir çıkışla cevap vermek, diğer bir anlamda yeni bir toplum ütopyası, toplumsal program oluşturmaktır.
Musevi ve İsevi dinin rahiplerinden etkilenmekle birlikte, bunların kendi Arap toplumunun sorunlarına çözüm getiremeyeceğinin farkındadır. Yine kendi kabile dininde var olan sorunlara bir çözüm üretemeyeceğini, hatta sorunun kaynağının bu inanış ve zihniyet yapısı olduğunu iyi görmektedir.
Cihad ve İslamiyetin yayılması
Hz. Muhammed hakkında da şunları belirtmek mümkündür:
Birincisi, kendisi kutsal kitaplarda söylenen “son peygamber” vurgusundan cesaret alarak yeni bir dini çıkışa cesaret etmiştir. Bu nedenle zaman aşımına uğramış ve artık güncelliğini yitirmeyle karşı karşıya olan İbrahimi geleneğin diğer iki unsurunun ilkelerini güncellemiş ve gerçekçi kılmıştır.
İkinci olarak, Allah kavramı İslamiyette çok önemli bir kavramdır. Özünde Allah kavramı yeni bir toplumsal ütopyanın ve programın adı olmaktadır. Allahın sıfatları yeni toplumun temel ilkelerini ortaya koymaktadır. Kutsal kitap Kur’an ve Hadisler ideolojik ve siyasi bir programdır. Yeni bir ahlakı vaaz etmektedir. Ekonomik ilkeler kadar savaşın nasıl yapılmasına ilişkin temel kurallar da içermektedir.
Üçüncüsü, Arap kabilelerini merkezi uygarlık güçlerine karşı örgütleyebilmek ve harekete geçirebilmek için güçlü bir ideoloji kadar, araç olarak da fetih kavramını işlemiştir. Fetih kavramını meşrulaştırma girişimi ise Cihad kavramında gizlidir. Cihad, İslamiyeti yayma aracı olarak kullanılmaktadır. Fakat bu cihad kavramı içinde ağırlıklı olarak savaş ve fethetme giderek öne çıkmıştır. Özellikle günümüzde İslamiyet adına yapılan savaşlarda ganimet hususu birincil olmaktadır. Çünkü bir yerin fethedilmesi tüm maddi birikimlerine el konulmasını getirmektedir. Dolayısıyla İslamiyet adına savaşa katılan her bir birey aynı zamanda maddi anlamda da bir kazanım sağlayacaktır. Şayet savaş arenasında ölürse manevi anlamda ödülü de şehit olma ile ödüllenmektir. Yani Allah’ın cennetine doğrudan gitme. Cennet ise bu dünyada var olmayan ama özlenen bolluk yaşamının öte dünyada varolan halidir. İnsanlar yokluk içinde yaşarken ganimetle ya da cennet fikriyle onu harekete geçirmek pek de zor olmasa gerek. Hz. Muhammed eyleme yönlendiren bu iki kavramı çok özenle işlemiş ve başarı da sağlamıştır.
Dördüncüsü, Arap kabileleri içinde kadına biçilen aşağı statünün Hz. Muhammed tarafından reformdan geçirilmesidir. Tam içeriğini bilmesek de, öyle olup olmadığını tam kanıtlayamasak da, ama o süreçte kız çocuklarının diri diri gömüldükleri, öldürüldükleri söylenmekte. Arap kabilelerinin üç kutsal tanrıçası olan Menat, Uzza, Lat dururken, insanlar bu üç tanrıçaya taparken, diğer yandan kız çocuklarını diri diri gömmeleri insanı düşündüren bir yan olmaktadır. Ama öyle olduğu söylenen, kız çocuklarının diri diri gömülmesi geleneğini Hz. Muhammed ortadan kaldırıyor. Bir nebze de olsa kadının toplum içindeki statüsünü yükseltiyor.
Merkezi uygarlık sistemi
Kısaca da olsa İbrahim peygamberden başlayıp Hz. Muhammed’e kadar var olan İbrahimi geleneği açmaya çalıştık. Son olarak bu geleneğin merkezi uygarlık sistemi içindeki rolü, olumlu ve olumsuz yanlarına da değinmek gerekmektedir.
a) İbrahimi gelenek toplumsal sorunları çözme temelinde bir çıkış olmasına rağmen, bu sorunları çözmede başarısız kaldığı bazı hususları şöyle ifade edebiliriz:
Bir, merkezi uygarlık sistemi içinde bir çıkış olması ve iktidarı sınırlandırma hedefiyle ortaya çıkmasına rağmen bunu başaramamış, aksine bu geleneği esas alma temelinde devlet sayı ve büyüklük olarak artmıştır.
İkincisi, savaşlara karşı olmasına rağmen, tekel savaşları giderek derinleşmiş, bir birikim aracı olarak devam etmiştir.
Üçüncüsü, geleneksel Hanedanlık tipi yönetimler çoğalarak devam etmiştir.
Dördüncüsü, devlet ve iktidar karşısında Toplum’un ağırlığı azalmıştır. Toplumsal ahlak ve politikanın alanı giderek daralmıştır. Mezhepler daha çok bu daralmaya karşı ortaya çıkan toplumsal örgütlenmelerdir.
Beşincisi, kadın ve gençler üzerinde erkek egemenliği artarak devam etmiştir.
Altıncısı, tanrının seçkin kavmi, kabilesi gibi nitelemeleri dillendirmesi milliyetçiliğin kökeni olmaktadır. Kabile ve kavim milliyetçiliğinin bu tarzda yayılması beraberinde soykırımları getirmiştir. Ermeni, Asuri halklar Hıristiyanlığı ilk kabul eden toplum olduklarından kendilerini ayrıcalıklı görmüşlerdir. Yahudiler zaten tanrının seçkin kavmidir. Araplar kendilerini Kavmi Necip olarak değerlendirirler. Bu durum Ermeni, Asuri, Yahudi soykırımlarının temelinde yatan zihniyetin kaynağını ele vermektedir.
b) İbrahimi geleneğin toplumsal sorunların çözümüne yönelik yaptığı olumlu katkıları da şöyle ifade edebiliriz:
Birincisi, insanların tanrı olamayacakları fikrini hafızalara nakşetmeleri. Böylece Sümer ve Mısır uygarlıklarının ideolojik öğelerini reformdan geçirmiştir. İnsanlar tanrı olamaz ancak tanrının gölgesi, peygamberi, kulu olabilir söylemi bunu ifade etmektedir.
İkincisi, tanrı-kul, efendi-köle ilişkisine karşı çıkmasına rağmen bunu tam aşamıyor. Fakat kabile kültürünün özgürlükçü yanının baskın olması bu gelenekte sınıflaşmaya ve köleleşmeye karşı büyük bir direnişi ve reddedişi getiriyor. Tevrat-İncil ve Kur’anda köleleşmeye karşı çıkış vardır.
Üçüncüsü, ekonomide daha eşitlikçi bir yapı öngörülmüştür. Sadaka, zekat, vakıf gibi kavram ve kuruluşlarla aslında ekonomik anlamdaki eşitsizlikler bir anlamda azaltılmaya çalışılmaktadır.
Dördüncüsü, siyasi alanda tanrı kral yerine tanrı gölgesi kral unvanı geliştirilmiş ve iktidarın gücü sınırlandırılmaya, yumuşatılmaya çalışılmıştır.
Kültürel yönüyle güncelleşmeli
Bir bütün bakıldığında İbrahim peygamberden başlayıp Hz. Musa, Hz. İsa ile devam edip Hz. Muhammed’le son sözünü söyleyen İbrahimi Gelenek özünde ideolojik, sosyal, siyasal ve ekonomik alanda toplumun yaşadığı sorunlara bir çözüm arayışı olduğu, merkezi uygarlık sisteminin yarattığı bu sorunlara karşı bir düzeltme hareketi niteliği taşıdığı, kısacası döneminin güçlü bir sosyal demokrasi hareketi, partisi olduğunu belirtmek yerinde olmaktadır.
Bu geleneğin iktidar kesimleri tarafından kullanılmasının ne kadar savaş, yoksulluk ve acı getirdiği günümüzde Ortadoğu somutunda yaşanan durumda çok iyi görülmektedir. Yahudi-Hıristiyan ve İslam toplumları, toplulukları adeta yan yana yaşayamaz hale getirilmek istenmektedir. İsrail-Filistin çatışması yine en son IŞİD adlı çete örgütünün Ortadoğu’ya kuduz bir köpek gibi saldırtılması İktidarın ne kadar çirkin bir durum olduğu ve yapmayacağı kötülüğün olmadığını göstermektedir. Öte yandan, kültürel yönü ele alındığında bu geleneğin inançları bu temelde işletildiğinde halklar arasında bu coğrafyada birlikte yaşanabileceğinin örnekleri de her gün yaşanmaktadır.
Kültürel İslam, Kültürel Hıristiyanlık ve Kültürel Yahudilik kavramlarıyla yaklaşılırsa İbrahimi geleneğin yeniden doğru bir güncellenmesi yapılmış olur ve bu sefer bir peygambere gerek olmadan bu başarılabilir. En nihayetinde peygamber bilge olmanın diğer adıdır, toplumsal sorunlara çözüm bulanlar peygamber olarak tanımlanır; günümüzde PKK hareketi ve Önder Abdullah Öcalan bu İbrahimi hareketin özüne uygun olarak pratikleşen gerçek güçler olmaktadır. O halde PKK bir İbrahimi harekettir. Önder Abdullah Öcalan bu geleneği bilgece bir duruşla en iyi temsil etmektedir. Bu geleneği günümüzde en iyi güncelleyen kişi olmaktadır. Bunu da inkar etmek herhalde mümkün değildir. BİTTİ
EZGİ DEMİRSU